Felsefe hakkında her şey…

İtiraflar: Augustinus’un İtirafları

10.05.2020

Augustinus’un 13 kitaplık Confessiones (İtiraflar) adlı eseri yazarın kendi dilinden özyaşam hikâyesidir. Dolayısıyla bu eser baştan sona okunmadıkça ve anlaşılmadıkça Hıristiyanlığın ve Batı felsefesinin en önemli şahsiyetlerinden biri olan Augustinus üzerine yapılan her okuma ya da her çalışma yarım kalır.

Bu eser pagan bir babanın ve koyu Katolik bir ananın ocağında yetişen ve kendisini bildiği yaştan itibaren Tanrı’yı arayan, nihayet Milano’daki bahçesinde duyduğu bir sesle irkilip onu gönlünde keşfeden bir düşünürün tövbesidir. Tanrı’yı bulmadan önceki yaşantısında kendisini günahkâr olarak nitelendiren, Tanrı’yı bulduktan sonraki yaşamında hafızasına üşüşen bütün günahlarını itiraf ederek arınan, ölüme yazgılı bir insanın ölümsüzlük karşısında bütün acizliğiyle boyun eğişi ve ruhani kata yükselerek yeniden dirilmesidir.

Bu eser hakikati ararken düştüğü dünyanın kaynar kazanında debelenip duran, kimi zaman Manicilerin, kimi zaman Cicero’nun, kimi zaman Platon’un, kimi zaman Şüphecilerin öğretilerine dalan, ama hiçbirinde kaygılarına şifa bulamayan kıpır kıpır bir ruhun sessiz çığlığıdır.

Augustinus’un bu eserde kullandığı dile hayran olmamak elde değil. Çünkü eğitimini aldığı klasik hitabetin tadına doyulmayan incelikleri, mükemmel bir Latinceyle ancak bu kadar örülebilir, ancak bu kadar baştan sona mecazlarla dolu derin bir eser yaratılabilirdi. Bu yüzden Augustinus için İtiraflar bir tövbekârın Tanrı’ya günah çıkarması olabilir, ama salt üslup zenginliği açısından değerlendirildiğinde, bu eser bütün edebiyatseverlerin yüreğine evrensel bir sesleniştir.

“Kim sende huzur bulmamı sağlayacak? Seni benim kalbime kim getirecek, kim bu kalbi mest edip yaptığım kötülükleri bana unutturabilecek ve seni biricik iyiliğim olarak kucaklamama neden olacak? Benim için anlamın ne? Merhamet et ki konuşabileyim. Ben senin için neyim ki, bana seni sevmemi buyuruyorsun, ben kimim ki, seni sevmezsem bana kızıyorsun ve beni büyük acılara salacağını söyleyip tehdit ediyorsun? Zaten seni sevmiyorsam bu az bir acı mı? Vah bana!”

der Augustinus ve bu haykırışıyla inanç yolculuğunu başlatır. Edebiyat ve hitabet aşkı, mevki hırsları, dünyevi başarılar kazanma kaygısı, kadına duyduğu ve tedavisi mümkün olmayan müthiş tutku onu Ezeli ve Ebedi Olan’dan olabildiğince uzaklara savurmuş; rüzgârın önünde çaresizce oradan oraya sürüklenen yaprak misali şu koskoca dünyada yana yakıla Tanrı’sını arayan bir mecnun kılmıştır. Sürekli sorar kendisine, Tanrı’yı nerede bulacağım diye; soruları arasında boğulur, acılara, karmaşaya, yanılgılara saplanır. Birliği ararken çokluğun içinde kaybolur, derin uçurumlara sürüklenir, varlığı yarılır, günahın girdabına batar.

“Evet, sen o sıra susuyordun ve ben kendi yolumda yürürken senden uzaklaştıkça uzaklaşıyordum, acınası kibrimle ve huzura erdiremediğim bu bitkin hâlimle sadece mutsuzluk üreten kısır tohumlar eke eke”

der Tanrı’sına, ondan kendisini yaralarına merhem olacağı güne eriştirmesini diler. Ama o zayıf, o çelimsiz, o aciz insan hâliyle o mutlu günden o kadar uzaktadır ki. Dostlarında arar huzuru, ama gençliğinin baharında o dostlarla bahçelerden armut çalıp bir günah budalası olur. Kibir, hırs, onur, şöhret bir türlü yakasını bırakmaz, nereye baksa, nereye gitse bu zayıflıklar onu adım adım takip eder.

“İçimdeki adam” dediği iç benliği ile “dışımdaki adam” dediği dış benliği sürekli savaş hâlindedir; iç benliği doyumsuz hazzı ararken, dış benliği bu hazzı bolluk ve taşkınlıkta, şehvette bulmaya çalışır; yasak olanı sırf yasak olduğu için yapmış olmayı haz sanır. Bu yarım hâliyle Kartaca’ya geldiğinde, kendi deyimiyle tam anlamıyla yasak aşklarla kaynayan kazanın içinde bulur kendisini. Etrafına bakınıp âşık olacağı bir nesne arar adeta ve batağa saplanır. Aşka âşık olacağına bir kadına âşık olur. Tragedyaya dadanır sonra, bu tür oyunları seyretmekten doyulmaz bir haz alır. Bu sahneleri seyrederken, içinde hissettiği o tuhaf acı ruhunu eritirken bir yandan da müthiş bir sevinç verir ona. Ama istediği sevinç, asla böyle hemen başlayan, hemen biten bir sevinç değildir, çünkü Augustinus hiç bitmeyecek bir sevincin peşindedir.

Kartaca’da hitabet eğitimine devam ettiği yıllarda Cicero’nun Hortensius adlı eseriyle tanışır. Bir solukta okur ve bu kitabın hitabet diline hayran olur. Bakış açısı değişir birden, bilgelik aşkıyla dolar. “Cicero’nun kitabında beni asıl cezbeden, şu ya da bu felsefe okuluna bağlanmamamızı, ne olursa olsun sadece bilgeliği sevmemizi, onu aramamızı, onun peşine düşmemizi, onu yakalamamızı ve ona sıkı sıkı sarılmamızı öğütleyen ifadelerdi. İşte beni heyecanlandıran, alev alev yakan bu ifadelerdi,” der.

Sonra Kutsal Kitab’ı okumaya başlar, ama bu Kitab’ın üslubunu Cicero’nun üslubuyla karşılaştırınca çok yavan bulur, üstelik sırlarla örülü, mecaz dilini hiç anlamaz. Çünkü yazık ki o sırlara erişebilecek bir adam değildir henüz. İşte tam o dönemde Manicilerin tuzağına düşer ve onların sadık bir dinleyicisi olur. Ama somut görüntüleri, sahte cisimleri, yani bir dolu zırvalığı hakikat diye yutturmaya çalışan bu insanların hiçbir öğretisinde hakikati bulamaz.

Augustinus dünya hâliyle hemhal olurken Tanrı’ya bütün gönlüyle inanan ve Tanrı Yasası’ndan hiç sapmadan yaşamını sürdüren annesi Monica, gece gündüz oğlu için gözyaşı dökerek yakarmakta ve Tanrı’dan kendisine o mutlu günü, yani oğlunun doğru yola girdiği günü göstermesini dilemektedir. Bir gece rüyasında İsa’yı görür ve O’ndan oğlunun hak yoluna gireceğine dair muştulu bir haber alır. Hatta daha sonraları bir rahip kendisine cennetten çıkma bir laf eder ve “Huzurla git; sen sağ oldukça bu döktüğün gözyaşların yüzü suyu hürmetine oğlun asla mahvolmayacaktır,” der. Augustinus’a göre rahibin bu sözü annesinin ruhuna su serper.

Ne yazık ki o beklenen gün çok çok uzaklardadır. Çünkü Augustinus on dokuz yaşından yirmi sekiz yaşına kadar tam anlamıyla yoldan çıkar, türlü türlü hayaller peşinden koşturmaya başlar, aldanır ve aldatır. Hitabet öğretmenliğine başlar aynı yıllarda; para kazanma hırsının kölesi olur, yetmiyormuş gibi kendisini astrolojiye, yani astrologların düzenbazlıklarına kaptırır. Bunların telkinleri sonucunda günahlarının sebebini göklerde aramaya başlar, Venus yıldızında ya da Saturnus’ta veya Mars’ta.

Thagaste’de hitabet öğretmenliğine başlar sonraki yıllarda. Orada kendisine çok yakın bir dost edinir; aynı yaşlarda, aynı ilgileri paylaştığı bir dost. Ama onu da yoldan çıkarır ve kendi uçurumuna sürükler. Sonra hastalanır bu dost, ateşler içinde yanar ve öleceği anlaşıldığından vaftiz edilir. Augustinus dostunun vaftiz edilişine hiç önem vermez, onun ruhuna ektiği zırva hayalleri koruyacağını sanır. Dostu iyileşir, Augustinus da vaftiziyle ilgili şakalar yapmaya kalkışır hemen, ama hiç de umduğu manzarayla karşılaşmaz. Çünkü dostunun gözünde düşmanca bakışlar görür ve “Benimle dost olmaya devam etmek istiyorsan, sakın bir daha benim vaftizimle ilgili şaka yapma,” diye azarlanır bir de.

Donakalır Augustinus, ne diyeceğini bilemez. Eski sorular yeniden üşüşür zihnine. Ne olmuştur vaftizle? Ne yazık ki sorularına yanıt bulamadan canından çok sevdiği dostunu kaybeder. Bu olay onda büyük bir üzüntü yaratır, gözyaşları sel olur akar, hiçbir şeyle teselli olmaz, doğduğu şehir onun için işkence odasından farksız bir görünüm alır. İnsanların ölümlü olduğunu unutup onları insandan başka bir şeymiş gibi sevmek ne delilik! Ama Augustinus bunun bir delilik olduğunun çok sonradan farkına varacaktır. Kalkar gider hemen o şehirden, Kartaca’ya döner. Zaman acısına merhem olur, yeni edindiği dostlar sayesinde yarasını yavaş yavaş iyileştirir. Bu yeni dostlar, daha önce tatmadığı birtakım duyguları tattırır ona.

“Oturup sohbet etmek mesela, birlikte gülmek, karşılıklı yardımlaşmak, birlikte kitap okumaktan zevk almak, birlikte gülüp eğlenmek, birlikte ciddileşmek, nefret uyandırmamaya dikkat ederek sanki kendi kendinizle konuşuyormuşçasına ara sıra tartışmak, nadir de olsa yaşanan fikir ayrılıklarında orta yolu bulabilmek, birbirimize yeni bir şeyler öğretmek, birbirimizden yeni bir şeyler öğrenmek, birisi bir yere gitti mi sabırsızlıkla yolunu gözlemek, geldiğinde de onu sevinçle karşılamak”

diye tanımlar içten hissettiği bu duyguları. Ama o daha derin duyguları yaşamak ve dostlarıyla paylaşmak peşindedir. “Güzel nedir?” diye sorar dostlarına bir ara. Sevdiği nesnelerde onu cezbeden, büyüleyen nedir? Nesnelerin biçimlerindeki bütünlüğü keşfeder o anda, bir nesnenin başka bir şeye gayet güzel uyduğunu keşfeder, yani güzelliği ve oranı keşfeder; bedenin bir parçasının bütünüyle uyumuna hayran olur. Bu duygu yoğunluğuyla Güzellik ve Oran adında, sonradan kaybolacak ve elimize ulaşamayacak olan bir kitap kaleme alır. Güzellik ve oranı keşfetmiştir, ama maddi şekillerin güzelliğini ve oranını keşfetmiştir. Tanrı’nın yarattığı o muhteşem eserinin güzelliğini ve oranını idrak edecek zihin aşamasına ermesi için daha çok yol kat etmesi gerekmektedir; o sıralarda yirmi dokuz yaşındadır ve hâlâ Tanrı’yı aramaktadır.

Manici piskopos Faustus’un Kartaca’ya geleceği duyurulur; Maniciler’in dediklerine göre Faustus bilgisine, belagatine hayran olunası bir adamdır. Augustinus o andan itibaren yolunu bekler Faustus’un; bir an önce onunla konuşmak, sorulardan yumak olan zihnini onun ışığıyla ilmek ilmek açmak ister. Üstelik yaşamının o döneminde iyiden iyiye varlık problemine dalıp gitmiştir. İşte nihayet Faustus gelir; ilk bakışta samimi bir insan izlenimi bırakır Augustinus’ta, konuşma tarzı da sahiden çok hoştur. Ama ya konuşmasının içeriği! Dikkat edildiğinde Manicilerin her günkü masallarından pek farkı yoktur anlattıklarının, tek fark bu masalları incelikli bir üsluba sararak anlatmasıdır. “Bilgelik ve budalalık besin değeri yüksek ya da besin değeri hiç olmayan yiyecekler gibidir; parlak ifadelerle de dile gelebilirler, parlak olmayan ifadelerle de, yani bunları işlemeli tabaklarla da sunarsınız, basit çanak çömleklerle de; kısacası her iki yiyeceği her iki tabakta da sunabilirsiniz,” der Augustinus. Faustus’un yaptığı tam da budur, yani o budalalığı işlemeli bir tabakta sunmaktadır.

Augustinus’un içinden doğru yükselip zihnini bulutlara saran inanç arayışına Faustus da yanıt veremez. Annesinin rızası olmadığı hâlde kalkar Roma’ya gider. Amacı, orada hitabet dersleri vermektir. Etraftan duyduklarına bakılırsa, Kartaca’daki gibi öyle başına buyruk öğrenciler yoktur orada, hiçbiri öyle kafasına estiği an paldır küldür sınıflara dalmamaktadır. Bu huzursuzlukları yaşamayacak olması, Augustinus’un Roma’da öğretmenlik yapma fikrini benimsemesinde büyük rol oynar. Ama düşündüğü gibi olmaz, çünkü Roma’daki öğrenciler öğretmenlerinin parasını ödememek için anında işbirliği yapıp başka bir öğretmene geçiveren, verdikleri sözlerden kolayca cayabilen, para aşkı için adaleti bile hiçe sayabilen kişilerdir. Roma’da neredeyse ölümle burun buruna geldiği şiddetli bir hastalığa yakalanır Augustinus, ama sonunda, olasılıkla annesinin duaları sonucunda kurtulur. Hastalıktan kurtulur, ama Roma’da da Manicilerin tuzağına yakalanır; üstelik o sahte öğretiyle bir adım daha öteye gidemeyeceğini bile bile; her şeyden kuşkulanmak gerektiğini, bir insanın hiçbir şey hakkında kesin bir bilgisinin olamayacağını söyleyen Akademiacı filozofların bile daha iyi olduğunu düşünecek kadar onlardan nefret ettiği hâlde onların tuzağına düşer.

O dönemde Roma valiliğine, Milano’da hitabet öğretmeni açığı olduğu ve acilen bu konuda yetkin birinin arandığı haberi ulaşır. Romalı vefasız öğrenciler ve Manici budalalıklardan sarhoş olmuş olan Augustinus hiç düşünmeden göreve talip olur ve vali tarafından Milano’ya gönderilir. Dünyalar iyisi bir insanla karşılaşır orada, Tanrı’nın aziz kullarından piskopos Ambrosius’la. Kilise’den tam anlamıyla umut kestiği bir anda Ambro-sius’la karşılaşması ve ondan ruhun kurtuluşuyla ilgili dinlediği vaazlar onun için yaşamının en büyük sürprizlerinden biri olur. Bir de zihnini bu vaazların belagatinden öte içeriklerine daha çok vermeyi denese; nasıl söylendiğinden öte neler söylendiğine daha dikkat etse! Yine de hiç farkında olmadan Ambrosius sayesinde adım adım kurtuluşa yaklaşmaktadır. Annesi o dönemde yanına, Milano’ya gelir. Augustinus dertlidir, onca yıldır Manicilere bağlanmış olmanın hayal kırıklığı içindedir, ama ruhunun Katolik inancına hâlâ direnç göstermesini de anlayamamaktadır; zihni bütün bu huzursuzluklarla perişandır. Annesi yanına geldiğinde tam anlamıyla dinsel bir bunalım yaşamaktadır. Annesine ilk defa artık bir Manici olmadığını, ama henüz bir Hıristiyan Katolik de olmadığını söyler. Ambrosius’un Kutsal Kitab’a getirdiği yorumları dinlemekten de bir an olsun geri durmaz. Kutsal Kitapta yazılanları kelimesi kelimesine alıp değerlendirmemek, tersine her bir kelimenin arkasındaki derin anlamı yakalamak gerektiğini öğrenmiştir artık, bu yüzden onu artık başka bir gözle yeniden ve hak ettiği şekilde okumaya başlamıştır. Katolik öğretisinin insanlardan kanıtlanmayacak şeylere bile inanmalarını öğütlemesi ve belki de bazı şeylerin asla kanıtlanamadan kalacağını açık ve seçik olarak dile getirmesi Augustinus’u çok etkilemiştir; Manicilerin sahtekârlıklarından, yalanlarından eser yoktur bu öğretide. Augustinus zihinsel bir devrim yaşar adeta, başlangıçta olduğu gibi insan biçimli bir tanrı hayal etmiyordur artık, ama ne var ki hâlâ gözlerinin görmediği bir varlığı da hayal etmekten acizdir. “Yüreğim öyle yağlanmıştı ki, kendimden bile öyle bihaberdim ki, belirli bir mekânla sınırlı olmayan, yani bir mekâna yayılmamış, toplaşmamış ya da genişlememiş veya bu tür özellikleri olmayan ya da olamayan herhangi bir şey bana göre tam bir hiçlikti. Çünkü gözlerim bu tür şekiller görmeye alışkındı, yüreğim böyle imgeleri seçebiliyordu ve ben bütün bu görüntüleri oluşturmamı sağlayan zihinsel gücümün bunlardan çok farklı bir şey olduğunu ve bu gücün çok daha büyük bir şey olmamış olsa bütün bu şekilleri ve imgeleri oluşturamayacağını idrak edemiyordum.” diye yakınarak bu acizliğini dile getirmeye çalışıyordu. Bu arada kötülük problemi de zihnini fazlasıyla meşgul eder olmuştu; çünkü üstün iyi olan bir varlıktan, yani Tanrı’dan kötülüğün nasıl çıktığını, kötülüğe neyin neden olduğunu bir türlü çözemiyordu. “İşte Tanrı, işte Tanrı’nın yarattığı âlem. Tanrı iyidir ve mutlak anlamda, tamamıyla yarattıklarından üstündür. Tanrı iyi olduğundan yarattıkları da iyidir. İşte bak, nasıl da yarattıklarını çepeçevre sarıyor ve onları dolduruyor. Öyleyse kötü nerede, nereden kaynaklanıyor, yarattıklarına nereden giriyor?” diye sorup duruyordu. Platon’un kitaplarıyla Kutsal Kitap’ta yazılanları karşılaştırarak okumaya başladı sonra. Tanrı Sözü’nün bedenlenip insanlar arasında insanlar gibi yaşamaya başladığını keşfetti; İsa’yı anladı sonra, onun sıra dışı ahlakını, uysal ve mazlum kalbini anladı. Platon’un öğretilerini içeren kitaplar sayesinde Tanrı’yı ararken kendi benliğinin derinlerine dönmesi gerektiğinin farkına vardı. Döndü de ve orada henüz tam olarak anlamlandıramadığı bir ışık gördü. Gönül gözüyle gördü bu ışığı. Bildiği türde büyük bir ışık değildi bu, hani pırıltısı gitgide artan ve her yeri olanca parlaklığıyla kaplayan türde idi. Öyle bir ışık değildi bu, onun görüp bildiği bütün ışıklardan çok ama çok farklıydı. Çünkü bu ışık ezeli ve ebedi Hakikatin Nur’uydu. Sonra gönül gözünü varlığın en alt kademesine çevirdi, temaşa etmeye başladı âlemi ve yaratılan hiçbir şeye kusur bulunulamayacağını gördü; sadece İsa’nın yolunun ruhu kurtuluşa erdireceğini de gördü.

Zincirlerinden kurtulma aşamasındayken, bir akıl hocasına ihtiyaç duydu. Milano piskoposu Simplicianus derdine çare olabilirdi, bu yüzden hemen onun yanına koştu. Ambrosius’un vaftiz babasıydı Simplicianus. Simplicianus ona, Romalı ünlü hatip Victorinus’un, laf cambazlarının işi olan hitabeti nasıl terk edip bebeklerin diline bile belagat katan Tanrı Sözü’ne girdiğini anlattı. Sonra bir hikâye daha anlattı böyle ve Augustinus bu hikâyede bir anda gönlün derinlerine dolan bir hisle bütün malı mülkü dünyevi yaşamda bırakıp çırılçıplak Tanrı’nın huzuruna çıkan insanlar olduğunu öğrendi. Onlar gibi olmak için yanıp tutuşmaya başladı, çünkü ancak öyle bir ruh hâline kavuşursa, dünyanın sıradanlıklarından, avareliklerinden ve zihnini kaygılara sevk eden ayrıntılı sorulardan kurtulacağını, ezeli ve ebedi hakikati açık ve seçik olarak görebileceğini anladı. Ama alışkanlıkları kamçı gibi vuruyorlardı ruhuna, bizi bırakma diye veryansın ediyorlardı. Karar verdi, tek başına çekildi kaldığı evin bahçesine. “Deliriyordum, ama aklımı başıma getirecek şekilde; ölüyordum, ama yeniden doğacak şekilde,” dedi o bahçede yaşadığı ruhsal bunalımı tanımlamak için. Derin bir tefekküre daldı sonra, daldığı anda da ruhundaki bütün bedbahtlığı söküp attı. Bir incir ağacının altına çekildi sonra, imanın doğum sancısı hıçkırıklara boğdu gönlünü, gözyaşları sel gibi boşandı yanaklarından. Ardından bir sesle irkildi aniden, yandaki evden gelen, bir çocuğun şarkı söylemesini andıran bir sesle. “Al oku, al oku,”diyen bir sesti bu ve sürekli aynı şeyi tekrarlamaktaydı. Hıçkırıklarını susturdu, ayağa kalktı. O sesi dinleyip Kutsal Kitab’ı açtı ve tesadüfen gördüğü bir satırı okumaya başladı. “Git, varını yoğunu sat, yoksullara ver, göklerdeki hazine senin olacaktır; haydi gel, beni izle,” yazılıydı o satırda. Evet, Tanrısal bir seslenişti bu, bir uyarıydı; bir vahiydi ve o an Augustinus hiç tereddütsüz hak yoluna girdi. Annesine de bu müjdeyi vermekte gecikmedi.

Eski Ahit’teki Mezmurlar, Yeni Ahit’teki Paulus’un Mektupları onun adeta başucu kitapları oldu. Bu kitaplarla Tanrı’nın iyiliğine, iyi olarak yarattığı âleme şükretti, bu kitaplarla ruhani dünyasını zenginleştirdi ve ebedi istirahata çekileceği ana kadar olan yaşam yolculuğunu bu kitapların kılavuzluğunda sürdürdü. Hitabet öğretmenliğinden ayrıldı, hemen ardından annesini, oğlunu ve yakın arkadaşlarını da yanına alarak Verecundus adlı bir dostunun Cassiacum’daki çiftlik evinde inzivaya çekildi. Tanrı’nın hasretinden iç çekerek, Kutsal Kitab’ı okuyarak geçirdiği bu evre, ruhunun olgunlaşmasına yardımcı oldu. Ardından yine dostlarıyla birlikte Afrika’ya dönüp aynı evi paylaşma kararı aldı ve yola çıktı. Ostia’ya geldiklerinde annesi hastalandı ve öldü. Tarifsiz bir acı sardı dalga dalga Augustinus’u; teselliyi annesinin “Hiçbir yer Tanrı’dan uzak değildir, korkmama hiç gerek yok; dünyanın bir ucunda da olsam O beni bulacak ve diriltecektir,” şeklindeki son sözlerinde aradı. Zamanla iyileşti yarası, en büyük dayanağı artık sadece imanıydı. Çünkü gönlündeki bütün niyetleri bildiğine inandığı Tanrı’sına duyduğu aşkla yaşam yoluna devam etmek, sonsuz mutluluğu kendisine bahşedene yükselinceye ve O’nda dinleninceye kadar insanın ölümlü doğasını ve bu doğanın vereceği acıları sineye çekmek zorundaydı.

Ama Tanrı’sına duyduğu aşk nasıl bir şeydir böyle? Gökyüzü, yeryüzü, her yer, her şey ona Tanrı’ya âşık olmasını söylemektedir. Ama bu aşk nasıl bir şeydir? Bu aşk, tensel bir cazibeye, geçici bir güzelliğe, göz kamaştıran parlak bir ışığa, çiçeklere, esansların, baharatların baygın kokusuna ya da bunların benzeri hiçbir şeye benzememektedir. Tanrı’ya aşk, ruhun mekânla sınırlı olmayan iç benliğindeki hiç sönmeyen ışığa, zamanın dağıtamadığı sese, rüzgârın dağıtamadığı bir rayihaya, yendikçe tükenmeyen ekmeğe, doydukça kenetlenen kucaklaşmaya âşık olmadır. Âşık olduğu Tanrı’nın diğer canlılarda olmayan bir yetide bulunması gerektiğini düşünür sonra ve hafızasının geniş ovalarına dalar. Evet, her şey oradadır işte; düşünceye konu olan ne varsa orada saklıdır. Her biri sanki gizli odalarına saklanmış, çağrılmayı beklemektedir, çağrıldıkları anda da hemen kapısına üşüşüvermektedir.

Hazırlayan: Sosyolog Ömer YILDIRIM

BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.

2005'ten beri çevrim içi felsefe yapıyoruz...