Felsefe hakkında her şey…

Plotinus’un madde anlayışı

27.10.2022
717

Plotinus’un varlık hiyerarşisi içerisinde en aşağı tabakayı madde teşkil etmektedir. Salt madde, antik Yunan düşüncesinin genelinde olduğu gibi Yeni-Platoncu düşüncede de yokluk olarak kabul edilmektedir. O mutlak yokluk ve karanlıktır. Maddenin mutlak yokluk olması onun herhangi bir niteliğe sahip olmamasından kaynaklanmaktadır. Karanlık olmasının nedeni ise Tanrı’ya uzak olmasıdır.

Tanrı’nın Plotinus tarafından bir güneşe benzetildiği hatırda tutulacak olursa maddeye atfedilen bu nitelikleri anlamak daha kolay olacaktır. Madde varlık hiyerarşisi içerisinde en aşağı tabakayı meydana getirdiği gibi Tanrı’ya en uzak olan kategoriye de tekabül etmektedir. Madde “iyi”nin tam karşıtıdır. İdealara göre biçimlenmiş olan cisimlerde “iyi” yansıyabiliyorken salt maddeye Bir’deki “iyi”den hiçbir ışın düşmez. Onun için madde Bir’in her bakımdan tam karşıtıdır (Gökberk, 2016, s. 120).

Tanrı’ya, yani varlığı bir güneş gibi aydınlatan nihai kaynağa uzak olması maddenin karanlığa gömülmesine yol açmaktadır. Bu bakımdan madde aynı zamanda kötü olarak nitelendirilmektedir. Madde Tanrı’dan en uzak şey olduğu için kötüdür. Maddi evren yani dünya Tanrı’dan pay aldığı nispette iyi ve düzenlidir. Maddeden aldığı pay nispetinde ise kötü olmaktadır (Elmalı ve Özden, 2013, s. 226). Ruh ile beden arasındaki ilişkide kötülüğü doğuran şey de maddî bir unsur olarak bedendir. Plotinus’un bir beden içerisinde olmaktan utanıyor oluşunun nedenini de bedenin maddî niteliğinde aramak gerekmektedir.

Plotinus’un maddeye yönelik tutumu Yeni-Platonculuğu “anti-materyalist” bir yaklaşım olarak tescillemiştir. Madde ve cisim arasında bir ayırım olduğu muhakkaktır. Maddeye ruhta bulunan logoi spermatikoi, akıl tohumları ya da özler, ideaların suret ya da yansımaları yüklenir. Böylece şekilsiz, formdan yoksun maddeye şekil verilir, form kazandırılır. Plotinus’a göre, duyusal ya da fenomenal dünyadaki bireysel varlıklar ruhun bu faaliyeti sonucunda ortaya çıkmaktadır (Cevizci, 2015, s. 149).

Hiç şüphesiz, madde ile cisim arasında ayırım gözetiliyor olması cisim lehine pozitif bir yorum olarak kabul edilemez. Zira Plotinus’un madde karşıtlığı nesneler dünyasının tamamına yönelmiş durumdadır. O tipik bir Platoncu olarak görünüş ve gerçeklik arasında bir ayırım yapmaktadır. İçinde yasadığımız evren görünüşler evrenidir. görünüşler evreni asıl gerçekliğin, ideaların birer yansıması ve kopyası durumundadır. Bununla beraber, görünüşler evrenini hâsıl eden ve kendi orijinal özelliklerini ona benimseten şey bizzat ruhtur. Bu nedenle görünür evrendeki her şey sayılara ve idealara göre tertip edilmiştir ve eşyanın doğası olan yaratıcı idealar tarafından oluşturulmuştur (Zeller, 2008, s. 390).

Görünüş daima değişir. Bu nedenledir ki Yeni-Platoncular açısından görünüşün kendinde herhangi bir değeri yoktur. Onun değeri ancak ve ancak kendisini örgütleyen ruhun parıltısını yansıttığı kadardır. Ona atfedilecek güzellik için göz önünde bulundurulması gereken ölçüt de budur.

Yeni-Platonculuğun Hıristiyanlığa karsı sert eleştiriler yönelttiğine ve bu iki sistem arasındaki doktriner farkların en azından düiünsel çatışmalara yol açtığına daha önce temas edilmişti. Böyle olmakla birlikte, söz konusu iki sistem arasında ortak bazı noktalar bulunduğuna işaret etmekte de fayda vardır.

Tıpkı Yeni-Platoncular gibi Hıristiyanlar da madde karşıtı bir yaklaşımı benimsemişlerdir. Zaman içerisinde bu yaklaşımın çeşitli biçimlerde değiştiği ortada ise de ilk ortaya çıktığı dönemlerde Hıristiyanlık daha ziyade bir “züht hareketi” nitel iğine sahiptir. Başka bir deyişle, ilk Hıristiyanlar dünya yasamı ile aralarına mümkün olduğunca büyük bir mesafe koyma çabasında olmuşlardır. Onlar daha ziyade ruhsal bir arınma ve aşağıda temas edileceği üzere kurtuluşa erme özlemi içerisindedirler. Özellikle Katolik inancında bedene atfedilen negatif imajın kökleri dünyaya, dolayısıyla maddeye yönelik çekincenin yansımalarını taşımaktadır. Hiç şüphesiz ilk Hıristiyanların böylesi bir tutum takınmasına yol açan toplumsal bazı şartların mevcudiyeti inkâr edilemez. Örneğin takibe uğrayan, baskı altına alınan, işkenceye uğrayan Hıristiyanların kendi mevcudiyetlerini korumak için yer altına çekilmeleri, onların dünya ile olan ilişkilerini negatif bir zeminde kurmalarına yol açmış olabilir. Fakat bunun salt sosyolojik bir tutum olmanın ötesinde itikadî bir arka plana sahip olduğunu düşünmemizi gerektirecek veriler mevcuttur. Nitekim Katolik mezhebine mensup Hıristiyanlar dünyaya karşı bugün dahi benzer çekinceleri sergilemektedirler.

Söz konusu çekincenin izlerini tasıyan, birbiriyle bağlantılı iki temel Hıristiyan öğretisi mevcuttur. Bunlar “düşüş” ve “kurtuluş” öğretileridir. Yeni-Platonculuğun da kendi sistematiği içerisinde geliştirdiği düşüş ve kurtuluş öğretileri vardır. Hıristiyan ve Yeni-Platoncu formları dâhilindeki düşüş ve kurtuluş öğretilerinin birbiriyle rekabet içerisinde olduğunu söylemek mümkün gözükmektedir. Hıristiyanların düşüş öğretisine göre, Hz. Adem ve Hz. Havva Tanrı tarafından yaratıldıktan sonra cennete yerleştirilmiş ve kendilerinden belirli bir ağacın meyvesini yememeleri istenmiştir. Buna karşın Hz. Adem ve Hz. Havva yasak ağacın meyvesini yemiş ve ilk günahı islemişlerdir. Tanrı bu günah karşısında Hz. Adem ve Hz. Havva’yı cennetten kovmuştur. Bu inancın, en azından buraya kadar olan haliyle, diğer monoteist dinler (Musevilik ve İslam) tarafından da benimsendiğini belirtmek gerekir. Ne var ki Hıristiyanlık Hz. Adem ve Hz. Havva’nın hem Tanrı’nın gözünden hem de cennetten düşüş kıssasına önemli bir akide ilave etmektedir: aslî günah. Bu akideyi ilk defa dillendiren kişi Aziz Augustinus’tur. İlk Hıristiyan filozoflardan olan Aziz Augustinus bütün insanların günahkâr bir şekilde doğduklarını iddia etmektedir. Bunun nedeni ise insanların atası olan Hz. Adem ve Hz. Havva’nın islediği ilk günahtır. Üstelik insanlar bu günahtan kendi çabaları ile kurtulamazlar. Asli günahtan kurtulmanın tek yolu ilahi bir inayettir (gratia). Augustinus’un inayet fikri düşüş ve kurtuluş teorilerini birbirine bağlayan noktadır. Hıristiyanların inancına göre, Tanrı, kendi oğlu olan İsa’yı dünyaya göndermiş, onu bütün insanların kurtuluşunu mümkün kılmak üzere feda etmiştir. Simdi insanlara düşen belirli sakramentler vasıtasıyla Isa ile birleşmek ve kurtuluşu kuvveden fiile çıkarmaktır. Başlıca sakramentler arasına İsa’nın kanı ve eti ile özdeşleştirilen şarap ve ekmek ayinini gerçekleştirmek yer almaktadır. İçilen şarap ve yenilen ekmek insanların Isa ile birleşmelerini ve böylece kurtuluşa ermelerini mümkün kılmaktadır.

Yeni-Platonculuğun ortaya attığı düşüş ve kurtuluş teorileri ise daha genel bir çerçeveye sahiptir. düşüş ve kurtuluş daha ziyade reenkarnasyon vakıası eşliğinde ele alınmış görünmektedir. Evren ruhunun bir parçası olan ruhun bir bedene girmesi, Yeni-Platonculuğa göre, aslında bir cezalandırmadır. Ruh bedene girerek aslında düşmektedir. Ancak sudurun bir tabakası olan maddi evrenin oluşabilmesi için de bireysel ruhların maddi evrene “düşmesi” de zorunludur. Süreci ruh açısından çileli bir niteliğe büründüren, bu düşüşün uzun soluklu olmasıdır, zira ruh her ölümü müteakip yeni bir beden dâhilinde dünyaya dönmektedir. Bundan kurtulabilmesi mümkündür. Başka bir deyişle, Yeni-Platonculuk kötümser bir bakışla yalnızca düşüşten bahsetmez. O aynı zamanda bir kurtuluş öğretisini içerir. Hatta, Yeni-Platonculuğun bireysel kurtuluş özlemine verilmiş yarı dinsel, yarı entelektüel bir cevap olduğu dahi iddia edilebilir (Copleston, 1993, s. 472). Yeni-Platoncu teoride kurtuluş ancak ruhun kendisini arındırması (katharsis) ve Tanrı ile birleşmesi neticesinde olanaklıdır.

Dikkat edilmesi gereken husus, birbiriyle mücadele halindeki iki sistem olarak Hıristiyanlık ve Yeni-Platonculuğun düşüş ve kurtuluş teorilerine sahip olmalarıdır. Her iki sistem açısından da insanın “düşmesine” neden olan şey maddi bir unsur olarak bedendir. Gerek Hıristiyanlık gerekse Yeni-Platonculuk açısından beden, yani madde insanı aşağıya çekmekte, onu düşürmektedir. Bu iki sistem arasındaki ilişkide hangisinin baskın olduğu mevzuu ayrı bir tartışma konusudur. Bununla birlikte, Hıristiyanlığın yer yer paganist unsurlar içerdiği göz önünde bulundurulacak olursa Yeni-Platoncu düşüncenin baskın karaktere sahip olduğu sonucu çıkarsanabilir. Yeni- Platoncu düşünce paganist niteliğinden hiçbir zaman taviz vermemiştir. Antik pagan felsefenin son nefesi, adeta son çırpınışı olan Yeni-Platonculuk Aziz Augustinus ile birlikte Hıristiyan felsefesinin ilk basamağı halini almıştır (Copleston, 1993, s. 506). Bu açıdan bakıldığında, iki sistem arasında bir etkileşimde baskın rolün büyük oranda Yeni- Platoncu gelenekte olduğu söylenebilir.

Kaynak: İLKÇAĞ FELSEFESİ, s. 199-201, T.C. ANADOLU ÜNİVERSİTESİ YAYINI NO: 3550, AÇIKÖĞRETİM FAKÜLTESİ YAYINI NO: 2384

BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.

2005'ten beri çevrim içi felsefe yapıyoruz...