Hegelci Materyalizm Nedir, Ne Demektir?

Örneğin ”Minerva’nın baykuşu ancak karanlık bastıktan sonra uçmaya başlar” der; bu demektir ki önce olaylar yaşanılır, sonra o olayların düşünceleri edinilir; gene bu açıkça demektir ki özdek düşünceden önce gelir. Tarih felsefesi adlı yapıtında ”Gerçek devlet, ancak, sınıf ayrılığının var olduğu, zenginlikle yoksulluğun pek büyük oranlar kazandığı (aradaki farkın uçurumlaştığı N) zaman ortaya çıkar” der, sanki devlet kurumunu ülküleştiren o değildir. Gene aynı yapıtta, eski Yunanlıların sömürgelerini nasıl kurduklarını anlatırken, devlet kurumunu metafizik bir anlayışla en yetkin varlık sayan Hegel, eytişimsel ve tarihsel özdekçiliğin büyük ustalarıyla aynı düzeye yükselir: ”Grekler, çeşitli kentlerde siyasal gücü ellerinde tutuyorlardı.

Uzun bir durgunluk evresinde nüfusları artmıştı. Bunun sonucu şu oldu ki, gittikçe daha büyük bir yoksullukla yan yana gelişen büyük bir servet birikimi gerçekleşti. Sanayi yoktu, toprakların tümüne el atılmıştı. Yurtça yoksulluğa gömülmemek için tek çıkar yol, sömürgeler edinmekti”. Die Vernunft in der Geschicte adlı konuşmasında da şöyle der: ”Dünya tarihi…herhangi bir bilinçli erekle başlamaz”. Herhangi bir özdekçi için de bu böyledir. İşte 19. yüzyılda meydana gelen gerçek ve bilimsel özdekçilik, bizzat Hegel’in eytişimi gereğince, Hegelciliğin aşılmasıyla gerçekleşmiştir. Bu yüzdendir ki eytişimsel ve tarihsel özdekçiliğin kurucusu ”diyalektiğin Hegel’in elinde büründüğü gizemsellik, diyalektiğin genel hareket biçimlerini hiçbir biçimde gölgeleyemez. Hegel’de diyalektik baş aşağı durur. Gizemsel kabuk içindeki gerçek özü bulabilmek için onun tersine çevrilmesi, ayaklarının üstüne oturtulması gerekir” (Marks N.)demiştir.

Bilimsel eytişimsel ve tarihsel özdekçilikten önce Hegel temeline dayanan bir başka özdekçi de Alman düşünürü Feuerbach (1804-1872)’tır. Bu özdekçilik anlayışı, 18. yüzyıl Fransız özdekçiliğinde doruğuna varan özdekçilik-tanrıtanımazlık özdeşliğiyle Marks öncesi özdekçiliğinin tipik niteliklerinden biri olan ‘seyre dalma’cı bir felsefesel davranışı yansıtır. Bu davranış, insanı birey olarak toplumdan ve doğadan soyutlar, sadece edilgin bir algılayıcı saydığı insana doğanın nesnel gerçekliğini seyrettirir. Bu türlü özdekçilik düşüncecilikle eş sonuçlara varmak zorundadır, çünkü ikisi de insanın dünyayı dönüşüme uğratan eylemsel, toplumsal çabasını görmez, insanın yalnızca bireysel ve kuramsal çabasını görür. Nitekim Feuerbach şöyle der: ”Varlık yapısının temeli özdektir ama kendisi düşüncedir. Bence özdekçilik insanın varlık ve bilgi yapısının temelidir. Ama bir fizyolojistin, bir natüralistin anladığı gibi varlık yapısının kendisi değildir. özdekçilikle geride beraberim ama ilerde beraber değilim” Feuerbach , Hegel’in özdekçi açıdan ilk büyük eleştiricisi olmak şerefini taşıdığı halde Hegel’i bütünüyle bir yana itmek yanılgısına düşmüş ve ondaki eytişimsel özü görememiştir.

İnsanbilimcilik eğilimi, eytişimsel olmayan özdekçiliğin bir başka niteliğidir. Bu türlü özdekçilik insanı doğanın en üstün varlığı olarak görür ve insanın özgül niteliklerini (toplumsal kaynağını bir yana iterek N.) doğal kaynağıyla açıklamaya çalışır. Bu türlü özdekçilikte toplumsal yasaların nesnelliği sözkonusu değildir ve inasanın tarihi onun kişisel ırasıyla açıklanır. Feuerbach, din kurumunu bu açıdan incelemiş ve onu insanın kendisine yabancılaşması olarak görmüştür. Bu yabancılaşmayı bir bilinçsizlik sayan Feuerbach, onun yerine bilinçli’yi koyar ve eğitime başvurarak yeni b ir din önerir (insanlık dini).

Feuerbach’tan sonra 19. yüzyıl özdekçiliği, aynı metafizik düzeyde Rus ve Doğu Avrupa düşünürlerince geliştirilmiştir.

Mihail Vasilyeviç lomonosov (1711-1765) Rus özdekçiliğinin kurucusudur. Varlıkların kökeninin doğa olduğunu ileri sürmüş, bir çeşit atomcu özdekçilik geliştirmiş, ısının devimden meydana geldiğini göstermiş, doğuştan düşünce kuramına karşı çıkarak düşüncenin duyusal ve doğal kaynağını savunmuştur.

Aleksander Nikolayeviç Radişçev (1749-1802) ruhun ölümsüzlüğüne karşı çıkmış ve özdekçi görüşlerle Rus devrimci düşüncesinin babası sayılmıştır.

Visaryon Grigoryeviç Belinski (1811_1848) edebiyat eleştirmenliği yoluyla düşünsel olanın fiziksel olandan doğduğunu ileri sürmüş, insanla çevresi arasındaki etkileşimde bilincin oynadığı etkin rolü belirtmiş, toplumsal yasaların nesnelliğini savunmuştur.

Aleksander İvanoviç Herzen (1812-1870) Hegel’in eytişimini özdekçi açıdan yorumlamış, eytişimsel özdekçi anlayışa pek yaklaşmış, toplumsal yasaları incelemiş ve Rus toplumculuğunda anamalcı (kapitalist) gelişme evresinin atlanabileceğini ileri sürmüştür.

Nikolay Gavriloviç Çernişevski (1828-1889) de Hegel’in eytişimini özdekçi açıdan yorumlamış, Kant’ın bilinemezciliğini eleştirmiş, nesnel dünyanın bilginin kaynağı olduğunu ileri sürmüş ve teorinin itici gücü olarak pratiği savunmuştur.

Nikolay Aleksandroviç Dobrolyubov (1836-1861) bilinemezciliğe ve şüpheciliğe karşı çıkmış, tarihsellik kavramına yönelmiş ve doğayla toplumun gelişmesini saptamış, otokratik mekanizmanın çürümüşlüğünü ortaya koymuştur.

Svetozar Markoviç (1846-1875) bir Sırp devrimcisi olarak anamalcı sistemi eleştirmiş, anamalcılık evresinden geçmeksizin toplumculuk evresine varılabileceğini savunmuştur.

Bulgar düşünürü Hristo Botev (1849-1876) tanrıtanımazlığı savunmuştur.

Ne var ki bütün bu düşünürlerin ileri sürdükleri düşünceler temelde metafizik yapılıdır ve bundan ötürü de zorunlu olarak tutarsızlıklarla yüklüdür.

Örneğin Lomonosov mekanizme düşmüş ve ‘ilk itiş’in doğanın gelişme nedeni olduğunu ileri sürmüştür, Radişçev Alman idealistlerin etkisinde kalarak bilme sürecini yorumlayamamış, Belinski ahlakın temeli olarak Hıristiyanca düşünceler geliştirmiş, Herzen köylü komünlerini toplumun çekirdeği olarak görmüş ve Narodnizmin kurucusu olmuş, Çernişevski Feuerbach gibi antropolojizme düşerek pratik ve bilgi süreçlerinde sınırlı kalmış, Dobrolyubov ancak basit halk tarafından yapılacak bir devrimden yana olmuş, Markoviç toplum anlayışı bakımından saf bir idealist olarak kalmış ve bilimsel toplumculuğu anlayamamış, Botev bütün yoksulları proleterya saymak yanılgısına düşmüştür Bütün bu düşünürlerin özdekçiliği ‘devrimci demokrat’ karakterini taşır ve tutarlı bir bilimsellikten yoksundur.

19. yüzyıl özdekçiliği bundan sonra iki yöne ayrılır: 1- Bilimsel felsefenin oluşturduğu bilimsel özdekçilik (eytişimsel ve tarihsel özdekçilik), 2-Olguculuk etkisinde kalarak gelişemeyen kaba özdekçilik(Vülger özdekçilik) Bilimsel olmayan, pratikle bağıntı kurup eytişimsel öze kavuşamayan diyalektikdışı kurgul düşünce, ne kadar çok doğruyu içerirse içersin, tutarlı değildir, zorunlu olarak kaba ya da ham kalmaktadır. Diyalektikdışı bütün özdekçilikler, doğru bir temelden yola çıktıkları halde, diyalektik ve bilimsellikle geliştirilmedikleri için metafizik tekyanlılığın sürüklediği yanlış sonuçlara varmaktan kaçınamamışlardır. Örneğin kaba özdekçilik ”düşünce özdeğin ürünüdür, demek ki özdektir” der. Aynı şekilde İsviçreli hayvan bigini Carl Vogt ”Karaciğer nasıl safra, böbrek nasıl sidik salarsa beyin de öylece düşünce salar”der. Düşüncenin özdeğin ürünü olduğu çok doğrudur, çünkü düşünce özdeksel bir oluşma sonunda özdeksel bir beyinde meydana gelmiştir. Ama düşüncenin özdek sayılması çok yanlıştır, unutulmamalıdır ki elma da ağacın ürünüdür ama yediğimiz ağaç değil elmadır(üst olan, alt olana indirgenemez).

Diyalektikdışı bütün özdekçilikler kaba ya da ham oldukları halde kaba özdekçilik anlayışını özel olarak Vogt, Büchner, Moleschott, Cabanis, Heacel, Huxley vb. gibi düşünürler temsil ederler. Bu düşünürlerin temsil ettikleri anlamdaki kaba özdekçiliğin beş büyük ortak yanılgısı vardır:

1-Bilinçle özdeği özdeşleştirmek
2-Felsefeyi yadsımak ve felsefe sorunlarını somut araştırmalarla çözümlemeye çalışmak
3-özdekçiliğin temel ilkelerini basite indirgemek
4-Bilinci ve toplumsal tüm fenomenleri fizyolojik süreçlerin sonucu saymak
5-İdealizme karşı olgucu bir tepki olarak ortaya çıkmak

Bütün bu yanılgılar eytişimsel düşüncenin yoksunluğu sonucudur. Hemen tümü doğabilimcisidir ve felsefeyi bir hilekarlık saymaktadırlar. Felsefenin doğabilimsiz, doğabiliminin felsefesiz kavranamayacağı yolundaki diyalektik düşünceyi kavrayamamışlardır.
Örneğin Büchner, özdekle kuvvetin birbirinden ayrılamayacağını, deney ve duyum dışındaki konuları bilemeyeceğimizi, yöntem ve kural olarak özdekçiliğin yaşamın pratik yönlerine karıştırılmamasını söyler ve ”bütün insanlar tarafından anlaşılamayan felsefesel tanıtların mürekkep harcanmasına değmediğini” ileri sürer. Cabanis, hayvansal varlıktaki bütün süreçlerin fizik ve mekaniğin genel yasalarıyla açıklanabileceğini savunur.

Alman doğa bilgini ve düşünürü Ernest Haeckel (1834-1919)’e göre insan evrenin basit bir özdek ve erkesinden başka bir şey değildir ve yaşam cansız bir özdekten meydana gelen kimyasal bir olaydır(doğru N.).

İngiliz fizyoloji ve yaşambilim bilgini Thomas Henry Huxley (1825-1895)(Darwin’in ünlü savunucusu N.) özdekçi bir anlayış içinde özdeğin ve ruhun bilinemeyeceğini savunur.

Kaba özdekçiliğin bu tutarsızlıklarının dışında daha birçok çelişkileri de vardır. Örneğin Cabanis, bir varlıktaki özdeksel öğelerin herhangi bilinmeyen bir ilkeye bağlı olduğunu ileri sürerken insanda fizikten başka bir şey olmadığı yolundaki savını unutur. Moleschott, tanrıtanımazlığına karşın, Sirenler ve Satyrler gibi mitolojik varlıkların geçekten var olduklarına inanır.

Çağdaş özdekçilik, Eytişimsel ve tarihsel özdekçilik (Diyalektik ve tarihsel materyalizm)’tir. Bir usantın deyişiyle: ”Özdekçi dünya görüşü, doğaya olduğu gibi bakmak, onu hiçbir şey ihmal etmeden (ve katmadan N.) olduğu gibi kavramaktır”.
Eytişimsel ve tarihsel özdekçiliğin doğaya ve topluma yaklaşma ve onu kavrama yöntemi ”eytişimsel”, doğa olaylarını yorumlama açısı ‘özdeksel’dir, çünkü:
1-Metafiziğin tam tersi olarak, doğayı; birbirinden bağımsız ve birbirine ilgisiz soyutlanmış nesne ve olayların rastlantısal bir yığını olarak değil, birbirine organik olarak bağlı ve bağımlı birtürden nesne ve olayların kaynaşmış bir bütünü olarak görür.
2-Metafiziğin tam tersi olarak, doğanın, devimsizlik ve değişmezlik içinde değil, her an değişip yenileşen ve gelişen bir süreç olduğunu ileri sürer.
3-Metafiziğin tam tersi olarak, gelişme sürecinin, basit bir büyüme süreci olmayıp, niceliksel değişmelerden niteliksel değişmelere sıçramalarla geçen bir süreç olduğunu savunur.
4- Metafiziğin tam tersi olarak, gelişmenin, alt olandan üst olana doğru sarmal bir gelişim izleyerek gerçekleştiğini ve bunun nesne ve olayların özündeki çelişmelerden doğduğunu, eski ve yeni arasındaki çatışmanın son çözümlemede yeniye yol ve yön verdiğini meydana koyar.

Özdekçidir, çünkü:
İdealizmin tam tersi olarak, özdeğin bilinçten önceliğini ve bağımsızlığını, devinen olayların devinen özdeğin farklı biçimleri olduğunu, olayların ve nesnelerin bağlılıklarıyla bağımlılıklarının özdeğin gelişme yasası olduğunu ve evrensel gelişmenin bu nesnel yasaya göre oluştuğunu ileri sürer.

İdealizmin tam tersi olarak, özdeksel dünyanın, düşüncede ve algılarda var olmayıp nesnel bir gerçeklik olarak varbulunduğunu ve düşünceyle özdeğin ayrıştırılamayacağı gibi aynılaştırılamayacağını da savunur.

İdealizmin tam tersi olarak, evrenin ve yasalarının bilinebileceğini ve bilgi sürecinin evrensel yaşamla birlikte pratikle doğrulanarak sonsuzca gelişeceğini saptar.

Bir usta şöyle der: ”Her büyük bilimsel buluşta ve doğabilimlerindeki her dönüşümde özdekçilik yeniden ele alınacak, derinleştirilecek, temel kavramları doğrulanıp geliştirlecektir.
Eytişimsel özdekçi felsefe, özdekçi tarih anlayışıyla tümlenmiş ve somutlanmıştır.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*