Felsefe hakkında her şey…

Takiyettin Mengüşoğlu’nun felsefe anlayışı

06.11.2022
246
Takiyettin Mengüşoğlu’nun felsefe anlayışı

Takiyettin Mengüşoğlu, felsefeyi çeşitli yönlerden ele alıp tartışmıştır. Değişmez Değerler Değişen Davranışlar adlı yazısında, Felsefenin başlangıcından, bilhassa Aristoteles’ten beri felsefenin uğraştığı ve uğraşması gerektiği sahaları dört sorunun belirlediğini dile getirmiştir:

  1. Ne biliriz?
  2. Ne yapmamız lazım?
  3. Şimdiki hayatımızda sonraki hayatımız için ne umut edebiliriz?
  4. Kant’ın eklediği insan nedir? (Mengüşoğlu 1965, 16)

Soruları eleştirel bir tarzda ele almış ve fenomenlerden hareket etmenin gerekli olduğunu savunmuştur. Kant’ın ortaya koyduğu bu son soru felsefi antropolojinin yolunu açtığından Mengüşoğlu için önemlidir. Ona göre felsefi antropoloji, insanı somut bir bütün olarak görür; onu ruh ve bedene ayırmaz ve insan fenomenlerini bu bütünlükten kalkarak ele alır (Mengüşoğlu 1976, VIII).

Fenomenlere dayanan felsefi antropoloji çerçevesinde bir felsefe anlayışı ortaya koymaya çalışmıştır. Ona göre felsefi antropoloji, konsruktionlardan hareket edeceği yerde, insan fenomenleri üzerinde durmaktadır. Bu fenomenleri tahlil ve tasvir etmek suretiyle, insanı, onun bu dünyadaki, hatta kainattaki yerini anlamaya, tespit etmeye çalışmaktadır. Fakat, felsefi antropoloji insan nedir sualini sormaz. Ancak insanda ve yalnız onda meydana çıkan fenomen ve başarıları, onun dünyayla, kainatla olan münasebetini bize gösterir (Mengüşoğlu 1965, 24).

Bugünün bilim ve felsefesi artık bir şeyin ne olduğunu sormuyor; çünkü bir şeyin ne olduğu, neliği tespit edilirse, onu yapmak, meydana getirmek de mümkün olmaktadır. Sentetik kimyanın vazifesi de budur (Mengüşoğlu 1965, 25). Böylelikle felsefede nasıl bir yol izleyeceğini ortaya koymuştur.

Felsefenin ancak yüksek bir bilim kültürün bulunduğu yerde ortaya çıktığını belirten Mengüşoğlu’na göre, bir yerde felsefenin olup olmaması, derin ya da sathi olması, orada bilimin ve bilimsel araştırmaların bulunmasına, bunların derin veya sathi olmasına bağlıdır (Mengüşoğlu 1968, 304).

Vazifesi, yalnız teorik temellerin bütünü (yani hem varlığın hem de her çeşit bilginin) üzerinde durmak olan felsefede durum çok farklıdır. Burada pratik hayata ilişkin bir şey yoktur. Pratik hayata bilimler gibi acil müdahale etmesi gerekmediğinden, felsefenin hiçbir yerde acele etmesine lüzum kalmaz. Ancak felsefe, hem kendisi, hem de ilim hakkında hesap vermek, her durumla hesaplaşmak, bunlarla ilgili bütün fenomen gruplarını açıklamak, açığa çıkarmak, anlamak zorunda olduğundan, sırtında ağır bir yük taşır (Mengüşoğlu 1968, 305).

Felsefeye Giriş adlı kitabında, felsefe ile insan, felsefe ile insan faaliyetleri, insan başarıları arasında sıkı bir münasebetin bulunduğu göstermek için, felsefenin on dört alanını tanıtmaya çalışmıştır (Mengüşoğlu 1968, VII).

Çalışmada, Batı’da yapılan benzerlerinden farklı olarak “felsefe nedir?” sorusunu sormadığını, bunun yerine felsefe sorunlarını tahlil ve tasvir ettiğini belirtmiştir. Ona göre, sorulara tek cevap vermek ya da sorunun açık cevaplarını bulmak imkansız olduğundan, bir şeyin ne olduğunu sormak verimsizdir. Bundan dolayı, tahlil ve tasvir yolunu tercih ettiğini ifade etmiştir (Mengüşoğlu 1968, VIII).

Ayrıca kendi tavrının anti izm olduğunun altını çizmiştir. Ona göre, izm’ler ve sistem felsefesi, zamanımızın antropolojik- ontolojik anlayışa, insanın kendisi hakkındaki görüşüne de aykırı gelmektedir. Sistem felsefesi (‘izm’ler felsefesi) dönemi kapanmıştır (Mengüşoğlu 1968, VIII). Felsefe tanımı vermeyen Mengüşoğlu’nun felsefe anlayışını Felsefeye Giriş kitabında ele aldığı disiplinleri tanımladığı şekliyle ortaya koymak mümkündür. Adı geçen kitapta, ilim, bilgi, mantık, ontoloji, tabiat, sanat, dil, felsefi antropoloji, etik, hukuk- devlet, din, metafizik, felsefe tarihi olmak üzere, on dört felsefe disiplini tanımlamış ve bu alanların özelliklerini sergilemiştir.

Sıralanan disiplinlerin bazılarının temel özellikleri şöyledir: Bilim teorisi, felsefenin bilimlere metot dikte edebileceği sanısıyla geliştirilmiş ve bilgi teorisini yerine geçebileceği sanısını uyandırmıştır. Fakat bunların olamayacağı anlaşılmıştır (Mengüşoğlu 1968, 12). Bilim teorisinin görevi, ilimleri sınıf­landırmak olarak kalmıştır (Mengüşoğlu 1968, 13).

İlimlere, yöntem dikte etmenin saçma olduğu ve her ilmin kendi yöntemini iş başında geliştirebileceği düşüncesini belirtmiştir (Mengüşoğlu 1968, 16). Bilgi teorisi, özne ile nesne arasındaki bağ şeklinde tanımlanmış (Mengüşoğlu 1968, 33) ve özne ile nesnenin ne türden özelliklere sahip oldukları üzerinde durulmuştur (Mengüşoğlu 1968, 34-35). Özne- nesne ilişkisine dayanan felsefi görüşler tanıtılmıştır (Mengüşoğlu 1968, 35-40). İdrak, düşünme, anlama, izah etme gibi bilgi aktları (Mengüşoğlu 1968, 40-57), aktlar aracılığıyla elde edilen bilginin özellikleri üzerinde durmuştur (Mengüşoğlu 1968, 58-60).

A priori bilginin temellendirilmesini çeşitli yönleriyle incelemiştir (Mengüşoğlu 1968, 60-63). Bilgi aktlarının nesneye uygun gelip gelmemesi (hakikat- hata sorunu), hakikatin birliği ve mutlaklığı, immanent ve transcendent hakikat, aktlarla nesne arasındaki uygunluk sorunu, bilgide araştırma ve ilerleme sorunu da incelenen konular arasındadır (Mengüşoğlu 1968, 63- 85). Mantık disiplininde, mantığın araştırma sahasının sınırlandırılması ve düşünce ile düşünme arasındaki münasebet (Mengüşoğlu 1968, 86), mantık hakkında ortaya konulan yanlış görüşler (Mengüşoğlu 1968, 91), mantığın ilkeleri (Mengüşoğlu 1968, 94), yargının unsurları, yargıdan çıkarılan neticeler, kavramlar (Mengüşoğlu 1968, 98) türünden sorunlar incelemiştir. Ontoloji: Mengüşoğlu’na göre, bütün insan bilgisinin varolan bir şeyin bilgisi olması nedeniyle, felsefi bilgi ile bilimsel bilgiyi birbirine bağlamakta, hatta onları birleştirmektedir. Bilim ve felsefenin ortak kaynağı olan, onları birbirleriyle birleştiren bu varolan da yine özel bir araştırma sahasına tabiidir. Söz konusu saha, varlık alanı olarak kabul edilir ve orada araştırma yapan disiplinin adı ontolojidir. Ontoloji varolanı bir bütün olarak ele alırken, ilim ve felsefe varlığı çeşitli sahalara bölerek inceler (Mengüşoğlu 1968, 100). Mengüşoğlu’na göre, bütünlüğü sağlaması nedeniyle ontoloji özel bir öneme sahiptir. Yeni ontoloji, varolanı var olan olarak tetkik eden ve var olandaki determination prensiplerini varolanın nevilerini, tarzlarını araştıran bir ilimdir. Bunları incelerken, herhangi bir spekülasyona veya varlığı ispat etmeye çalışan bir teoriye, bir aksiyomlar sistemine başvurmuyor. Varolana herhangi bir kıymet struktur’ü de afetmiyor; tersine varolanın fenomenlerinden kalkıyor, desktriptiv (tasviri) ve analitik bir bilgi olarak kalıyor. Eski ontoloji, öncekinin tersine, deduktiv, spekülativ, rasyonalist, aksiyomcu bir bilgidir (Mengüşoğlu 1968, 132).

TARİHİ VARLIK ALANI

Tarihi varlık sahası, insan grupları, sosyal birlikler arasında olup biten olayların sahası olduğu gibi, bütün insan faaliyetlerinin neticesinde meydana çıkan başarılar da bu saha içinde yer alır. Bu sahaya manevi varlık sahası denmektedir (Mengüşoğlu 1968, 149). Geist tabirinin bir tercümesi olan “manevi varlık” sahasına, “tarihi varlık sahası” adı verilmekle, peşin olarak bu sahayı şimdiye kadar olduğu gibi, dar manada ve sadece belli fenomenler bakımından tetkik eden bir tarih felsefesinin yetersizliğine de işaret edilmiştir. Eski ve dar manadaki tarih felsefesinin en başta göz önünde bulundurduğu saha, siyasi, iktisadi fenomenler ve bu fenomenlerin gelişmesini sağlayan faktörler sahasıyla metodoloji problemidir. Halbuki tarihi varlık sahasının felsefesi tabiriyle, bütün insan fenomenleriyle birlikte, onun başarıları ve bu başarılar ve fenomenleri tayin eden prensipler (kategoriler) göz önünde bulundurulur (Mengüşoğlu 1968, 149).

Metafizik, felsefenin başlangıçlarından buyana özel bir saha olarak devam edegelmiştir. Fakat anlam farklılıklarına uğramıştır. Pozitivistler, kendi dar görüşleri bakımından manasız gördükleri bütün problemlere metafizik demişlerdir. Ortaçağdan Kant’a kadar gelen süreçte birkaç istisna hariç, metafizik tabiri olumlu anlamda kullanılmıştır (Mengüşoğlu 1968, 296).

Ortaçağ’da metafizik ve ontoloji aynı manada kullanılmış ve varlığın ispatıyla uğraşmıştır. Metafiziğin vazifesi, her şeyin yaratıcısı olan Tanrı’yı, ruhun ebediliğini, kozmosun varlığını, mantık yoluyla ispat etmektir (Mengüşoğlu 1968, 296). İlk defa Kant, sınırı çizilmiş, ve “saha metafiziği” adını alan bu spekülatif metafizikle mücadele etmiştir. Kant için üç “saha metafiziği” vardır: 1- Rasyonel kozmoloji, 2- Rasyonel teoloji, 3- rasyonel Psikoloji. İlki, kozmosun varlığını, ikincisi ruhun ebediliğini, üçüncüsü, Tanrı’nın varlığını ispatla meşguldür. Kant Kritik anlayışında bunları felsefe dışına atmıştır (Mengüşoğlu 1968, 297). Problemler metafiziğinin kurcusu Kant olmakla birlikte, onu felsefeye kazandıran Hartmann olmuştur. Hartmann’a göre metafizik problem, irrasyonel bir artık taşıyan problemdir. İrrasyonel tabiriyle de, Hartman,, bilinmeyen, sonuna kadar çözülemeyen, çözülmesine imkan olmayan problem kastedilir (Mengüşoğlu 1968, 298). Tamamen irrasyonel bir problem yoktur; her irrasyonel problemin rasyonel bir yanı vardır (Mengüşoğlu 1968, 299).

Disiplinlere verdiği anlamlar ve onların dayandıkları temelleri değerlendirme tarzı, Mengüşoğlu’nun nasıl bir felsefe anlayışına sahip olduğunu ortaya koymaktadır. Mengüşoğlu, felsefenin merkezine yeni ontoloji dediği Hartmann ontolojisine dayanan felsefi antropolojiyi koyma çabasındadır.

Mengüşoğlu’na göre, 20.yüzyılın son elli yılında (1920-1970 arasını kastediyor) felsefe, insana, onun varlık- yapısında ortaya çıkan problemlere, kozmostaki yerine yönelmiştir. Yüzyıllardan beri ilim ve felsefe ile uğraşan, her sahada inceden inceye araştırmalar yapan insan, kendisini unutmuş gibi gözükürken, ilk defa çağımızda kendisine, kendi problem ve fenomenlerine dönmüş, kendi kendisini özel bir felsefe dalının araştırma sahası yapmıştır. Mengüşoğlu, felsefenin bu dalına felsefi antropoloji adı verdiğini ve Batı’da bu ad altında yığınla yapılanlardan farkının, ontolojik temellere dayanmış olmasını göstermiştir. Bu nitelikte olan felsefi antropoloji, artık insanın biyolojik özelliklerinden, iç hayatından ruh ile beden arasındaki münasebetten, şuur alanlarından değil, insanın konkret varlık bütününden, bu varlık bütününde temelini bulan varlık- şartlarından, fenomenlerinden hareket edecektir (Mengüşoğlu 1971, 1). Mengüşoğlu’nun, felsefi antropolojiyi kurmak istediği temel, fenomenlerdir. Bu temelin oluşturulmasında Husserl fenomenolojisinin etkisi büyüktür. Fenomenoloji ve Nicolai Hartman adlı kitabının Giriş bölümünde Husserl’in fenomenolojik anlayışına ilişkin verilen bilgiler, felsefe anlayışını dayandırdığı zemini ortaya koymaktadır (Mengüşoğlu 1976, 2-25). Bir yanıyla Hussserl etkisinde olduğu söylenebilir.

Felsefi antropolojinin bağımsız bir disiplin olabilmesi için, insanın parçalanmaz, somut (konkret), bağımsız, otonom olması gerekmektedir. Böyle bir bilginin ortaya çıkabilmesi için, ilimden, felsefeden, dinden gelen önyargılardan kurtulmak gerekir (Mengüşoğlu 1969, 187). Felsefi antropoloji, felsefi, ilmi, dini teorilerden değil, naiv insan görüşünden kalktığı için her türlü spekülasyondan kaçınır. İnsanı parçalamadan, ontik bir birlik olarak görür. Bir etik olmadığı için de, insandaki iyi ve kötüyü değil, insanın kendisini anlamak ister (Mengüşoğlu 1969, 199). Felsefi antropoloji, insanın kozmostaki yerini, insanın çeşitli alanlardaki başarılarını, onun yapıp etmelerini, tavır takınmasını, değer duygusunu, bilgisini, tarihliliğini, hürriyetini; ideleştirme, çalışma, kendisini bir şeye verme, inanma önceden görme, önceden planlama gibi fenomenleriyle dil, din, devlet kurma gibi “varlık şartlarını” ele almaktadır (Mengüşoğlu 1969, 210). Felsefi Antropoloji’nin bir başka karakteristik yanı, felsefede alışıla gelen bir “sistem”, bir “izm” olmayışı, araştırmalara açık kapılar bırakmış olmasıdır; ancak ele alınacak “varlık şartları” bütün insan öbeklerinde bulunmalıdır. Vicdan problemi, disharmoni, antagonizm problemleri bu çeşit “varlık şartları” dır. Ontolojik temellere dayanan bu çalışmanın gayesi, insanın varlık yapısında ortaya çıkan problemleri işlemektir (Mengüşoğlu 1971, VI). Yaptığı çalışmaların insanın bütünüyle otonom bir varlık olduğunu gösterdiğini belirtmiştir. Bütünüyle otonom olmak, kendisini tabiattan koparmış, tabiat dışı, akausal bir varlık olmaktır. Otonom olması ona ağır bir yük ve sorumluluklar yüklemiştir (Mengüşoğlu 1971, VI). Ayrıca insanın biopsişik bütünlüğünü göstermek de çalışmanın hedef­leri arasında sayılmıştır (Mengüşoğlu 1971, VI). Mengüşoğlu, Felsefi Antropoloji adlı kitabında, önce antropoloji teorilerini eleştirel bir şekilde ele almış onlardaki olumsuzlukları sergilemiştir (Mengüşoğlu 1971, 8-36). Bu bağlamda, ontolojik temellere dayanan antropolojinin ne türden özelliklere sahip olması gerektiği üzerinde durulmuş ve sorun şöyle tanımlanmıştır: İnsanı özel bir varlık alanı olarak ele alır ve bu varlık alanından hareket eder. İnsanın varlık alanından da insan fenomenleri, insan başarıları, insan tabiatının varlık unsurları, insanın “şeyleri” anlaşılmalıdır (Mengüşoğlu 1971, 54). Söz konusu şeyler ya da fenomenler varlık şartları olarak tanımlanışlardır. İnsanı, bütünlüklü ve somut bir şekilde temellendirmek için, bütün insanlarda ortak olan temel fenomenleri ya da varlık şartlarını belirlemiş ve onların temellendirmesini yapmıştır. Söz konusu varlık şartları şunlardır: Bilen, yapıp- eden, kıymetlerin sesini duyan, tavır takınan, önceden gören ve önceden tayin eden, isteyen, hür hareketleri olan, tarihi olan, ideleştiren, kendisini bir şeye veren, seven, çalışan, eğiten, ve eğitilen, devlet kuran, inanan, sanat ve tekniğin yaratıcısı olan, konuşan, bio- psişik bir yapıya sahip olan bir varlık olduğunu gösteriyor (Mengüşoğlu 1971, 1). Bu unsurların her biri bütün insan öbeklerinde olduğundan varlık şartları olarak kabul etmişlerdir. Ayrıca bu unsurların her biri diğerleriyle ilişki içindedirler (Mengüşoğlu 1971, 1). Burada sıralanan varlık şartlarının her biri ayrı bölümler halinde incelenmiştir.

Mengüşoğlu, felsefeyi, felsefi antropoloji üzerinden tanımlayıp, temellendirmiştir. Felsefenin uğraştığı sorunlarını, izmlerle hesaplaşarak felsefi bir tutumla inceleyip tanıtmıştır. Yoğunlaştığı felsefi antropolojide felsefe yapmanın örneğini vermiştir. Türkiye’de felsefenin geriliğinin altını çizmiştir. Felsefenin kendi kültürel ortamında nasıl yapılacağı üzerinde durmamıştır. Bununla birlikte felsefi antropolojinin bir disiplin olarak kurup geliştirme çalışmaları, Türkiye’deki ilk örnek olarak öne çıkmaktadır.

Kaynak: TÜRKİYE’DE FELSEFENİN GELİŞİMİ I, s. 79-82, T.C. ANADOLU ÜNİVERSİTESİ YAYINI NO: 2456 AÇIKÖĞRETİM FAKÜLTESİ YAYINI NO: 1428

BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.

2005'ten beri çevrim içi felsefe yapıyoruz...