Felsefe hakkında her şey…

Rasyonalite ve anlam teorisi

11.10.2022
547

Habermas, ilk dönem eserlerinde de rasyonalite, söylem ve anlam konularına daha çok sosyal teori bağlamında özellikle Hegel-Marx ikilisinden beslenerek bir bütünlük olarak toplum kavramından hareketle değinmekte ve daha sonra metodolojik düzeyde Noam Chomsky’nin linguistik yeterlilik ve John Searle’ün konuşma edimleri teorisinden beslenerek rasyonalite ve Eleştirel Teorinin telosunun normatif bir temellendirilmesi formunda, bu kavramları “karşılıklı anlama, karşılıklı anlaşma, bir anlaşmaya varma” olarak yeniden formüle etmektedir. Bu formülasyonun esası, pratik söyleme edimlerinin, doğrudan dilsel sentaks ve semantiğe indirgenemeyecek pratik imâlarının sosyal etkileşimlerin dilsel dolayımlanmış eylem pratiklerini oluşturduğudur. Bu yeni yönelim, bir iletişimsel eylem teorisi bağlamında dil, rasyonalite, söylem kavramlarının yeniden işlevsel kılınmasını ve anlamlandırılmasını içermektedir.

Bir anlamaya varma, birbirini anlama, anlayış ortaklığı, hermenötik ve dil felsefesi aracılığıyla geliştirilir. Heideggerci bir yorumsama anlamsallığı, Wittgenstein’in dil oyunlarının pratik işlevselliğiyle birleşir. Buna rağmen, “dünya” aşkın bir öznenin anlamın önceliğine yatırım yapmasına izin vermeyen bir pratikler kümesi sunar. Güç ilişkileri, anlamın bir kere ve bütün zamanlar için verili olmasını garanti eden geleneksel anlam yorumunu tahrif eder. İletişimsel eylemin rasyonalitesini sağlayan, öznelerin bu dünyayla mücadele ve etkileşim içerisinde oluşan deneyimlerinden türeyen bir ögedir. Bu hem dünyadan hem de dünyadaki diğer öznelerden öğrenmeyi ihtiva eder. Bir dili kullanmakla edinilen kazanım, deneyimle ampirik karakterinden uzaklaşarak daha normatif bir boyut kazanır. Dünyanın ve ötekinin sınırlarına uyan ve o sınırlar içerisinde işlevselleşen bir boyuttur bu. Habermas’ın toplumsal hatta bireysel evrim anlatısında çok önemli bir kavram olan “öğrenme süreçleri” bu noktada anlam kazanır. Bir iletişim veya etkileşim sürecinde ortaya çıkan oydaşmanın dilsel ve pratik boyutu öznelerin hayat-alanlarında önceden garanti edilmeyen yeni durumlar ortaya çıkarır. Geleneğin ve statükonun sunduğu kültürel garantinin sorgulanabildiği modern bilinçlilik durumları, toplumların ve bireylerin tarihsel evriminin önemli halkalarını oluşturur. Bir ailenin, bir kabilenin üyesi olmakla yurttaş olmak arasındaki farklılıklar, bireyin öğrenme sürecini hızlandırıp derinlik katar söz gelimi.

Anlama ilişkin üç teori, kastedileni öne çıkaran, “niyete bağlı anlam”, söyleneni öne çıkaran, “varsayımsal anlam” ve bir eylemsellik içerisindeki söyleyişsel anlamı vurgular. Habermas, linguistik bir ifadenin anlamıyla, bu anlamda neyin kastedildiği, nasıl kullanıldığı ve gerçekte ne söylendiğinin üç boyutlu bir ilişkisi olduğunu söyleyerek bu üç boyuta uygun “geçerlilik iddialarının” sergilendiğini belirtir. Bu geçerlilik iddiaları, kastedilende samimiyet ve ciddiyetle, kişiler arasılıkta “uygunluk” ya da “açıklık”la, olayların içerisinde, “doğru olmak”la dile gelir. Özneler arasılık taşır ve her zaman eleştirilebilirler. Bir anlam teorisi, lingüistik ifadelerin anlaşılmasının şartlarını açığa çıkarmaya çalışır ancak dilin iletişimsel kullanımının ilk amacı, öznelerin kendi hayat-alanlarının ufku içerisinde karşılaştıkları durumlar hakkında bir anlama çabasını, anlayışını gözetmelidir. Bu durumda, konuşan ve dinleyen iletişimde ortaya konulan geçerlilik iddiaları hakkında ortak bir kanaate sahip olmak durumundadır. Rasyonel olarak kabul edilebilir söyleyişlerin (sözce) dile getirilmesini mümkün kılan, sonuçlarının kabul edilebilirliğine ilişkin beklentidir. Dile getirildiklerinde, vadedilen sonucun herhangi bir istenmedik sürprize kapalı olmasıdır.

Habermas, rasyonalite ve bir anlaşmaya varma arasındaki ilişkiyi, üç çeşit rasyonaliteden biri olarak “iletişimsel rasyonalite” kavramıyla kurar. Önermelerin epistemik rasyonalitesi, eylemlerin teleolojik rasyonalitesi ve iyi bir hayat anlayışının moral rasyonalitesi. Habermas tıpkı Weber gibi, rasyonalitenin hâlihazırdaki ussal araçlarla ilgili olduğunu düşünmektedir. Bu bakımdan iletişimsel rasyonalite bu rasyonalite türlerinin birbirleriyle mümkün eklemlenmelerini kurar. Bir konuşma ediminin başlaması, bu konuşma ediminde dile gelen talep, talebin rasyonelliğinin kurulmasında açık ya da örtük geçerlilik iddiaları, rasyonel olarak motive bir anlayış beklentisini yansıtır. Toplumsallaşmış bireylerin epistemik rasyonalitesi, eylemsel sınırları ve iyi hayat anlayışlarındaki farklılık, bunların kendilerinde değil, ötekilerine (mümkün ve muhtemel muhataplara) açık kılınmasıyla hem kendi üzerinde bir düşünümü zorunlu kılacaktır hem de eğer bir anlaşmaya varılacaksa bu farklılığın iletişimsel eylem içerisinde rasyonel önermeler eşliğinde ve verili bir garantiyi değil, edim sonucu oluşacak bir garantiyi amaçlayacak ancak performansı yerindelikle takas etmeyecektir. Öznenin ve ediminin aşkınlığının giderilmesi, hayat-alanlarının taşıdığı kendiliğindenlik söylemiyle örülü geleneklerin rasyonel eleştirisine katkıda bulunacaktır.

İletişimsel eylemin aktörleri verili bağlamları aşmaya muktedir pragmatik varsayımlardan işe başlayacaklardır: 1. Bir iletişimsel eyleme katılanlar, öteki katılımcıların rasyonel ve sorumluluk sahibi olduğunu kabul edeceklerdir. 2. Ortak bir dil kullandıklarını ve bu dilin ifadelerini özdeş bir biçimde kullanabildiklerini varsayacaklardır. 3. Herhangi bir tasvirden bağımsız olarak paylaşılan bir nesnel olaylar örgüsünün mevcudiyetini varsayacaklardır. 4. Yönlenimlerini bağlam-aşıcı geçerlilik iddialarından alacaklardır. 5. Yalın önerme ve geçerlilik iddialarının söylem içerisinde doğrulanacağını bileceklerdir.

Habermas söylem ve eylem arasında bir ayrım yapar. Eylem düzeyi öğrenme süreçlerine yol açan beklentiler, hayal kırıklıkları ve yorumlarla belirlenir. Buna karşılık söylem düzeyinde, eylemin ve eylemin sonuçlarının yol açtığı olumsuzlukları ve sınırları ortadan kaldıracak bir düşünme gerçekleşir. Söylem, haklılaştırılabilir bir oydaşımın (konsensüs) gerçekleşeceği yerdir. Çünkü, haklılaştırılabilirliğin ideal şartları söylemin, a) kamusallığı ve kapsayıcılığı, b) eşit katılıma dayanması, c) göz boyamayı ve kandırmayı dışarıda bırakması, d) dışsal ve içsel sınırlamalara karşı bağışıklık kazanması aracılığıyla kurumsallaşmasına katkıda bulunur.

Kaynak: Çağdaş Felsefe II, s. 199-200, T.C. ANADOLU ÜNİVERSİTESİ YAYINI NO: 4175, AÇIKÖĞRETİM FAKÜLTESİ YAYINI NO: 2955

BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.

2005'ten beri çevrim içi felsefe yapıyoruz...