Felsefe.Gen.TR

Monoteizm (Tek Tanrıcılık) Nedir?

Monoteizm (Tek Tanrıcılık) Nedir?

Monoteizm, yalnızca tek bir Tanrı’nın var olduğunu savunan görüştür. Monoteizm, insanın, doğada ve toplumda, ilk veya değişmez sebebi araştırmasına yol açan tarihsel şartların etkisiyle her şeye gücü yeten bir tek tanrı düşüncesine varmasıdır. Ayrıca evreni, doğayı ve toplumu yaratıp yöneten, her şeye gücü yeten tek bir tanrı bulunduğuna inanmaya ve ona tapınmaya da monoteizm adı verilmektedir.

Tanrı’nın dünyadan ayrı ve tek olduğuna inanmaktır Monoteizm. Tek anlamına gelen monos ve Tanrı anlamına gelen theos deyimlerinden türetilmiş bir kavramdır Monoteizm. Bu inancı taşıyan din ve öğretiler tek tanrıcı‘dır. Köleci üretim düzenine özgü köle-efendi ilişkisinin, tanrılık hiyerarşide fantastik yansımasıdır. Çalışan ve ezilen halk yığınları kullar (köleler), efendilerin efendisi despot kral da tanrı’dır.

Köleci ideoloji eski Babil, Mısır, Hint, Urartu, İran’dan antikçağ köleci devletlerine kadar efendilerin güçlerini tanrıdan aldıkları inancını yaymıştır. Çalışanlar itaat etmeli ve boyun eğmelidirler, yoksa tanrı kendilerini hem bu dünyada hem de ölümden sonra cezalandırır. Boyun eğmeyenlerin tanrısal cezası olarak cehennem ve boyun eğip acı çekenlerin tanrısal ödünü olarak cennet kavranılan da böylelikle doğmuştur. Köleci üretim düzeni, çalışan yığınları baskıda tutmak için bir devlet örgütünü ve bu örgütün başına da köle sahiplerinin temsilcisi olarak bir despot-kral’ın getirilmesini gerektirmiştir.

Semavi dinler olarak kabul edilen inançlar, monoteisttir.

Semavi dinler olarak kabul edilen inançlar, monoteisttir.

Çoktanrıcılığın tanrıları da böylelikle tektanrı olmuştur. Bu aşamaya ulaşmak için başka tanrıların da varlığını kabul ederek tek tanrıya tapma evresinden geçilmiştir. Tektanrıcı üç büyük dinin kaynağı olan Yahudilik, bu evrenin en belli örneklerinden biridir. Yahudiliğin tektanrısı Yahova (İbr. odur anlamındadır), sayısız elohim (Ruhlar) arasında bir eloah (Ruh, Allah)’tır.

Bizzat parmaklarıyla yazıp Musa’ya verdiği onbuyruk’un birincisinde de bunu açıkça söyler: “Başka ruhlara tapmayıp sadece bana tapacaksın”. Yahudilikten doğmuş olan Hıristiyanlık da ünlü üçleme’siyle (Babaoğulkutsal ruh) monolatrinin izlerini taşır. Bu anlamda tektanrıcılık, sadece Müslümanlıkta gerçekleşmiştir denilebilir. Din tarihçilerinden Lods “monolatri, çoktanrıcılığın özel bir biçimidir”, Bouche-Leclerck “öteden beri tektanrıcılık diye adlandırılan, hiyerarşiye bağlanmış çoktanrıcılıktan başka bir şey değildir” der.

Köleci üretim düzeninin ilk evrelerinde, komşu ulusların tanrılarını da kabul etmek zorunluluğu vardı; monolatrinin kaynağı bu zorunluluktur. Onlarla ilişkiyi kesip kendi tanrısını tek bırakma olanağı zamanla gerçekleşmiştir. Özellikle İsrailoğullarının kendilerini Mısır köleliğinden kurtarıp uluslaştırabilecek tümüyle kendilerine özgü bir tanrıya büyük gereksinimleri vardı, sayısız elohim’ler arasından bir eloah seçmeleri gerekiyordu, Yahova (Bu sözcük şuradan geliyor: Musa, Horeb dağında karşılaştığı çalılık ruhuna adını soruyor, o da “ben, ben’imdir” karşılığını veriyor, böylelikle tanrının adı odur oluyor) böylelikle meydana gelmiştir.

Monoteizmin (Tek Tanrıcılık) Tarihsel Gelişimi

Tarihsel olarak konuşulduğunda monoteizm yani, açıkça diğer bütün tanrıları dışlayarak yalnızca Tek Tanrıyı kabul eden bir inanç her zaman çok tanrıcılık (politeizm) bağlamında vuku bulduğu için, zaman bakımından çok tanrıcılıktan daha sonra ortaya çıkan bir olgudur.

Mevcut tarihsel verilerin sonuç çıkarmamıza izin verdiği ölçüde, Mısır kralı Ikhnaton’un tek tanrıcı güneş ibadeti, katı ve açık monoteizmin (M.Ö. 14. yüzyılın ortası) ilk tarihsel ifadesi olarak kabul edilebilir. Ancak, kralın ölümüyle ortadan kalktığı için, bu ilk monoteizmin varlığını uzun süre devam ettiremediğine işaret etmemiz gerekir.

Güneş tanrısı Aten’in şerefine söylenen ilahilerde, diğer bütün tanrıların ve onlara özgü dinî tören şekillerinin ret ve terk edilmesi çarpıcıdır. Aten dünyanın ve dünyadaki hayatın yaratıcısı ve düzenleyicisi olan Tek Tanrı’dır; gerçekten de o, bütün canlıların yaşadıkları Hayat’tır. Yeryüzündeki bütün yaşam, Güneş’in hayatı, ışığı ve sıcaklığından ortaya çıkar ve var olur; anne karnındaki çocuğu o yaratır ve büyümesinin sebebi odur.

“Sen uzaktasın (göklerde) ve ancak ışıkların yeryüzünde faaldir”. Sen yine batıya dinlenmeye gittin ve dünya ölümün karanlığı gibi karanlık içinde kaldı; Sen doğdun ve insanlar uyandı: Sen onlara hayat verdin”.

Ayrıca Aten, yalnızca Mısırlıların değil, fakat bütün insanların Tanrısı olarak kabul edilir:

“Onların dilleri, görünüşleri ve derilerinin renkleri farklıdır; onların hepsini Sen farklı farklı yarattın”.

“Sen, benim kalbimdesin; (tabii ki) bana hikmeti veren ve planlar yapan ve (onların gerçekleşmesini sağlayan) güç sensin”.

Ikhnaton ne bir peygamber ne de dini bir dehadır. Bu durum, onun monoteizminin niçin asla popüler bir hale gelememiş olduğunu açıklar. Ancak, bu tür bir monoteizmin açıkça ve planlı bir şekilde politeizmin bir reddi olduğunu görmek önemlidir. Aten’in Güneş tanrısı olarak, güneşi de içeren her şeyin yaratıcısı olması sebebiyle güneşin fiziki gerçekliğiyle özdeşleştirilmemesi de, dikkate değer bir ayırımdır

İsrail dininde, açık ve katı monoteizm, yalnızca politeistik bir çevrede ileri sürüldü ve inanıldı. Yahveh kendisini doğrudan doğruya, yanında diğerlerinin daha başlangıçta önemsizleştiği ve yok olduğu, karşılaştırılamaz bir Tanrı olarak ifşa eder. Kızıl deniz ilahisinde şöyle okuruz:

Var mı senin gibisi ilahlar arasında, ya Rab? Senin gibi kutsallıkta görkemli, heybetiyle övgüye değer, Harikalar yaratan var mı?

Yahve’nin bütün dünyanın tek Tanrısı olduğu kesin kanaatine sahip olan İsrailliler, kendi tek tanrıcı (monoteistik) inançlarını şu terimlerle ifade etmişlerdir:

Ey Egemen Rab, büyüklüğünü ve güçlü elini bana göstermeye başladın. Gökte ve yerde senin yaptığın yüce işleri yapabilecek başka tanrı yok!

“Tanrımız Rab her çağırdığımızda bize yakın olur. Tanrısı kendisine böylesine yakın olan başka bir büyük ulus var mı?”

Yetro’nun “şimdi, Yahve’nin bütün tanrılardan büyük olduğunu biliyorum” ifadesi, Eski Ahit’teki aşikâr tek tanrıcılığı gösteren birçok ifadeden yalnızca biridir. “En Yüce Tanrı” ifadesi, Kitab-ı Mukaddes’te sıkça yer alır ve Semitik dünyada monarşik olarak düzenlenen politeist yapıda, Tek Tanrı’ya gönderme yapmak için kullanılır. Aynı şey, şu ifade için de geçerlidir: “tanrıların Tanrısı, Yahve”.

Bu bağlamda, özellikle İsrail monoteizminin gelişimini açıklamaya yönelik bir teşebbüste, hissi monoteizm tipiyle rasyonel ve felsefi monoteizm tipi arasında bir ayırım yapabiliriz. Hissi monoteizm, merkezde yer alan, ibadet edenin dua ettiği, kurban sunduğu ve yöneldiği tanrının, fiili olarak (de facto) tek tanrı gibi kabul edilmesi anlamını ifade eder. Bu monoteizm tipi, Musa ve atalar döneminin [Hz. İbrahim öncesi dönemin] (çev.) ayırt edici özelliğidir. Nebevî monoteizm olarak adlandırılan ise, yeni bir şey olmayıp, İsrail’de geleneksel tanrı tasavvurunda güçlü bir unsur olarak var olan inhisarcı tutumun bir gelişmesi olarak kabul edilebilir. İyi temellendirilmiş felsefi monoteizm, nebevi tecrübe ve düşünce alanı içinde yer almaz. Nebevi monoteizm, peygamberlerin Tanrı Yahve ile hissi tecrübelerinin sonucunda meydana gelmiştir.

Zerdüştlük, Ahura Mazda tarafından temsil edilen iyilik prensibi ve Ehrimen tarafından temsil edilen kötülük prensibi arasındaki bir ikicilikle (düalizm) karakterize edilir. Gatalar’da Ahura Mazda’nın Ehrimen üzerindeki üstünlüğü açık olmakla birlikte, sonraki metinlerde bu iki prensip eşitlenir. İnsan bu ikisi arasında tercih yapmak zorundadır; iyi-kötü arasındaki çatışma ise, insan hayatının sonuna kadar devam edecektir. Ancak bu ikiciliğin, Zerdüştlüğün açık monoteizmini kabule engel olamaması gerekir. Zerdüşt için, adı Ahura Mazda olan Tek Tanrı vardır ve kötülük prensibi olan Ehrimen, bir tanrı değil, yalnızca Tanrı’nın tam olarak yadsınmasıdır. İranlıların geleneksel dinlerinin çok tanrıcı ortamında Zerdüşt, tek Tanrı’ya, “Bilge Rab” Ahura Mazda’ya inanmayı ve ibadet etmeyi öğretmiştir.

İslam’da, katı monoteizm öğretisi, hem Kur’an’ın oluşum döneminde hem de daha sonra çok açık bir şekilde görünür. Ancak bu monoteizm, yalnızca İslam öncesi Arap politeizmi arka planı kabul edildiğinde anlamlı bir hale gelir. Kur’an’da birçok ayet, Allah’ı Tek Yüce Tanrı olarak kabul eder ve diğer bütün tanrılardan ayrı olarak O’na özel bir yer verir. İslam öncesi insanların Uzza, Menât ya da Menâh gibi hususi tanrılar kabul ettikleri kesindir. Onlar, sıradan vesilelerle, Allah’tan daha çok bu tanrılara yönelirlerdi; takdimeler Allah’tan daha çok bunlara sunulurdu ve Kur’an’a göre Allah aldatılırdı. Ancak olağanüstü durumlarda Allah’a yönelirlerdi. Doğal olarak Muhammed kendisini hakiki monoteizmi tebliğ eden bir reformcu olarak görmekteydi. Kendi doktrinini İslami inancın esası olarak şu şekilde formüle etti: “Allah’tan başka ilah yoktur”. Bu, Muhammed ve Mekkeliler için, tapındıkları bütün tanrılar içinde, yalnızca Allah’ın hakiki Tanrı olduğu anlamına gelmekteydi.

Hinduizm’de şahsiyeti olan bir Tanrı fikri, yavaşça gelişecekti. Başlangıçta, Vedalar döneminde, yaygın bir politeizm hâkimdi. Bununla birlikte, açıkça henoteistik olan bir olgu ortaya çıktı. Tek tek tanrılara en yüksek ya da yüce olarak sık sık dua edilmesi, Max Müller’in bu anlayışı, tercihen en yüce olarak kabul edilen bireysel tanrılara inancı ifade eden “henoteizm” ya da “kenoteizm” diye isimlendirmesine yol açtı. Henoteizm teorisinin Veda dinine uygulanmasının geçerliliği her ne olursa olsun, gerçekte yapıldığı gibi, tenkit ilmi, belli bir zamanda bir tanrıya yüce/üstün olarak hitap etmenin, ilk Aryanlar tarafından kendi seçtikleri tanrılara çokça yaptıkları övgünün abartılmış bir şekli olabileceğini savundu. Bu uygulama, Vedalar dönemi insanlarının bir tanrıyı diğeriyle ve en sonunda da bütün tanrılarla özdeşleştirmelerine sebep oldu. “Tek, hakîm olan, pek çok isimle adlandırılır; onlar onu Agni, Yama, Matarisvan” diye isimlendirirler.

Upanişadlar’da Brahman, hem ezeli Varlıktır hem de, bütün olgusal evrenin kaynağıdır. İnsanın özü içindeki, en derin bendir. Özellikle, tarih olarak daha eski Upanişadlar’da insanın en derin beni, bütün evrende ikamet eden ve onu kontrol eden değişmez Mutlakla özdeşleştirilir.428 Düalist olmayan bu eğilim, Upanişadlar’ın yinelenen temel konusu olarak anlaşılmakla birlikte, şahsiyeti ifade eden terimlerde, evrenden ve insanın beninden ayrı Yüce Varlık düşüncesine/anlayışına yönelik bir eğilim de vardır. Her şeyin kaynağı olan besleyici, evrende ve insan beninde ikamet eden şey olarak Tanrı fikri, evrenden ve insan beninden ayrı bir şey olarak yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlıyordu. Svetaşvatara Upanişad’da kişisel bir Tanrı figürü, Rudra-Şiva açık bir şekilde ortaya çıkar. Tanrı, Rudra-Şiva, zaman ve benle donatılmış bütün sebepleri idare eden “Bir’dir”. Tanrı, adaleti seven, kötülükten nefret eden ve olumlu niteliklere ve ayrı bir şahsiyete sahip, aşkın olduğu kadar içkin, evrenin Rabbi ve Yaratıcısı olarak kabul edilir. O, başlangıç ve sondur, her şey O’ndan çıkar ve O’na döner.

Bhagavadgita, Hindistan’a özgü teizmin zirvesini teşkil eder. Tanrı, evrenin yaratıcısı, besleyicisi ve yok edicisidir; O’nun başlangıcı, ortası ve sonudur; içkin olduğu kadar en yüce Şahsiyet olarak aşkındır da; her şeyin özü ve bu her şeyin kendisinden kaynaklandığı tohum olarak insanların kalplerinde ikamet eder. Tabiatın (gunas) unsurlarından söz ederken Krişna, “bil ki, bunlar bendendir; ben onlarda değilim, ancak onlar bendedir” der. Aynı şekilde, “bütün varlıklar Ben’de var olurlar; ama ben onların içinde değilimdir. İşte benim sınırsız gücüm (yoga). O, ki varlıkların etkin sebebi olan ve tüm varlıkları destekleyen, ama onlarda bulanmayan Özbenimdi.”

Derleyen: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf “Felsefeye Giriş” ve 3. Sınıf “Çağdaş Felsefe Tarihi” Dersi Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.

2005'ten beri...