Frankfurt Okulu’nun Pozitivizm Eleştirisi

felsefe Nedir

Pozitivizmin epistemolojik ve metodolojik eleştirisi, teknolojik rasyonalite ve kültür endüstrisi ile birlikte Frankfurt Okulunun temel ilgi alanlarından birini oluşturur.

Farklı bir ifadeyle, pozitivizm ile ampirizm eleştirisi ve alternatif bir epistemoloji ve metodoloji geliştirme girişimi Frankfurt Okulunun tarihsel gelişiminde önemli bir yere sahiptir. Frankfurt Okulunun pozitivizm eleştirisi üç ayrı boyuta sahiptir.

İlkin toplumsal dünyayı doğal dünyanın devamı niteliğinde gören pozitivizm, toplumsal gerçekliği de “doğal” bir gerçeklik olarak görür. Bu nedenle de toplumsal gerçekliğin oluşumunda aktörlerin görüşlerini göz ardı ederek onları “doğal güçler” tarafından belirlenen kişilere indirger (Habermas, 1971, Aktaran Ritzer, 1996, s.285). Bu açıdan pozitivizm toplumsal hayatın doğru bir şekilde anlaşılmasını engelleyen yanlış yönlendirici bir yaklaşım olarak eleştirilir.

İkincisi, pozitivizm gerçekliğin başka türlü olabileceği ihtimalini göz ardı ederek gerçekliği görünenden ibaret olarak kabul eder. Dolayısıyla gerçekliğin yalnızca görünen yüzünü mutlaklaştırarak onunla ilgilenir, görünmeyen yönünü ise yok sayar ve açığa çıkarmaya çalışmaz. Bu bakımdan da gerçekliğin görünen yüzü olarak yalnızca mevcut olan ekonomik ve siyasal düzene katılır ve onu mutlaklaştırır, statükoyu korur ve böylece yapısal değişimi engeller.

Üçüncü ve son olarak, pozitivizm yeni bir egemenlik biçimini, yani “teknokratik egemenliği” desteklemektedir (Bottomore, 1989, s. 28). Daha açık bir ifadeyle, bütün bilim dallarında tek bir bilimsel yöntemin geçerli olduğunu savunarak bilgi “tek”elciliği yapan pozitivizm bu bilimsel gücü yeni bir “teknokratik egemenlik” biçiminin desteklenmesi yönünde kullanmış, olumlu-olumsuz her türlü ekonomik ve siyasal uygulamanın meşrulaştırılmasında bilimin gücünün kullanılmasına yol açmıştır.

Toplumsal gerçekliğin doğasına yönelik düşünceleri açısından kuramcılar -pozitivist düşünceye paralel bir biçimde- araştırma nesnesinin “araştırmacıdan” bağımsız bir biçimde var olduğu varsayımını korur. Ancak onlara göre temel sorun bu gerçekliğin bilgisinin nasıl elde edileceğidir. Pozitivist bilgi kuramı araştırma nesnesini, araştırmacıdan kesin olarak ayırırken, Frankfurt Okulu düşünürleri düşüncenin nesnenin bir kopyası olmadığını ifade eder.

Bu bağlamda, Frankfurt Okulu’nun yaklaşımı, öz-görünüş ayrımına dayanan ve sosyal bilimcinin amacının görünenin altındaki özü-gerçeği ortaya çıkarması olarak gören eleştirel bir bilgi ve bilim kuramına dayalıdır. Eleştirel bilgi kuramı, Enstitünün “ideoloji” eleştirisi açısından düşünüldüğünde, ideolojinin hakikati gizlediği ya da çarpıttığı düşüncesinin kaynağı olarak görülebilir. Literatürde, eleştirel sosyal bilim olarak adlandırılan ve kökü Marx’a dayandırılan yaklaşımın, genel olarak bu okulun Adorno ve Marcuse gibi önemli kuramcıları tarafından geliştirildiği kabul edilmektedir (Neuman, 2006, s.141).

Enstitü üyeleri, tüm toplumsal pratiklerin tartışılmasında eleştirel bir perspektif geliştirmeye çalıştılar; bu, ideoloji eleştirisiyle, yani, asimetrik iktidar ilişkilerini gizlemeye ve meşrulaştırmaya çalışan ve gerçekliğin sistematik bir biçimde tahrif edilmiş yorumları olan ideolojinin eleştirisiyle uğraşan bir perspektifti. Onlar, toplumsal çıkarların, çatışma ve çelişkilerin düşüncede nasıl ifade edildiğini ve bunların tahakküm sistemlerinde nasıl üretildiği ve yeniden üretildiğiyle ilgiliydiler (Held, 1991, s.247).

Horkheimer’ın Enstitünün başına geçmesiyle Okulun ilgi alanı büyük ölçüde felsefeye kaymıştı. Horkheimer’in felsefesi ise modern pozitivizmin ve ampirizmin eleştirine dayanmaktaydı. Onun pozitivizm eleştirisi şu üç noktada yoğunlaşır:

  1. Pozitivizm, insan varlığına mekanik bir belirlenimcilik/determinizm şeması içerisinde yaklaşır.
  2. Pozitivizm, dünyayı yalnızca deneyde dolaysız olarak verilen biçimiyle algılar. Öz ve görünüş arasında bir ayrım yapmaz.
  3. Olgu ve değer arasında mutlak bir ayrım koyarak bilgiyi insan isteminden ayırır.

Horkheimer, pozitivizmi “gerçekliği kendi bütününde kavrama peşinde olan” diyalektik kuramla karşılaştırırken, Marcuse da benzer noktalara işaret ederek pozitivist bir toplumsal düşünceye muhalefetle diyalektik bir toplumsal düşünce çabasında olmuştur (Bottomore, 1989, s.13-14).

Kısaca okulun metodolojik ilkesinin, karşıtlıkları kullanarak gerçekleştirilen akıl yürütme biçimi olan diyalektik olduğu sabittir. Diyalektik, Okul için aynı zamanda politik bir ilkedir. Horkheimer ve Adorno, Hegel ve Marx’ın kuramlarını diyalektik’in kendisi ile çelişik bulurlar. Adorno, diyalektikteki, tez-antitez-sentez ilişkisini, sentez aşamasının bir uzlaşmayı tanımladığı gerekçesiyle reddederek, bunun yerine “Negatif Diyalektik” görüşünü geliştirir. Önemli olan tez-antitez aşamasının temsil ettiği çelişkidir ve Adorno’ya göre bu çelişkiden kurtulmak boşunadır. Bu nedenle Adorno, kendi tavrını, eleştirdiğinin yerine yenisini koyma çabası taşımayan saf bir eleştiri süreci olarak değerlendirir (Dellaloğlu, 2003, s.25-28).

Negatif diyalektik: Adorno, Hegel’in “Diyalektik” yaklaşımındaki olumsuzlama düşüncesinin nihayetinde bir olumlamaya dayandığını belirtir. Bundan dolayı, Adorno negatif diyalektik kavramını öne sürer. Negatif diyalektik, diyalektik’ten farklı olarak, sürekli bir olumsuzlamaya dayanır.

Kaynak: T.C. ANADOLU ÜNİVERSİTESİ YAYINI NO: 3781, AÇIKÖĞRETİM FAKÜLTESİ YAYINI NO: 2595

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*