Felsefe hakkında her şey…

Herder’in evrensel tarih düşüncesi

Johann Gottfried Herder İnsanlık Tarihi Felsefesi Üzerine Düşünceler adlı yapıtında tarihe ve tarih bilgisine vurgu yaparak 19. yüzyılın tarih felsefelerini büyük ölçüde etkilemiştir. 19. yüzyılda yapılacağı gibi, Herder’in keskin bir doğa gerçekliği ve tarih gerçekliği ayırımı olamasa da Tarih gerçekliğini ele alarak ve uygarlığa, insanlığa hümanite kavramı çerçevesinde bakarak kendisinden sonra gelen 19. yüzyılın büyük tarih düşünürlerine öncülük etmiştir. Etkilediği düşünürler arasında Hegel gibi tarih metafiziği yapan düşünürlerden başka tarih bilimine önem veren Alman Tarih Okulu’nun temsilcileri de vardır.

Herder tarihe hümanite kavramı bağlamında bakar. Ona göre tarihin her evresinde görülecek değişmez ilke “hümanite”dir.

Herder, Kant gibi tarihe dışarıdan bir ölçüt getirmez, bunun yerine doğrudan tarihin kendisine bakar; “tarihin kendisinde, verisinde kalır, tarihin birliği ve anlamını yine tarihin kendi içinden çıkarmak ister” (Gökberk 1997: 136). Herder’e göre tarih içiçe geçmiş aşamaların bir oluşudur. Ayrıca Herder, Kant gibi doğa dünyası ile tarih dünyasını birbirinden ayırmaz, tersine bu iki dünyayı bir arada bir bütün olarak görür; öyle ki doğa ile tarih içten bir bağla birbirine bağlı olduklarından tarihin yasaları aslında daha yüksek dereceden doğa yasalarıdır.

Herder’e göre tarihin yasaları da aslında doğanın yasalarıdır. Tarih dünyası doğa dünyasının içinde kendine yer açan doğadan farklı ama yasaları olan bir alandır. Bu yasalar tarihin doğal yasaları olmak bakımından doğanın daha üst derecedeki yasalarıdır. Bir anlamda tarihsel varlık alanı doğal varlık alanının üstünde yükselir.

Herder 18. yüzyılın, Aydınlanma döneminin bir düşünürü olmakla birlikte kendi çağının egemen anlayışı olan insanın akıl varlığı olması ve bütün çağlarda tekrar eden bir genellik olduğu yollu düşüncelere karşı çıkarak Aydınlanma’nın ‘ilerleme’ tasarımının da karşısında olmuştur. Herder’e göre insanlık tarihinde ortaya çıkan ulusların kendilerine özgü tekrar etmeyen ayırdedici nitelikleri vardır ve bu nitelikler tarihin bütün çağlarını açıklayan soyut bir kavrama gidilerek genelleştirilemezler. Her çağın insanı kendi çağının anlayışından hareketle tarihi değerlendirebilir ama bu değerlendirme mutlak bir değerlendirme olamaz.

Tarihte mutlak bir genellikten söz edilemeyeceğini söylemekle birlikte Herder yine de insanlık tarihinde bazı genelliklerden söz edilebileceğini, insanlık tarihinin bu genellikler sayesinde anlamlandırılacağını ve bütün tarih gelişiminin rastlantıya indirgenmekten kurtarılabileceğini ileri sürer. Tarihte bulunması gereken bazı “hümanite yapıları” vardır ve bu yapılar sayesinde insanlık tarihinde “hümanite”nin belirdiği dönemler olmuştur ve insanlığın tarihine gerçek anlamını veren de bu dönemlerdir.

Herder yapıtında “insan yaşamını onun doğa dünyasındaki konumuyla yakından ilişkili görür” (Collingwood 1996: 124). Ayrıca yine evrende yaşamın derecelenmesine ilişkin olarak evrimci bir gelişme teorisi de sunar. Ama doğaya ilişkin genel görüşleri açıkça erekseldir. Herder insan türünün doğa yapısı içinde tarihini inceler. Dört bölümden oluşan yapıtının ilk iki bölümü doğa dünyasını, son iki bölümü de tarih dünyasını inceler. Dolayısıyla Herder’in aslında yaptığı insanlığın tarihini doğanın oluşumuyla bir arada ele alarak ortaya koymaktır. Herder’e göre bütün evrenin tarihine bakılırsa en basit yaşamdan en karmaşık yaşama doğru bir evrim görülür. Yeryüzü sürekli bir oluş sahnesidir; burada maddeden organik yaşama, organik yaşam içinde de en yüksek örgütlenimlere doğru bir yükseliş vardır (Gökberk 1997: 138). Bu evrim içinde gelişmiş en yüksek canlı da insandır. Herder’e göre insanı diğer canlı varlıklardan yapıca ayıran yanın ne olduğu sorusuna verilecek yanıt insanı insan yapan niteliğin ne olduğunu da belirleyecektir.

Herder’e göre insanı diğer canlılardan yapıca ayıran en önemli şey insanın dik yürümesidir. Bu sayede insanın aklı gelişmiş, aklının gelişmesiyle de insan dili kullanmaya başlamış ve böylece de sanat ve bilim geliştirmiş, kültür dünyasını oluşturmuştur. Bütün bunlar da insanı bütün yeryüzünün efendisi kılmıştır. Doğa insanı bütün yeryüzüne egemen kılmak için bir biçim vermiştir. İşte bu biçim insanlığın en son ereğinin din ve hümanite olduğunu gösterir. Doğa insana din ve hümanite ereğine uygun bir biçim vermiştir. Herder’in felsefesinde ‘hümanite’ kavramının büyük bir önemi vardır. Buna göre “hem doğanın hem tarihin erek bildiği hümanite (Humanität), insanı öteki yaratıklardan ayıran çizgilerin bütünüdür” (Gökberk 1997: 138).

Herder’e göre tarihin ve doğanın ereğini “hümanite” oluşturur. Tarih “hümanite”ye yönelmiş ilerleyen bir süreçtir.

Burada vurgulanacak bir nokta, Herder’in karşı çıktığı ilerleme anlayışı değildir, Aydınlanmanın ilerleme anlayışıdır. Bunun açıklığa kavuşması için Herder’in “hümanite” kavramından ne anladığına bakmak gereklidir. Çünkü bu kavram Herder’in tarih tasarımında tarihin bütününde ne olduğu sorusuna verdiği yanıt bakımından büyük bir önem taşımaktadır. Bir anlamda “hümanite” tarihsel devinimin yönü bakımından temele alınan bir kavram olarak tarihin neliğini oluşturmaktadır.

Herder’e göre edilgin olmayan her şey amacını kendi içinde taşımak zorundadır. “Hümanite” (mankind) idesi de kendi amacını kendinde taşır, yani insanlık tarihi kendi içkin yasalarını kendinde taşır. Buna göre insan doğasının kendinde taşıdığı bir amaç vardır ve insan türünün kaderi de bu amaç doğrultusunda insanın kendisi tarafından belirlenmiştir. Herder’in “hümanite” kavramı onun insan doğası tasarımı üzerinde kuruludur. Herder mıknatıs çubuğunun hep kuzeye yönelmesini örnek vererek insanın bu tür bir yönlendirilme içinde olmadığı, yani doğada olduğu gibi bir zorunlu yönelmişlik ya da belirlenmişlik içinde olmadığı konusunda doğal olan ve insan ait olan arasında bir ayırım yapar. Ona göre insanlar “kör makinalar” değildir (Herder 2006: 23).

Herder insan dünyasına teleolojik olarak yaklaşır. İnsan doğası mekanik nedensellikle belirlenmiş bir doğa değil, tersine yüksek amaçlarca belirlenmiş ereksel yapıda bir doğadır.

Herder’e göre insanı böyle mekanik bir kadere zorunlu bırakan bir yaratıcı varlık olsaydı, bu varlık oldukça zalim bir varlık olurdu.

Üstelik insanı zorunlu olarak bir iyiye yönlendirmiş bir varlık olsaydı bile, insanın yaratıcısı, yine de “yetkinlikten uzak, zalim bir varlık olurdu çünkü kendimizin olmayan bir amaca yönelik harekette hiçbir iyi yoktur” (Herder 2006: 23-24). Oysa insanlık tarihine bakılacak olursa durumun bunun tam tersi olduğu görülür. Örnekse “kendi içkin yasalarına göre tanıdığımız insanlığa” bakılacak olursa görülür ki “insanda, hümanitenin üstüne konulabilecek daha yüksek hiçbir amaç yoktur” (Herder 2006: 24). O hâlde insanlık tarihi insanlığın en yüksek amacının hümanite olduğunu göstermektedir. Herder’e göre bunun nedeni şurada da açıktır: İnsan melekleri ve tanrıları düşündüğü sırada bile, bu varlıkları idealleştirilmiş yüksek insanlar olarak tasarlar.

Herder’e göre Hümanite eğitim yardımıyla düzenlenebilir. Bu düzenlemeler de insanın yaşamına yön verirler. Dolayısıyla insan, yaşamına kendisi için kurup tasarladığı ve var kıldığı bu anlam dünyasının içinde yine kendisi yön verir. Söz gelişi insan kendisinin barınması için konut yapmayı, çevresini düzenlemeyi, geçimi için üretmeyi, çeşitli yasalarla yönetim biçimlerini bulmuştur. Bunları yapmakla da yeteneklerini sınayarak daha özgürce yaşamaya hak kazanmış, doğa üzerindeki egemenliğini pekiştirmiş, iş, ticaret ve zanaat yoluyla insanlar arası ilişkileri geliştirmiş, toplumsal durumların düzenlenmesi için toplumsal gereçler bulmuş ve “tüm bunlar giderek bir din içinde düzenlenmişlerdir” (Herder 2006: 25). Bundan başka savaşlar yapılıp antlaşmalar imzalanarak buradan da bir uluslar hukuku doğmuştur. İşte Herder’e göre bütün bunlar hümanite adına yapılmıştır. “İmdi tarihte iyi olarak her ne başarıldıysa hümanite kazançlı çıkmıştır” ama “tarihte aptalca, saldırganca veya tiksindirici her ne suç işlendiyse hümaniteye karşı yapılmıştır” (Herder 1803: 272).

Herder’in hümanite kavramından çıkan sonuç insanın kendisini kendisine yabancı olan bir amaç altında düşünemeyeceğidir. Hümanite insanlığın amacıdır ve insana yabancı olan bir amaç değil, insanlık da içkin olan, temelini yine insan doğasında bulan bir amaçtır. Bununla Herder insanın kendisini ancak insana tanrının verdiği doğa ile bu dünyada yaşarken sahip olduğu konumlar toplamı içinde düşünebileceğini kasteder. Buna göre insan soyunun tarihteki amacı ancak insan doğasında bulunabilir. “Bir nesnenin ne olduğunu ve nasıl etkide bulunduğunu nasıl ki ancak o nesnenin genel doğası içinde tanıyorsak” der Herder, “insan soyunun yeryüzündeki amacı da bize ancak bu soyun genel doğasına ve bu soyun tarihine bakıldığında en açık biçimde verilmiştir” (Herder 2006: 25). Öyleyse insanlığın tarihte bir amacı vardır ve bu amaç insanlığa içkindir.

Herder’e göre tarihte insanlığın amacı yine insanın kendisi tarafından belirlenmektedir. Bu amaç bu yüzden insanın yaptığı tarihin yine kendi içinde aranmalıdır. Bu amaç tarihe aşkın olamaz.

Herder organik güçlerin organik ortamlarda aktarılmasını bir ilerleme olarak görür. Buna göre “bir güç bir organik ortamdan ötekine geçebilir ve bu geçiş de bir ilerlemedir”; doğadaki biçimler ve güçler arasında bir gerileme ve bir durma yoktur (Gökberk 1997: 138-39). Bu güçler bir örgütlenim içinde daha yüksek bir şeye doğru gelişirler. İşte tarihte de böyle bir ilerleme vardır. Tarihin en yüksek amacı olan hümaniteye doğru tarihin içindeki doğal güçler aşama aşama gelişirler. Bütün bu gelişme hümaniteye erişmek içinse insanlık hümaniteye doğru ilerlemektedir. Herder’e göre tarih bir ilerlemenin olduğu yerde ve “insanlar arasında bir bağlantının, karşılıklı etkilerin olduğu yerde vardır” (Gökberk 1997: 140). İlerleme insanın yeteneklerinin gelişmesidir ve bunun için de insanın diğer insanlara gereksinimi vardır. Herder’e göre insanlık hiçbir zaman olduğu gibi kalmaz, sürekli değişir, gelişir, sürekli bir oluş içindedir. Bu oluş da insanın yeteneklerinin gelişmesi yönünde olduğundan özünde bir ilerlemedir.

Herder’e göre tarih dönemlerinin bir araya gelmesinden daha fazla bir şeydir. Tarihin bütünü parçalarının toplamından fazla bir şeydir. Her bir dönem de birbiriyle içten bağlıdır.

Herder’e göre tarihin içindeki dönemler kendilerini kendi doğalarından dolayı birbirlerine bağlarken onlarla birlikte “Zamanın çocuğu” olan insanlık da farklı aşamalarıyla birbirine bağalanır (Herder 1803: 303). Bir bütünün parçaları gibi birbirine bağlanmadır bu da. Sonuçta ortaya çıkacak tablo bu parçaların toplamından daha başka bir şey olacaktır. İşte bu yüzden de Herder’e göre çağları birbiriyle karşılaştırarak tarihin içindeki hakikati yakalamak olanaksızdır.

İnsanlığın ilerlemesi de zamanın ilerlemesine ayrılamaz bir biçimde bağlıdır. Tarihte olmuş olan bir şey olmamış kılınamaz. Zamanın akışına bağlı tarih içinde yaşayan insan ırklarının düşünüş biçimleri de bu ilerlemeden etkilenirler. Artık hiçkimse eskilerin düşündüğü şeyi düşünemez. Herder “Bir gün başka bir günü öğretir, bir çağ başka bir çağı kurar” der (Herder 1803: 305). Dolayısıyla Herder’in düşüncesinde ilerleme demek tarih demektir, geçmişin akıp gitmiş olması, geriye dönmemek üzere bitmiş olması, ama şimdiyi doğurmuş olması demektir. Bu süreçte insanlık da keşfetmiş ve geliştirmiş olduğu sanatları daha iyi kullanmayı öğrenmiştir ve bu böyle devam edecektir. Gelişmeyi belirleyen yasalar da doğadaki yasalardan farklı yasalar değildir. Herder “evrendeki her bir aşamanın bir sonrakini hazırlamak için doğa tarafından tasarlanmış olduğunu düşünür” (Collingwood 1996: 124). Aynı şekilde tarihte de çağlar arasında bu ilişkinin olduğunu düşünür. Her çağ bir sonraki çağı hazırlamak üzere doğa tarafından hazırlanmıştır.

Herder her bir tarihsel dönemin kendisinden önceki ve sonraki tarihsel dönemlerle organik olarak bağlı olduğunu düşünür. Böylece çağların birbirlerinden doğduklarını ileri sürer.

Sonuç olarak Herder kendi çağı olan Aydınlanma çağının ilerleme anlayışından farklı bir ilerleme anlayışına sahiptir. Aydınlanmadan farklı olarak bütün tarihin ilerlemesinin her evresinde bir hümaniteye doğru bir adım görmüştür. Herder kendi çağının önceki çağların üzerinde yükseldiğini düşünmektedir. Aydınlanma çağının diğer düşünürleri gibi önceki çağları reddeden bir anlayışı yoktur. Tarihe önem veren tutumu da bu anlayışından kaynaklanır görünmektedir. Bu ilerleme ve tarih görüşüyle de Hegel’in tarih görüşünü etkilemiştir. Herder’in hümanite kavramı tarihin erekli bir süreç olarak tasarlanmasında temele alınan bir kavram olduğundan 19. yüzyılda Hegel’in teleolojik tarih tasarımı için önemli bir etki olarak ele alınmalıdır.

Kaynak: TARİH FELSEFESİ II, s. 8-11, T.C. ANADOLU ÜNİVERSİTESİ YAYINI NO: 2888 AÇIKÖĞRETİM FAKÜLTESİ YAYINI NO: 1845

BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.

2005'ten beri çevrim içi felsefe yapıyoruz...