Emile Durkheim’ın Din Anlayışı: Toplumsal Yapıştırıcı Olarak Din

felsefe Nedir

Din sosyolojisinin gerçek anlamda çerçevesi belirlenmiş bir disiplin olarak ilk defa Durkheim tarafından uygulanmış olduğu rahatlıkla söylenebilir.

Öncelikle din olgusunu bütün boyutlarıyla anlamaya çalışmış ve onun toplumdaki rolünü, işlevini ampirik yöntemlere dayanan yaklaşımlarıyla açıklamaya çalışmıştır. Dinin işlevi hakkında alabildiğine nesnel gözlemlere dayanarak çıkarımlarda bulunmaya çalışmışsa da bu onun dine olan ilgisinin tamamen değerlerden bağımsız olduğu anlamına gelmez. Durkheim özelde Fransa’da ve genelde Avrupa’da yaşanmakta olan büyük parçalanma dönemini kendilerine dert edinen ve bu parçalanmadan bir bütünleşme formülü veya harcı üretmeye çalışan toplum düşünürleri çevresinde yetişmiştir. Esasen Auguste Comte’un yukarıda aktardığımız ve yine benzer bir formül peşinde olarak bir İnsanlık Dinini icad etmeye yönelten etken de aynısıdır diyebiliriz. Durkheim’ın din çalışmaları o yüzden toplumsal bütünlüğü hedefleyen bir araçsalcı yaklaşımı da içinde barındırıyor. Yani dini toplumsal bütünlüğün sağlanmasında ve sürdürülmesinde en güçlü yapıştırıcı (tutkal veya çimento) olarak görüyor ve bu işlevinin sürdürülmesine olumlu bakıyordu.

Dinin bu olumlu işlevine olan inancı, onu diğer pozitivist çağdaşları gibi dinin sonuçta insan zihninin bir ürünü olduğu düşüncesinden de alıkoymuyordu. Hatta Durkheim bütün dinlerin kökeninin bir olduğunu ve dünyada var olan bütün dinlerin belli bir tarihsel gelişimin değişik evrelerine göre şekillendiğini düşündü. Bu noktada Comte’un evrimci düşüncesini dinin tarihi için paylaştı ve dinlerin basit mekanik toplumdan karmaşık organik topluma doğru evrildikçe paralel olarak karmaşıklaşıp geliştiğini düşündü.

Mekanik toplumdan organik topluma doğru yaşanan değişim esasen onun modern toplumun yaşamakta olduğu değişimi nitelerken kullandığı ana çerçeveyi oluşturuyordu. Ancak modern dünyada organik yapıya doğru geliştikçe farklılaşan ve giderek parçalanma eğilimine giren toplumsal yapıyı bir arada tutan dinde de kaygı verici bir gevşeme baş göstermiştir. Bu da dinin eskiden olduğu gibi toplumu bir arada tutan bir tutkal işlevini yerine getirmeyi zorlaştırmıştır. Sanayi toplumu farklı kültürlere ve inançlara sahip bir çok insanı bir araya getirmiştir. Daha önce homojen bir çevrede yaşamakta olan ve bundan dolayı beraber yaşadığı insanlarla aynı anlam dünyasını paylaşan modern insan şehirde kendi inancını hiç tanımayan, o inançlara karşı tamamen kayıtsız insanlarla karşılaştıkça kendi inançlarına olan bağlılığında bir güvensizlik hissi oluşmaya başlıyor. Durkheim’in anomie dediği bu oluşum sanayi sonucu oluşan kentlerin tipik özelliğidir. Bu ortam paylaşılan normların zayıflaması anlamına geliyor. Bireyleşme ve ortak değerlere bağlılıktaki gevşeme toplumda ciddi sorunlara yol açmaktadır. Durkheim’in meşhur eseri İntihar, dinî inançların bu şekilde zayıflaması ile intihar oranlarının artışı arasında da anlamlı bir ilişkinin var olduğunu bulgular. Aynı şekilde görece bireyselliği teşvik eden bir din olarak Protestanların daha fazla yaşadığı ülkelerde de cemaat değerlerini daha fazla önemseyen Katolikliğe nazaran daha fazla intihar vakasının yaşandığını tespit eder.

O yüzden Durkheim’in dinle ilgili çalışmaları da tıpkı intihar ile ilgili çalışmaları gibi toplumsal bütünlük ve düzen gibi pratik sorunlara bir çözüm arayışınca yönlendirilmiştir. Kuru akademik çalışmalar olmaktan öte, gerçek bir sorunun çözümüne yönelmiştir. Durkheim’in dinle ilgili temel kitabı Dini Hayatın Temel Biçimleri’dir. Bu eserinde temel varsayımı bütün dinlerin özünün aynı olduğu ve hepsinin belli bir evrim sürecinde aynı aşamalardan geçerek geliştikleridir. Bu varsayımı kabul ettiğinde mantıksal olarak bugün yaşamakta olan en ilkel kabilelerin dininin de ilk dinle aynı olduğunu da veri kabul etmiş oluyor. Böylece ilk dinin ilk biçimlerini tarihe veya tarihsel verilere gidip araştırmak yerine bugün yaşamakta olan Avustralya kabilelerine giderek görebileceğimizi kabul eder. Bu çalışması da zaten bu kabilelerdeki dinsel hayat hakkında yapılmış bazı saha çalışmalarına dayanılarak yazılmıştır. Yani Durkheim hem tarihsel bir olayı tespit etmek üzere tarih yerine bugünkü bir kabileye müracaat ediyor hem de oraya doğrudan gitmek yerine orası hakkında yapılmış çalışmalara dayanıyor. Her iki tercihi de denilebilir ki Durkheim’in çalışmasının en önemli zaaflarını oluşturuyor.

Durkheim dinin “en temel” biçimlerinden, din hakkındaki en temel, basit şeyi kast ettiğini söylüyor ve onu da “kutsal” ve “kutsal olmayan” şeyler arasındaki ayrıma indirger. Buna göre din daha önce de kendisinden aktardığımız gibi “kutsal şeylere ilişkin inançlar ve pratiklerden oluşan birleşik bir sistem; kutsal şeyler, ayrı tutulan ve yasaklanan şeyler; inançlar ve pratikler ise benimseyenlerin tümünü bir araya getiren ve kilise denen bir moral topluluk oluşturan ögelerdir.” Bu haliyle din her tarafta bulunan sosyal bir kurumdur. Ancak ilkel insanlar arasında dinin en temel formu olarak totemizmi temsil eder. Totemizm hakkında bomboş inançlar algısının bulunduğu bir entelektüel ortamda Durkheim, totemizmin görünenden çok daha farklı olduğunu ortaya koyar. Ona göre insanlar durduk yere bir toteme tapınmazlar. Aksine totem dedikleri şey genellikle kendi toplumsal varlıklarını temsil eden bir semboldür. O sembol ise kendilerini sınırlandırır veya kendi kabilelerine karşı olan başka bir sembolle olan ilişkisine göre konumlandırılır. Örneğin, bir kabile kendine kartalı bir totem olarak seçmişse kendi dışındaki diğer kabilelerin konumunu kartalın karşısındaki yere oturtur. Aslan olarak seçmişse aynı şekilde diğer kabileleri arslanın karşısındaki başka hayvanlar ne iseler onlara dönüşür. Kısacası, totem toplumun kendisini temsil eder ve toteme tapınmak aslında bizzat toplumun kendisine tapınmak anlamına gelir. Doğrusu, bu düşüncenin modern dünyada da örnekleri hayatımızın içinde bolca bulunur. Totem düşüncesinin nasıl doğmuş olabildiğini tahmin etmek günümüzdeki reklam ve oyun (futbol, basketbol oyunlarındaki) sembolizm türlerine bakarak tahmin etmek zor olmaz. Her takımı temsil eden sembolün zamanla fanatik taraftarları için fetişleşme sürecine girdiğini görebiliyoruz. Bu da totemizmin bir tür örneği sayılabilir mi?

Durkheim yapısalcı-işlevselci düşüncenin en önemli ismi sayılır. Toplumu bir organizma olarak düşünmüş ve her toplumsal kurum veya birimin bu yapıda bir işlevi yerine getirdiğini düşünür. Dinin de işlevi toplumu bir arada tutmak, toplumu kaynaştırmaktır. Bu işlev için çimento veya tutkal gibi metaforlar kullanılmıştır. Ancak Durkheim sonrası işlevselciler dinin gördüğü bu işlevin ne türden bir işlev olduğu konusunda Durkheim kadar emin olamamıştır. Robert K. Merton örneğin, bir işlevi yerine getiren herhangi bir kurum veya birimin bunu hangi ölçekteki bir toplum için yerine getirdiğini sormuştur. Özellikle din söz konusu olduğunda belli ölçekteki bir toplumsal oluşum için tutkal veya yapıştırıcı işlevini yerine getirdiği halde bir başka ölçekteki bir toplumsal oluşumda toplumsal grupları birbiriyle çatıştıran ve o toplumu bir arada tutmak yerine bölen bir etki yapabilmektedir. O durumda dinin işlevsel değil işlev-bozma (disfunctional) etkisi daha ağır basmaktadır. Yine de bu çatışma ortamında bile dinin belli ölçekteki grubu bir arada tutma işlevi daha fazla çalışmaktadır. Çünkü grup çatışmaları grubun dayanışmasını ve grup bilincini canlı tutar.

Kaynak: T.C. ANADOLU ÜNİVERSİTESİ YAYINI NO: 2991 AÇIKÖĞRETİM FAKÜLTESİ YAYINI NO: 1994

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*