Cinsiyetçilik Nedir?

felsefe Nedir

Cinsiyetçilik kadın ve erkekler arasında varsayılan farklılıklara dayanarak toplumsal cinsiyet eşitsizliğini üreten bir ideolojidir.

Cinsiyetçilik diğer sosyal bilim alanlarında daha çok ataerkil yani erkek egemen sistemi meşrulaştırmaya hizmet eden bir ideoloji ya da insanların birbirleriyle etkileşimlerinde inşa ettikleri bir söylem biçimi olarak ele alınırken, sosyal psikolojide yaygın olarak bir ön yargı ve ayrımcılık meselesi olarak çalışılmaktadır.

Daha başlangıçta aslında toplumsal cinsiyete dair sosyal psikolojik kavramlaştırma ve kuramlaştırma çalışmalarının esas olarak Batı’da (daha çok Kuzey Amerika ve Batı Avrupa) gerçekleştirildiğini, cinsiyetçilik çalışmalarının da aynı yolu izlediğini belirtmek önemlidir.

Çünkü cinsiyetçilik çalışmalarında bu bölümün ilerleyen kısımlarında söz konusu edilecek tarihsel değişmeler Batı toplumlarında bir toplumsal problem olarak cinsiyetçiliğin değişip farklı formlara evrilmesiyle ilişkilidir. Bu bağlamda Türkiye toplumunda da benzer değişmelerin olduğunu söyleyebilsek bile hâlâ kültürel olarak farklı yönleri olan bir olguyla karşı karşıya olduğumuzun altını çizmek gereklidir.

Yeni ya da Modern Cinsiyetçilik

1990’larda itibaren ABD’deki sosyal psikologlar arasında KTÖ’nün artık işlemez hâle gelmesinin nedenleri tartışılmıştır. Toplumda toplumsal cinsiyet rollerine dair hem normatif hem de hukuksal değişmeler olmuş, kadın-erkek eşitliği toplum tarafından onaylanır hâle gelmiştir. Tartışmalar, bu gelişmelerle, toplumda cinsiyetçiliğin bittiği mi yoksa aslında bitmediği ama tarihsel olarak biçim mi değiştirdiği noktasında yoğunlaşmıştır.

Kimileri kadın hareketinin başarılarından dolayı toplumda, özellikle eğitimli kesimlerde kaba bir cinsiyetçiliği ifade etmenin artık sosyal olarak onay görmediğini, dolayısıyla cinsiyetçiliğin “modernlik” kılıfı altında kaba değil de incelikli bir biçimde gösterilmeye devam edildiğini ileri sürmüştür. Diğer bazıları ise insanların kendilerini “modern ve ön yargısız” olarak tanımlamaya başladıklarını, dolayısıyla da cinsiyetçi tutumları kendi benlik değerlerine uygun olmadığı için kabul etmediklerini ama bir yandan da tortulaşmış bir kadın düşmanlığı hissettiklerini ileri sürmüşlerdir.

Değişim sürecinin altında yatan motivasyon ne olursa olsun, sonuç olarak sosyal psikolojideki cinsiyetçilik anlayışı, “kadınların bir grup olarak varsayılan ikincilliklerine ve farklılıklarına dayalı olarak gösterilen ön yargılı tutum ya da davranış” olarak tanımlanan geleneksel cinsiyetçilikten “eşitlikçi değerler ile kadınlara yönelik tortulaşmış olumsuz duygular arasındaki çelişkinin ifadesi” olarak tanımlanan yeni ya da modern cinsiyetçiliğe evrilmiştir.

Günümüzde sosyal psikolojide yeni ya da modern cinsiyetçilik yaklaşımları içinde en yaygın olanı Çelişik Duygulu Cinsiyetçiliktir (ÇDC) (Glick ve Fiske, 1996). Bu yaklaşım içinden aynı zamanda Çelişik Duygulu Cinsiyetçilik Ölçeği de geliştirilmiştir. Cinsiyetçiliği yapısal olarak analiz eden ÇDC yaklaşımı kadınlar ve erkekler arasında birbirini tamamlayıcı ilişki ve karşılıklı bağımlılık ilişkisi öngörür. Bu öngörü gereğince diğer önyargı biçimlerinin tersine kadınlar ve erkekler arasına sosyal mesafe (dışlama) konamaz. Yani istedikleri kadar kadınlara karşı önyargılı olsunlar, erkekler cinsel üreme için kadınlara bağımlıdırlar.

Bu bakış açısından kadınlarla erkekler arasındaki ilişkinin karşılıklı bağımlılığa dayanması, bu iki grup arasında hem düşmanlık üreten bir rekabet hem de sevgi üreten bir dayanışma ilişkisine yol açar. Böylece buradan iki eksenli bir cinsiyetçilik tanımına ulaşılır: Düşmanca cinsiyetçilik ve korumacı cinsiyetçilik. Her iki cinsiyetçilik de somut olarak üç alanla ilişkilidir: Himayecilik (paternalizm), toplumsal cinsiyet rol ve kalıpyargılarında farklılaşma ve heteroseksüellik. Düşmanca cinsiyetçilik, sosyal psikolojideki klasik önyargı tanımlamasına uygun biçimde kadınlara yönelik olumsuz tutumları ifade eder.

Bu cinsiyetçilik formu, geleneksel cinsiyetçilikten farklı olarak günümüz toplumlarında kadının artan gücüne yönelik olumsuz değerlendirmeleri içerir. Ampirik düzeyde bu cinsiyetçilik biçimi himayecilik, toplumsal rol ve kalıpyargılarda farklılaşma ve heteroseksüellik alanlarına karşılık gelecek şekilde, erkek egemenliğine karşı çıkan, toplumsal rollerde erkeklerle yarışan ve cinselliği erkeklere karşı silah olarak kullanan kadınlara yöneliktir. Dolayısıyla düşmanca cinsiyetçilik formunun geleneksel rollerin içinde kalan kadınlara değil, bu rollerin dışına çıkan feministlere, kariyer yapmış kadınlara ve fahişelere yöneldiği kabul edilmektedir. Korumacı cinsiyetçilik ise klasik önyargı tanımına ters bir biçimde kadınlara yönelik görünüşte “olumlu” tutumları ifade eder. Aslında buradaki “olumluluk” teorik ya da nesnel olumluluk değil kişilerin kendi öznel algılarındaki olumluluktur.

Bu cinsiyetçilik biçimi kadınların “şefkatli”, “fedakâr” veya “romantik” oluşlarına gönderme yapar. Bu cinsiyetçilik türü de yukarıda sözü edilen üç alanda (himayecilik, toplumsal cinsiyet rol ve kalıpyargılarında farklılaşma ve heteroseksüellik) davranış üretir. Sırasıyla bu üç alana karşılık gelen davranış biçimleri dayanışmacı tabiiyet (yani kadının erkeğe gönül rızası ile tabi olması ya da onun egemenliğine girmesi), tamamlayıcı cinsiyet rolleri ve romantik yakınlıktır. Bu cinsiyetçilik biçimlerini somutlaştırmak için Çelişik Duygulu Cinsiyetçilik Ölçeği’nden örnek ifadeler vermek yararlı olabilir. Düşmanca cinsiyetçilik biçimi için şu örnekler verilebilir: “Kadınlar erkekler üzerinde kontrol sağlayarak güç kazanma hevesindeler”, “Feministler gerçekte kadınların erkeklerden daha fazla güce sahip olmalarını istemektedir”. Korumacı cinsiyetçilik için de şu örnekler verilebilir: “Erkekler yanlarında kadınlar olmadığı zaman eksiktirler”, “Kadınlar erkekler tarafından el üstünde tutulmalı ve korunmalıdır” (Sakallı-Uğur, 2002).

Düşmanca Cinsiyetçilik: Geleneksel kadın rollerinin dışına çıkan kadınlara karşı gösterilen olumsuz tutum ve davranışlardır.

Farklı türde cinsiyetçilikler de olsa bu yaklaşım her ikisinin aynı ideolojik işlevi gördüğünü yani erkek üstünlüğüne dayanan bir toplumsal cinsiyet düzenini pekiştirdiğini kabul eder. Bunlar kadınlar için bir tür “havuç” ve “sopa” işlevi görmektedir. Toplumsal cinsiyet normlarının sınırları içinde yaşadıkları sürece kadınlara “havuç” vardır, yani kadınlar toplumsal cinsiyet normlarının sınırları içinde yaşamlarını sürdürdükleri sürece ödüllendirilirler. Ama normların sınırlarını geçmeye yeltendikleri an “sopa” karşılarına dikilecektir.

Korumacı cinsiyetçiliğin, genellikle kadınlar açısından cinsiyetçilik olarak görülmediği için daha tehlikeli olduğu söylenebilir. Genellikle sevgi, koruma, kıskançlık gibi popüler kültürde romantizmle ilişkilendirilen davranış biçimleri gerçekte kadınları kendi rızalarıyla erkeklerin denetimine sokan mekanizmalardır. Erkeklerin kadını koruyan, ona kol kanat geren tutumları kadınlar tarafından genellikle çok olumlu karşılanır. Ama bu tür tutumlar, aynı zamanda kadını romantik bir ilişkide güzçsüzleştiren, erkek karşısında kadını edilgenleştiren, zayıf bir konuma yerleştiren sonuçlar üretir. Korumacı cinsiyetçiliğin kendini en çok gösterdiği davranış biçimleri romantik ilişkilerde kıskançlıkla ilgili olanlardır.

Erkeğin kadını kıskanması çoğu kez hem erkekler hem kadınlar tarafından sevginin göstergesi olarak görülürken kıskançlık erkeğin kadının giyimine, nereye, hangi saatlerde, kimlerle gideceğine karışma hakkını verir ki aslında tüm bunlar güya sevgi karşılığında verilen küçük tavizler olarak anlamlandırılır. Oysa kadın büyük ölçüde özgürlüğünü kaybetmiş ve yaşamını erkeğin denetimi altında geçirmeye razı olmuştur. Heteroseksüel romantik ilişkilerdeki bu tür pratiklere korumacı cinsiyetçilik adını verdiğimizde, aslında bu ilişkilerdeki “sevgi” anlayışını sorgulamaya davet ediliriz. Diğer yandan, sosyal psikolojik bakış açısından korumacı cinsiyetçiliğin önemi, bugüne kadar hep olumsuz olarak tanımlanan aslında “olumlu” bir maske ile de karşımıza çıkabileceğini göstermesidir.

Kaynak: T.C. ANADOLU ÜNİVERSİTESİ YAYINI NO: 3867, AÇIKÖĞRETİM FAKÜLTESİ YAYINI NO: 2672; Dr. Öğr. Üyesi Aysel KAYAOĞLU, Prof. Dr. Çiğdem KIREL

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*