Türkiye’de Sosyolojinin Gelişimi

felsefe Nedir

19. yüzyılı, “dünyanın ‘bildiğimiz dünya’ haline geldiği, siyasal, toplumsal yapılar açısından olduğu kadar akademik disiplinler açısından da bir ‘kurumlaşma’ yüzyılı” olarak görmek sanırız yanlış olmaz. Pek çok disiplin gibi sosyoloji de, bu yüzyılda akademik meşruiyetini elde etti ve kurumlaştı.

Avrupa dışı toplumlar, Avrupa’daki ekonomik ve bilimsel ilerlemenin boyutlarıyla ilk kez bu denli sert bir şekilde yüzleşmek durumunda kaldı. Ülken’in ifade ettiği gibi, yaşadıkları onca farklı tecrübeden ve aldıkları pek çok tedbirin çağdaş gelişmelere cevap veremediği ortaya çıktıktan sonra, ‘Batılılaşmak’ Avrupa-dışı toplumlar için mümkün tek seçenek olarak görülmeye başlandı.

Başka bir deyişle, Batı’nın gelişme model ve güzergâhlarını takip etmek. Bu fikir, Osmanlı Devleti yöneticileri için de zaman içinde kesin bir kanaat haline geldi.

Osmanlı Devleti, daha 17. yüzyıldan itibaren belli alanlarda yenilikler yapmaktaydı. Fakat yapılan bu yenilikler/reformlar, yalnızca ordu kurumunun belli alanlarıyla sınırlıydı. Bu yenilikler, ne başka reformlarla destekleniyordu, ne de henüz bütün elitler tarafından benimsenen bir devlet siyasetine dönüşebilmişti. O nedenle reformların ömürleri de, etkileri de sınırlı kalmıştır. Topçuluk ocağının, hendesehanenin, Osmanlıca eser basan matbaanın kurulması gibi birçok girişimin başarısızlıkla sonuçlanmasının ya da etkisiz kalmalarının ardında yatan reformların bütüncül olmayan bu karakteriydi.

19. yüzyılın ikinci çeyreğinden itibaren ise, Avrupa siyasetinde gerçekleşen -Viyana Kongresi sonrası kurulan düzen gibi- dönüşümlerle de ilişkili olarak Osmanlı Devleti’nin reform hareketlerinde anlamlı bir farklılaşma ortaya çıktı. Bir önceki dönemden en önemli farklılık, reformların artık gruplar üstü nitelik kazanarak bir ‘devlet siyaseti’ halini almasıdır. Padişahın ya da sadrazamın vs. değişmesi, boyutlarında ve hızında bazı farklılaşmaları getirse de reformların ana doğrultusunda köklü bir değişikliğe sebebiyet vermiyordu. Tersine batılılaşma siyaseti zamanla daha fazla kurumsal bir nitelik kazandı.

Artık her bir reform hareketi, başka alanlarda da reformlar yapılmasını zorunlu kılıyordu. Bu dönemde reformlar bütüncül bir bakış açısıyla gerçekleştiriliyordu. II. Mahmut’un saltanatının özellikle 1826 sonrasına denk gelen dönemde hukuk alanından başlayarak, eğitim, yönetim, bürokrasi ve hatta iletişim araçları vb. alanlarda, etkileri ve sonuçları ancak yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkacak olan kapsamlı reformlar silsilesi gerçekleştirildi.

Reformlar, yeni bilgi ve düşüncelerle yetişmiş yeni bir bürokrat-aydın sınıfı yarattı. Yavaş yavaş eski bilginin ve eski yönetici kadroların yerini alan bu yeni bilgi ve yeni bürokrat-aydınlar, yeni iletişim araçlarının hâkimiyetini de kalıcı hale getirdiler. Yeni edebî türler geliştirdiler. Mevcut türleri dönüştürmeye başladılar. Yeni bir dil gelişmeye başladı. Burada ayrıntılarına giremeyeceğimiz denli zengin bir içeriğe sahip batılılaşma sürecinde açılan okullardan yetişen yeni aydın kuşağı için pozitivizm ile aynı anlamda kullandıkları bilim her şeyin belirleyicisi olmaya başladı.

‘Terakki’ sözcüğünün ağızlardan düşmediği, ‘Terakkiyât-ı Cedide’ sözcüğünün efsunlu bir etkiye sahip olduğu bu dönemin aydınları nezdinde Osmanlı’nın gerileyişinin temelinde -Batı’nın üstünlüğünün nedeni olan- “ulûm ve fünun”un yokluğu ya da eksikliği bulunmaktaydı. Hem iktidar, hem de muhalefet pozitif felsefeye göre örgütlenmiş bir toplum ve devlet tesis etmek arzusu taşıyorlardı.

Sarayın öncülüğünde başlayan Batılılaşma politikalarının pek çok paradoksal sonucu oldu. Bunlardan birisi de, devletin Tanzimat’la hızlanan merkeziyetçi politikalarını ve merkeziyetçi siyasetini tesis etmek amacıyla başlatılan reform hareketlerinin, yönetici seçkinler arasında fikir ayrışmalarına ve çatışmalarına yol açmasıydı. Bu eğilimler 19. yüzyılın ikinci yarısı itibariyle, Osmanlı toplumunun unsurları arasında ortaya çıkan yoğun siyasal ve toplumsal mücadeleleri doğurdu. Reformu başlatan seçkinler, reformlardan murad edilen sonuçları almak için reformların denetimini elden bırakmamayı tercih ettiler. Bunun için de, temel tercihleri reformlar doğrultusunda olsa dahi, kendilerinden başka güçlerin bu konularda müdahil olmalarını sınırlandırmaya çalıştılar.

Ancak artık reformlar yeni kuşaklar halinde meyvelerini vermeye başlamıştı ve geri dönüşü olamayan bir yola girilmişti. Bu da yeni entelektüel sınıfları ortaya çıkardı. Önce Yeni Osmanlılar ve sonrasında da Jön Türkler olarak bilinen aydın hareketleri, devletin kurtuluşuna ve reformlara ilişkin görüşler öne sürmeye ve açıktan devlet politikalarını, özellikle de dış politikayı eleştirmeye ve etkilemeye başladılar. Osmanlı’da ‘sosyoloji’ de, öncelikle Jön Türkler olarak adlandırılan bu entelektüel kesim arasında tanınmaya ve tanıtılmaya başladı. Osmanlı aydınlarının gündemine ilk kez girdiği bu dönemde sosyolojinin, Osmanlı Devleti’nin sorunlarından, çözüm arayışlarından ve düşünsel geleneklerinden etkilenmemesi düşünülemezdi. Nitekim öyle de oldu. Osmanlı aydınlarının bu dönemdeki ‘devletin bekası’na ilişkin problematikleri, arayışları, siyaset yapma tarzları sosyolojimizin de belli özellikler kazanmasını belirledi.

Sosyoloji 19. yüzyılda Avrupa’da ve özellikle de Fransa’da, oluşmakta olan sanayi toplumunun sorunlarını çözmek amacıyla ortaya çıkmıştı. Tom Bottomore, yukarıda da ifade edildiği gibi, bu dönemde icra edilen sosyolojinin ‘ansiklopedik’, ‘evrimci’ ve ‘pozitif bilim olma iddiası’ndan söz ettikten sonra, “genel kapsamlı bir bilim olma iddiasına rağmen, toplumbilim özellikle onsekizinci yüzyıldaki siyasal ve ekonomik devrimlerin yarattığı toplumsal sorunlarla ilgilenmiş; her şeyin üstünde de, yeni sanayi toplumunun bilimi olmuştur” der.

Sosyoloji’nin –özellikle de ilk dönemi itibariyle- Türkiye’deki durumu da bundan farklı değildir. Türkiye’de de sosyoloji Batılılaşma politikalarının bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Aynı zamanda sosyoloji, Osmanlı literatisi için, ‘nasıl batılılaşılacağının, iktisadi kalkınmanın nasıl sağlanacağının ve modern topluma nasıl geçileceğinin’ yollarını öğreten, bir başka deyişle, devlete ve toplumsal güçlere ‘kurtuluş reçeteleri’ sunacak bir bilim olarak görülmüştür.

Jön Türkler, böyle bir düşünsel ortam ve arayışın içine doğdular. Bu arayış ve tartışmalar, zamanla toplumsal güçleri ‘ilerleme taraftarları ve karşıtları’ şeklinde ikiye böldü. Jön Türkler Avrupa’nın üstünlüğünün temel sebebi olarak gördükleri bilime ve pozitif felsefeye duydukları inançla kendilerini inkılâpları hızlandıracak bir zümre olarak görüyorlardı. Bu aşırı özgüven, kendilerini bir toplum mühendisi ve hatta “içtimaî tabip” gibi görmeye itti.

Şükrü Hanioğlu, ‘Bilim’ ile bir milletin kurtuluşunun nasıl mümkün olabileceği gibi bir sorunsalın, Jön Türkler tarafından iki şekilde işlendiğini belirtir: “(…) birincisi, kuşkusuz kendilerine çok uygun düşen bir fikir sistemi ile toplumun açıklanmaya çalışılmasıdır. Bu da kendilerine istekleri doğrultusunda bir çerçeve çizen ‘Sosyal Darwinism’den başka bir düşünce değildir.”

Hanioğlu, Jön Türklerin terakki fikirlerinden, bireyin toplum içerisindeki rolünü önemsemeyen pozitivizm gibi yaklaşımlara verdikleri önemden fakat bir yandan da bireyin toplumdaki gelişmeye daha çok müdahale etmesi gerektiği yolundaki fikirlere gösterdikleri artan ilgiden bahsettikten sonra şöyle der: “Bilim ile milletin kurtuluşunun işlenmesi sırasında Jön Türklerin üzerinde durdukları ikinci nokta, her alana nüfuz etme yeteneğinin olduğu varsayılan ‘bilim’in, yönetim konusunda da devreye girmesi gerektiği yolunda idi.”

İlk sorunsal için ‘Sosyal Darwinizm’in onların isteklerine elverişli bir çerçeve çizdiğini belirtir. Bu tespitler, aynı zamanda Jön Türklerin, ortaya çıkışından itibaren sosyolojiye neden ilgi duyduklarına da ışık tutuyor. Jön Türklük içinden çıkan iki temel siyasal hareketin (Teşebbüs-i Şahsî ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti ve İTC), aynı zamanda iki farklı sosyoloji geleneğiyle de (Sabahattin Bey [ilm-i içtima] ve Ziya Gökalp [içtimaiyat]) doğrudan alakalı olmaları bu durumun bir ifadesidir.

Bu nokta, aynı zamanda, Türkiye’de sosyolojinin, özellikle de ilk dönemi itibariyle belirgin bir şekilde, siyaset kurumuyla makro-sosyolojik ilgiler etrafında gerçekleştirdiği yoğun ilişkiye de işaret etmektedir. Tanzimat, Islahat ve Kanun-ı Esasî gibi kritik eşiklerden geçen devlet soyluları ve entelektüellerin temel kaygıları ‘devleti kurtarmak’, hem de ‘acilen’ kurtarmaktı. Bu kaygı, onların eski ve yeni ile olan ilişkilerini düzenleme biçimini de etkiledi. XIX. yüzyıl sonu itibariyle, Osmanlı bürokrat-aydınlarının düşüncelerinde karşımıza çıkan eklektisizmin, ikiliklerin, çelişkilerin ve yüzeyselliklerin arkasında işte bu temel kaygı yatmaktaydı. Mardin, bu kuşaklardan özellikle aciliyet duygusunun baskısı altında olan Jön Türklerin tarihsiz ve felsefesiz bir düşünme formunu kurumlaştırdığını iddia eder.

Osmanlı toplumunda sosyoloji çalışmalarıyla ilk ilişki kuranların, sosyolojiyi ilk kez gündeme getirenlerin ‘devleti acilen kurtarma’ kaygısıyla hareket eden Jön Türkler arasından çıkması, aynı zamanda, sosyolojinin öncelikli ilgilerinin bir devlet reformu fikrine sıkı bir biçimde bağlanmasına yol açtı. Sosyolojinin Osmanlı’daki bu ilk yıllarında sosyologların toplumsal dünyayla ilişkisi ve teorik-ampirik ilgileri büyük ölçüde bu bağlam içinde şekillendi. Devletin kurtuluşu için üretilmiş reçeteler bağlamında toplumun da dönüştürülmesi hedefleniyordu. Böylece toplumsal mühendislik ve içtimai tabip alışkanlıkları kurumsallaştırılmış ve sosyolojik bilgi araçsallaştırılmıştır. Cumhuriyet döneminde de devam eden bu alışkanlıkla, devlet reformu ihtiyaçlarından bağımsız olarak toplumun niteliği, özellikleri, pratikleri, deneyimleri uzun bir dönem boyunca önemsenmemiştir. Doktor-hasta ilişkisi bağlamında da sosyal bilim, gerek devlet ve gerekse de toplumsal güçler ve yapılar ‘onları hasta bırakan özelliklerinden kurtarılma’ çabasıyla icra edilmiştir.

Osmanlı Devleti’nin kurtuluşunu Batılılaşma politikalarında gören, pozitivist felsefe ve sosyoloji aracılığıyla Batı toplumlarının seviyesine ulaşılabileceğini iddia eden Osmanlı entelektüelleri sanayi toplumları için önerilen ‘ilerleme ve düzen’ reçetelerini Osmanlı Türkçesine aktarma yoluna gittiler. Osmanlı entelektüelleri, özellikle de belli bir siyaset önerisinde bulunanları, kendi düşünsel gelenekleriyle uyumlu fakat daha çok da siyasal hedeflerini bilimin sağladığı meşruiyet çerçevesinde savunmalarına imkân tanıyacak tarzda, Batılı düşünürlerin eser ve fikirlerini Osmanlı dünyasına tanıttılar.

Onların kavram ve kuramlarının Osmanlı ülkesinin koşullarını dikkate alacak şekilde serbest bir tercümesini yaptılar. Başka bir deyişle, Batılı sosyal bilimcilerin teorilerini Osmanlı Devleti’nin koşullarına uyarladılar. Bu da, ilk dönemlerde sosyolojinin bir diğer niteliğinin şekillenmesine yol açtı: Aktarmacılığın bilinçli bir biçimde icrası. Gökalp’in gerek Osmanlı’da ve gerekse de Türkiye Cumhuriyeti’ndeki yaygın ve kalıcı etkisini de, onun siyasal iktidarda bulunan grubun içerisinde bulunmasında değil de bu adaptasyon sürecine yaptığı müdahalede aramak daha açıklayıcı olacaktır.

Sosyolojinin Osmanlı’daki ‘akademi öncesi’ tarihi Ahmet Şuayp, Ahmet Rıza, Suphi Ethem, Mustafa Suphi, Bedii Nuri, Satı el-Husri gibi isimlerin Ulum-u İktisadiye ve İçtimaiye Mecmuası ve Servet-i Fünun gibi dergilerde kaleme aldıkları makaleler, telif veya tercüme kitaplar ile başlar. Le Play ve takipçilerinin düşüncelerini benimseyen Sabahattin Bey [Prens Sabahattin], Türkiye’de sosyolojiyle ilgilenme biçimini farklılaştırdı. Sosyolojinin Türkiye’deki akademik meşruiyeti ve kurumlaşması ise, 1910’lardan itibaren sosyolojiyle ilgilenmeye başlayan ve Durkheim’ın sosyoloji anlayışını kendisine rehber edinen Ziya Gökalp’in 1914 yılında sosyolojiyi Darülfünun’un müfredatına dâhil etmesiyle başlar. Gökalp’in Durkheim okumasının sorunları bu yazının kapsamı dışındadır.

Gökalp’in etkisi, kısa zamanda yalnızca İçtimaiyat Kürsüsü’nde değil, Darülfünun’un başka birçok disiplininde de kendisini göstermiştir. Yeni Türkiye için formüle ettiği toplumsal örgütlenme, öncelik ve ihtiyaçlar çerçevesinde edebiyat tarihinden ilahiyata, iktisattan pedagojiye pek çok disiplinin işbirliği içinde gelişmesini sağlamaya çalıştı. Buradaki temel etken Gökalp’in ulus-devlet milliyetçiliğine olan koyu bağlılığıdır. 1915’te İçtimaiyat Darü’l-Mesaisi’ni kurar, 1917’de İçtimaiyat Mecmuası’nı çıkarır. Birinci Savaş’ın bitiminde İstanbul’un işgal edilmesi ve Gökalp’in -diğer pek çok İttihatçı gibi- Malta’ya sürgüne gönderilmesiyle birlikte Darulfünun’daki sosyoloji eğitimi de sekteye uğrar. Cumhuriyet’in ilk yıllarında gerek Mehmet İzzet’in genç yaşta vefatı nedeniyle kısa süren faaliyetleri, gerekse Necmeddin Sadak’ın çalışmaları sosyolojiyi Gökalp dönemindeki etkisine ve yaygınlığına kavuşturmak için yeterli olmamıştır.

1928’de kurulan Türk Felsefe Cemiyeti bünyesinde sosyoloji çalışmaları da yapılmıştı (cemiyet, Felsefe ve İçtimaiyat Mecmuası isimli bir de yayın organına sahipti). Lütfi Erişçi; 1933’den itibaren Hukuk Fakültesi birinci sınıf müfredatına dâhil edilen sosyoloji dersini veren –1933 Üniversite Reformu çerçevesinde Hukuk Fakültesi bünyesinde kurulan ve sonrasında İÜ İktisat Fakültesi’nin de çekirdeğini teşkil eden İktisat ve İçtimaiyat Enstitüsü öğretim üyelerinden- Alman akademisyen Gerhard Kessler’in ve yayınladığı Muasır Avrupa İçtimaiyatı (1933) isimli çalışmasında Amerikan sosyolojisini benimsediğini belirten Ankara Gazi Terbiye Enstitüsü muallimlerinden M. Saffet‘in düşüncelerini Türkiye’deki Durkheimci sosyoloji geleneğinin dışında ‘yeni temayüller’ olarak niteliyor.

Bu süreçte İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Kürsüsü, Gökalp sonrasında, Hilmi Ziya Ülken’in öncülüğünde 1940’larla birlikte ‘ikinci’ kuruluşunu yaşıyordu. Hilmi Ziya Ülken derin entelektüel kişiliği ve zengin akademik ilgisiyle sosyoloji bölümünün kurumsallaştırılmasında öncü bir rol üstlendi. Ülken sosyolojinin yanında mesleki olarak mantık, felsefe, ahlâk, sanat gibi alanlarda da birçok kıymetli eser üretti. Batı dünyasındaki düşünsel gelişmeleri çok yakından takip ediyordu ve Türk akademi çevrelerini yeni düşünsel gelişmeler konusunda hızlı bir şekilde bilgilendiriyordu. Kurucusu ve yöneticisi olduğu İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Dergisi’nde bu türden pek çok araştırma metni, makale vs. yayınlamıştı. Ülken aktif bir sosyolog olarak uluslararası sosyoloji topluluklarıyla da etkin bağlar kurdu. Onun öncülüğünde İstanbul Üniversitesi ve Türkiye uluslararası sosyoloji kongrelerine ve farklı alanlardan birçok toplantıya ev sahipliği yaptı. Onun başkanlık yaptığı yıllarda İstanbul’a birçok önemli sosyolog gelerek dersler, konferanslar ve seminerler verdiler.

Türkiye’de sosyolojik düşüncenin farklılaşması ve çeşitlenmesi ihtimalini doğuran bir diğer kritik dönem, Ankara Üniversitesi Dil-Tarih Coğrafya Fakültesi’nde başkanlığını Fransız akademisyen Olivier Lacombe’un yaptığı Felsefe Enstitüsü bünyesinde, 1939’da Doç. Behice Boran’ın başkanlığında kurulan ve Niyazi Berkes, Pertev Naili Boratav, Muzaffer Şerif Başoğlu ve Mediha Berkes gibi farklı disiplinlerden akademisyenlerin görev aldıkları sosyoloji kürsüsü ile yaşanır. Bu kürsüyle birlikte, Türkiye’de –daha önceki tarihlerde cılız da olsa varlığıyla karşılaştığımız- sosyolojik araştırmaların ampirik olarak delillendirilmesi temel bir yaklaşım olarak kurumsallaşma eğilimine girdi. İkinci Savaş sonrasında dünyada meydana gelen siyasal gelişmeler (San Francisco düzeni ve Soğuk Savaş), bu gelişmelere ayak uydurmak isteyen Türkiye Cumhuriyeti’nin kendi içinde yaşadığı dönüşümler ve özellikle de dönemin iktidar partisi CHP içerisindeki kırılmalar neticesinde, Boran başta olmak üzere kürsünün kurucu akademik kadrosunun 1948 Tasfiye hareketiyle birlikte üniversiteden kopartılmaları Türkiye sosyal bilimleri açısından önemli sonuçlar doğurmuştur. Yaşadıkları yıpratıcı tasfiye sürecine rağmen Muzaffer Şerif ABD’de, Berkes Kanada’da ve Pertev Naili Fransa’da yapmış oldukları çalışmalar ile gerek Türkiye ve gerekse de uluslararası sosyal bilim alanında etkinliklerini artırarak sürdürdüler.

1960 sonrasında hem akademik kurum ve akademisyen sayılarındaki artış hem de Türkiye’nin sanayileşme ve planlı ekonomi dönemine geçişi ile birlikte değişik alanlarda sosyolojik çözümlemelere sosyal siyaset bağlamında olan ihtiyaç artmaya başladı. Bu tarihten itibaren sosyal yapı tartışmalarının hızlı biçimde arttığı görülmektedir. Aynı süreçte tarihle yeniden yüzleşme olarak da nitelendirilebilecek tarih tezleri tartışmaları da alevlenmiş ve bu tartışmalar birbiriyle bağlantılı özellikler göstermeye başlamıştır.

Hilmi Ziya 27 Mayıs sonrasında İÜEF Sosyoloji Bölümü’ndeki görevinden alındı. Daha sonra geri dönüşüne izin verilmesine karşın, akademik faaliyetlerini –daha önce yarı-zamanlı olarak ders verdiği- Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi bünyesinde sürdürmeyi tercih etti. Bu dönemden sonra İÜEF Sosyoloji Bölümü, çalışmalarını Nureddin Şazi Kösemihal başkanlığında sürdürdü. Aynı yıllarda Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu da çalışmalarını İÜ İktisat Fakültesi’nde ve İktisat ve İçtimaiyat Enstitüsü bünyesinde yürütüyordu.

1950’lerin son yıllarından itibaren ABD’li uzmanların öncülüğünde ve büyük ölçüde de onların finansmanıyla kurulan Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsü, Devlet Planlama Teşkilatı gibi araştırma kuruluşları ve bürokratik kurumlar farklı bir sosyal bilim anlayışını Türkiye’de canlandırmaya başladılar. Mübeccel Kıray’a DPT tarafından yaptırılan Ereğli araştırması bu doğrultuda önemli bir dönüm noktasıdır. BM bünyesinde görevli olarak bir öneri raporu yazan Charles Abrams’ın teklifiyle 1956’da kurulan Orta Doğu Teknik Üniversitesi ile farklı bir sosyal bilim anlayışının kurumlaşmaya başladığı görülür. Bu yıllarda, özellikle DTCF sosyoloji kürsüsünün kısa süren ömrü esnasında Muzaffer Şerif, Boran ve Berkes’in öğrencisi olmuş Mübeccel B. Kıray ise yeni kurulan Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nin sosyal bilimler programını kurmaya başlamıştı.

Çekirdeğini Ankara Üniversitesi’ne bağlı bazı sağlık kurumlarının oluşturduğu Hacettepe Üniversitesi’nde (kuruluşu 1967’dir) ise sosyoloji eğitimi üniversitenin kuruluşu öncesi bir tarihte, 1964’te başlamış ve 1980 sonrasında eser veren birçok sosyolog bu okuldan mezun olmuştur. Bu okula daha sonra Boğaziçi, Ege ve Mimar Sinan gibi üniversiteler katılmış ve Türkiye4de sosyoloji eğitiminin çeşitlenmesi artarak sürmüştür.

1980 sonrası YÖK kanunu ile birlikte bağımsız sosyoloji bölümleri kurulmaya başlanmış ve yeni kurulan üniversitelerle birlikte 30’u aşkın sosyoloji bölümü ortaya çıkmıştır. Günümüzde ülkemizde kamu-özel toplam üniversite sayısı 200 civarındadır ve bunların aşağı yukarı yarısında sosyoloji bölümü mevcuttur. Bugün bu bölümlerde kendi çalışma alanlarında münhasıran nitelikli çalışmalar yapan çok sayıda sosyolog akademik faaliyette bulunmaktadır. Fakat yine de, bütün bu çalışmaların ampirik ve kuramsal olarak tatmin edici bir aşamaya ulaştığını söylemek için henüz çok erken…

Batı-dışı birçok ülkeye kıyasla sosyolojik bilginin kurumsallaşmasında Türkiye’nin önemli bir aşama kaydettiği söylenebilir. Ama özellikle 1990 sonrası post-modern epistemolojilerle pozitivist ve tarihselci yaklaşımlar arasında yaşanan, bazı açılardan verimli olmakla birlikte geneli itibariyle verimsiz olan tartışmanın Türkiye’de sosyal bilimler alanında yarattığı etkilerin incelenmesi gerekmektedir. Bu tartışmalar yoluyla kurum olarak “bilim”e dönük sorgulayıcı bir söylem güç kazanmıştır. Olumlu olan Türkiye’nin pozitivist geçmişinin bu vesile ile tartışmaya açılmış olmasıdır. Pek çok eleştirmen bilim kurumunu pozitivist düşünce ile eşitlemiş, fakat asıl dikkat edilmesi gereken son dönemlerde bilimin epistemolojik ve tarihsel araştırmalarda kat ettiği etkileyici gelişime ise aynı oranda dikkat göstermemişlerdir. Bu nedenle 1980’li ve 1990’lı yıllar boyunca eleştirel bir söylem inşasından öteye gitmeyen ve yaşayan toplum hakkında delillendirilmiş ve gerekçelendirilmiş hiçbir şey söylemeyen bir yaklaşım da gittikçe ağırlık kazanmaya başlamıştır.

Bugün Türkiye’de ampirik, kuramsal ve tarihsel araştırmalar, büyük ölçüde yapısal-işlevselci, post-yapısalcı, Marxist, tarihselci yaklaşımlar etrafında kümelenmiştir. Büyük ölçüde İkinci Savaş sonrasında oluşan yaklaşımlar etrafında gelişen bu işbölümü Türkiye’nin sosyolojik dinamiklerini ileri düzeyde açıklayacak yetkinlikten ve birikimden mahrumdur. Bunun temel nedeni olarak birçok tez ileri sürülebilir. Fakat özellikle yaşayan, değişen, dönüşen dinamik toplumun nasıl işlediğini, geçmişten gelen yapıları, ilişki ağlarını, kültürel değişimlerin yörüngelerini, demografik yapıdaki farklılaşmaları ve değişimleri, devletin oluşum sürecini ve niteliğini, kentsel büyümenin formunu ve içeriğini, kırsal alanların hangi değişim süreçlerinden geçtiğini, kamu sağlığının sosyolojik boyutlarını, karmaşık göç hareketlerinin ne tür toplumsal değişimleri tetiklediğini ve ne türden yapılaşmalar ürettiğini, iş ve çalışma hayatının yapısını ve daha bunun gibi birçok konuyu açıklayacak birikimin sınırlı düzeyde kalmış olması sosyologların Türkiye’nin dönüşümleri hakkında ileri kavramlaştırma ve temsil sistemleri oluşturmalarını engellemektedir.

Elbette ki hakkı teslim edilmesi gereken birçok sosyologun kendi araştırma alanlarında çok değerli çalışmaları mevcuttur. Fakat sosyal bilimlerin günümüzde ulaştığı seviye ile kıyaslandığında durumun çok da yeterli olduğu söylenemez. Ancak bu konularda özellikle son yıllarda farklı alanların çehresini ve yapısını dönüştüren umut verici çalışmaların yapıldığı görülmektedir. Türkiye’de sosyal bilimcilerin içinde yaşadığımız, sessizce etrafımızda vuku bulan değişimleri anlamak ve açıklamak konusunda gittikçe artmakta olan ilgilerinin zamanla daha verimli biçimler kazanacağını ve sosyolojik çalışmaların daha ileri bir düzeye ulaşacağını, pek çok sosyologun emekleriyle inşa ettiği eserlerden görebiliyoruz. Umudumuz bu tür emek ve zahmet mahsulü çalışmaların zamanla örnek teşkil etmesi ve bu tür araştırmaların sayısının artmasıdır.

Hazırlayan: Sosyolog Ömer Yıldırım

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*