Küreselleşme Kuramı

felsefe Nedir

Küreselleşme, öncelikle insanlar arasındaki modern etkileşimin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. İletişim, enformasyon ve ulaşım gibi etkileşim ağlarının yarattığı mekânsal genişleme, geleneksel tüm sınırların önemini zayıflatmıştır.

Bu bağlamda başta coğrafi olmak üzere bireyi ve toplumu dış dünyadan yalıtan sınırlar, hayatın ve insani gerçekliğin anlam dünyasını tersyüz edecek şekilde aşınmaya başlamıştır. Anlam ve değer kaybına maruz kalan bu sınırlar, hem maddi hem de manevi boyutlarda gerçekleşmektedir.

Öyle ki artık küreselleşme içinde yaşadığımız dünyanın sıradanlaştırdığı bir dizi sınır tanımaz genişlemeyi, bireysel ve toplumsal düzeyde yaşadığımız farklılaşmaları, karşılıklı bağımlılıkları, kültürel gidiş gelişleri, kendimize ve toplumumuza ilişkin yeni icatları, kısaca geçmişte bir karşılığını bulamadığımız yeni bir dünya algısını ifade etmektedir.

Küreselleşme kuramı, küre metaforu kullanılarak dünyanın küreselleştiğinin ifade edilebileceğini vurgulayan bir sosyal bilim teorisidir. Böylece teori, küresel düzeyde gerçekleştirilen ve dünyayı bir ortak mekân olarak kodlayan, bunun için de siyasal, ekonomik ve kültürel bağlamları kuşatma arzusu içinde olan hegamonik bir söylemi ifade etmektedir. Küreselleşmenin mekân algılarını genişletmesi büyük ölçüde iletişim alanlarının zenginleşmesine bağlıdır. Bu durum her tür insani boyutun söz konusu etkileşime açılmasını beraberinde getirir.

Küreselleşme, dünya ölçeğinde, her düzeydeki insanı derinden ilgilendiren ölçü tanımaz etkileşimleri, dönüşüm ve farklılaşmaları ifade ederek gündelik gerçekliğin temel bileşenlerini, kendisini üreten ve besleyen taşıyıcı aracılara dönüştürür. Küreselleşmenin bu özelliği ontolojik düzeyde birey ve toplumun güvenliğini altüst ederken, epistemolojik düzeyde de bilişsel referans dizgelerini hasara uğratır. Teknolojik atakların yoğunlaştığı ve iletişim ağlarının karmaşıklaştığı bir dünyada küreselleşme, herkesin birbirini artık daha fazla umursamak zorunda olduğu bir gerçekliğe dönüşmüştür.

Küreselliğin anlam ve değer dünyasına dikkat kesilmeyen bir talep, daha baştan kendini varoluşsal bir düzeyde tanımlamaktan mahrum kalacaktır. Nihayet bu girift düzenek, dünyayı herkesin birbirinden haberdar olmaya mecbur olduğu küresel bir köye dönüştürmektedir. Kısacası küreselleşme sayesinde dünyayı hesaba katmadan bir şey yapmak neredeyse bütünüyle imkânsız hâle gelmektedir.

Toplumsal yapıların birim düzeylerinden başlamak üzere hemen her aşamada etkisini gösteren küreselleşmenin ortaya çıkardığı sonuçlar, başlı başına etkileyici, bu bağlamda da parçalayıcı, dağıtıcı ve yakıcı özellikler taşımaktadır. Bu özellikleri, onun çok kere bir negatif niyetler ve buna dayalı süreçler toplamı olarak tanımlanmasına yol açmaktadır.

Küreselleşme gerçekte Batılı bir dünya tasarımının kendi geleneği içinden yürüttüğü amaçları ve buna bağlı bir şekilde ulaştığı menzilleri yansıtır. Modern Batı toplumu bu hedeflere elindeki malzemeyi kullanarak ulaşmışsa da söz konusu malzemeye çok az sadık kalabilmiştir. Bir anlamda küreselleşme, Batı’nın kendi kök paradigmasından hareketle gerçekleştirdiği ilerleme fikriyatını ifade etmektedir. Gerçi tarihsel bir kök arayışı içinde Rönesans ve Aydınlanma dönemlerine kadar gitmek mümkündür, ancak küreselleşme, asıl niteliklerine geçtiğimiz yüzyılın düşünsel ve teknik dünyasında sahip olabilmiş ve kendisini ancak yeni bir prensibe bağlayabilmiştir.

Bugün, küreselleşme Post-Fordizm, Bilgi Toplumu, Üçüncü Dalga, Sanayi Sonrası Toplum, Yeni Zamanlar ve Örgütlü Kapitalizmin Sonu ya da Avrupa Birliği, Tarihin Sonu, Yeni Dünya Düzeni, Büyük Orta Doğu Projesi, ve Medeniyetler Çatışması gibi kimi anahtar kavramlar aracılığıyla ancak anlaşılabilir. Bu kavramlar, küreselleşmenin zamanla olgunlaşmasını sağlayan geçici ve aracı bir kavramsal setin parçaları olarak dikkat çekmektedirler. Dünyaya çekidüzen verme ve onu yeni bir tasavvurla inşa etme arayışının ifadesi olarak bu formülasyonlar, âdeta kronolojik bir devamlılık ve süreklilik içermektedir. Süreç içinde küreselleşme kavramının sınırları, içerik ve kapsamı da genişlemeye başlamıştır. Örneğin; çok boyutluluk, küreselleşmenin kurucu paradigmasından beslenir. Sonuçta bu amaca bile ancak yoğunluklu bir dünya tasarımının içselleştirilmesiyle ulaşılabilir, bu da sınırsız bir sekülerleşme arzusunu gerekli kılar. Çünkü sekülerleşme küreselleşmeye giden yolda Batılılaşmış formlara bağlı kalınarak hayatın kaçınılamaz ve geri döndürül(e)mez birer amacı olarak sunulmaktadır.

Küreselleşmenin giderek kontrolsüz bir güç olarak tanımlanabilecek düzeni, bugün artık hemen her alanda etkili olmaya başlamıştır. Ancak bütün bu etkilerine rağmen, küreselleşmeyi iyi ya da kötü, olumlu ya da olumsuz veyahut da dinî terminolojiyle ifade etmek gerekirse rahmani ya da şeytani olarak tanımlamak mümkün değildir. Bugün küreselleşmeye genellikle hayıflanarak, iç geçirerek ya da buruklukla bakılmasının nedeni, onun henüz sistematiğinin keşfedilememesinden ve şifrelerinin de bütünüyle kırılamamasından kaynaklanmaktadır. Küreselleşmenin, genellikle verili hayatın ürettiği huzur ve güveni radikal bir şekilde zorlayıp dönüştürmesinden dolayı bu değişim, yerleşik yapılara, milli kimliklere, otantik kültürlere hatta dinlere ve medeniyetlere özel ihtimam gösterenlerin tepkisini çekmektedir. Artık onlar için küreselleşme, her hâlükârda sonuna kadar reddedilmesi gereken bir düşmandır.

Gerçekten de küreselliğin dünyasında değerler, kültürel kalıplar, hatta dinsel inançlar bile açık bir mayalanmaya maruz kalmışlardır. Artık dünya bilinen bir dünya olmaktan çıkmıştır, dahası bu dünya elimizden uçup gitmektedir. İlgili literatür kültürden ekonomiye, dilden dine, ahlaktan güvenliğe kadar hemen her alanda sınır tanımaz bir farklılaşma ve değişim arzusu yaratan küreselleşmeyi anlamaya odaklanmıştır. Yeni Dünyanın kurucu değerlerine ilişkin stratejik analizlerin ortaya koyduğu çözümlemelerde de küreselleşme, gerçekte modern ve seküler yönelimlerin fantastik bir tasarımı olarak ele alınmaktadır.

Modernitenin sunduğu hayal gücü, ölçüsüz dünyevileşme, bireyselleşme ve rasyonalizasyonun sınırsız kullanımı küreselliğin somutlaşmasını hızlandırmıştır. Ne var ki bugün gelinen noktada küreselleşmenin referans ağındaki kimi tarihsel ögeler artık kendilerini açıklama hususunda bile bir hayli zorlanmaktadırlar. Çünkü küreselleşme tüm referans ve aidiyet bağlarının meşruiyetini tartışmaya açmış ya da devre dışı bırakmıştır. Böylece siyaset, hukuk, ekonomi ve din alanında liberal demokrasi, insan hakları, serbest piyasa ekonomisi ve sekülerleşme gibi yeni yaşam standartlarının ve algı kalıplarının oluşmasına yol açan küreselleşme, içinde yaşadığımız dünyanın radikal bir biçimde tasarlanıp yapılandırılmasını önceleyen hâkimiyet ilişkileriyle biçimlenmiştir. Sonuçta bu yapı, insan, sermaye, teknoloji ve her türlü fikir, inanç, kültürel bakiye, simge ve metaforun hareketliliğine ve dahası bütün bunların sınır ötesi akışlarına imkân vermiştir.

Küreselleşme, yeni bir dünya tasarımı olarak bugün bilinen formuna, soğuk savaş döneminin sona ermesiyle birlikte ancak ulaşabilmiştir. Gerçi bu süreç İkinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan gelişmelerle de başlı başına irtibatlıydı. Ancak Sovyet sisteminin çökmesi ve dağılması, iki kutuplu dünyanın sona ermesi, tek kutuplu bir dünyanın yeni bir olgu olarak öne çıkması küreselleşmenin sınır ötesi açılımlarında katalizör rolü üstlenmiştir.

Bu bağlamda iki tür küreselleşmeden söz edilebilir: Bunlardan ilki doğal küreselleşme şeklinde tanımlayabileceğimiz, olağan gelişmelerin ürettiği ve içinde belli bir politik hedefin içkin olmadığı küreselleşmedir. Doğal küreselleşmede dünyadaki var olan değişimlerin kendine özgü gelişimini ifade etmek mümkündür. Çünkü dünyanın Batılı değerler ekseninde yeniden tanımlanmasının yarattığı sonuçlar doğal küreselleşmenin öncü bir parçasıdır. Diğeri ise yapay küreselleşme şeklinde tanımlanabilir. Onda da içkin olan, küreselliğin başlı başına politik bir hesabın tasarrufu ve ürünü olmasıdır. Yapay küreselleşmede başta öteki  olarak tanımlanan grup, kültür ve sermaye dünyası olmak üzere ortada her ne varsa bütün bunların küreselliğin akışına tam olarak ram olması amaçlanmaktadır. Yapay yönelimlere dikkat edildiğinde küreselleşmenin esaslı bir şekilde siyasallaştığı da görülür. Hatta bugün artık küreselleşmeden her söz edildiğinde asıl vurgu çoğunlukla yapay küreselleşmeye yapılmaktadır. Bu nedenle küreselleşme bir ideolojikleşmenin ötesinde olmazsa olmaz, tabii bir gerçeklik alanı yanılsamasıyla da kendini bütün din, gelenek ve kültürler için açıkça bir örnek model olarak sunmakta ve makulleştirmektedir. Buna karşılık din, kültür, kimlik ve maneviyat bileşenlerinden beslenen bir aidiyet dünyası ise küreselleşmenin yakıcı-yıkıcı enerjisi karşısında kendine özgü yeni tür direnme odak ve araçlarına gereksinim duymaktadır. Ne var ki bu karşılaşmanın ürettiği sonuçlar hâlâ bir belirsizlik modunu aşabilmiş sayılmazlar.

Küreselleşmenin baskın tabiatının yarattığı etkiden din de nasibini almıştır. Aslında din ve onun özsel yapısına müdahale atakları modernleşmenin daha başından beri başat bir mitiydi ve sürekli güncellenen bir tema olarak hep gündemdeydi. Din, modernliğin temel parametreleri arasında yer alan rasyonalizasyon süreçleri tarafından da bir hayli sıkıştırılmış ve hırpalanmıştı. Postmodern algıda ise din özelleştirilmiş ve izafileştirilmiş hatta tüketim nesnesine dönüştürülmüştü.

Küreselleşmeyle ilişkilerinden söz edildiği her seferinde ise, direnç düzeylerine bakılmaksızın bütün dinlerin aynı sorunla yüz yüze kaldıklarını gözlemlemek mümkündür. Aydınlanma’dan beri dinsel söylem küreselliği hazırlayan süreçler içinde biteviye tartışmaya çekilmekte ve din her zaman olumsuz birer çağrışım alanı olarak reddedilmekte, dinlerin temel iddialarının hükmünü doldurduğu öne sürülmekteydi. Bunun bir sonucu olarak da dinin ve dinselliğin görünürlük oranları hissedilir bir sertlikle düşürülmeye çalışılmaktaydı. Modernite-din ilişkileri çerçevesinde ilk karşılaşma ve yüzleşmelerde bile Hristiyanlık, yeni Batılı değer ve ölçütler karşısında bir hayli geriletilmişti. Örneğin Protestanlığın dine rasyonel bir müdahale olarak biçimlenen tarihi ve bu bağlamda açtığı gedik hâlâ unutulmamıştır. Sınırları zorlayan bir söylem arayışı içinde küreselleşme, her türlü yerelliği, sabite ve kültürü bir yandan küresel düzeyde dolaşıma dâhil ederken bir yandan da bütün bunların kendi otantik mecralarından koparılarak ciddi meşruiyet krizleriyle karşı karşıya gelmelerine zemin hazırlamaktadır.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*