Bilgelik Nedir, Ne Demektir?

felsefe Nedir

Bilgelik terimi, tarih boyunca çeşitli anlamlarda kullanılmıştır. Felsefenin ilk adı bilgelikti.

Antik Çağ Yunan felsefesinde bilgelik, akla uygun davranmaktı. Sokrates bu terimi kendini tanımak anlamında kullandı. Stoacılara göre bilgelik, doğaya uygun davranmaktır. Törebilim bu terimi tutkulara kapılmama anlamına çekmiştir. Bilgelik, bilgenin niteliği olduğuna göre, aynı zamanda ahlaklılığı ve örnek insanlığı da içerir.

Epikuros’a göre de bilgelik erdem yoluyla varılan yüksek bir sarsılmazlık (Yu. Ataraksia) durumudur, salt dinginlik ve aldırmazlıktır. Tanrıbilimsel anlamda bilgelik, tanrılık bir niteliktir ve Tanrı’ya özgüdür. Felsefesel düşünceye, ünlü yedi bilgesinin (ki ilk Yunan düşünürü Thales de bunlardan biriydi) özdeyişleriyle başlamış olan Antik Çağ Yunan felsefesi bir bilgelik felsefesidir ve bilgelik anlayışına göre bilgelik erdemsel bir ülküyü gerçekleştirir, en üstün iyi’dir ve mutluluktur. Bilgelik tarihsel bir olgudur ve çağdaş bilginlik (Âlimlik)’le karıştırılmamalıdır.

Toplumların düşünce yapıları, evren tasavvurunda içkin olan ya da evren tasavvurunu kuran değerler tarafından belirlenmektedir. Her düşünce ve eylem bir değere dayandığından, değerler, düşünce ve eylemlerin dayandığı ilkelerdir. Bununla birlikte kültürel sistemi taşıyan değerler, düşünce ve eylem alanlarına göre farklılıklar gösterirler. Beslenme, barınma, güvenlik, sağlık, eğitim, siyaset, din, ahlâk gibi alanların her biri, kendi değerlerine sahiptirler. Değerlerin oluşturduğu düzenli yapı evren tasavvuruna dönüşürken, evren tasavvuru ve değerler hakkında yetkili kişi olarak bilge öne çıkar. Bilge, çeşitli alanlara ilişkin tecrübeler ile tecrübelerin muhakemelerinden çıkartılan sonuçları birbirleriyle ilişkilendirme becerisini gösteren, değerleri bütünlüklü bir yapı içinde görebilen, eylem ve düşünceleri toplumun değerlerine göre yargılayabilen önderdir.

Bilgelik temelli düşüncelerde yargılar, değer ile eylemin sonuçlarının karşılaştırılmasından elde edilirler. Bir eylem hakkında karar verilecekse, söz konusu eylem, eylemin türüne bağlı olarak, ahlâkta, törede, dinde ve geleneklerde içkin olan değerlerle ilişkiye sokularak yargılanır. Esas olan, geçmişte içkin olan değerlerle şimdide gerçekleşen eylemi yargılayarak sonuçlandırmaktır. Bilgeliklerde temel çerçeve ahlâk tarafından çizildiğinden, ahlâk, eylemler hakkındaki yargılarda baskın bir yere sahiptir. Ahlâkça doğru olan, din, töre ve geleneklerce doğrulandıklarından, aralarında bir çatışma meydana gelmemektedir. Yargılarda başvurulan ahlâk, din, töre ile gelenekler, eylemin türüne göre, sonuçta belirleyici olmaktadırlar. Eylemin değerlendirilmesinde başvuru sistemleri olarak kullanılan ahlâk, din, töre ile geleneklerin doğruluğuna iman, onlar üzerine kurulan toplumsal düzenin de doğru, güvenilir ve sarsılmaz olduğuna da iman ettirmektedir[1].

Bilgeliklerde yargıya varmanın bir diğer yolu, konuya ilişkin hikayeler anlatmaktır. Geçmişte gerçekleştiğine inanılan bir olayı, hikaye şeklinde anlatarak, ondan ders çıkartmak, üzerinde konuşlan konu hakkında nasıl bir sonuca varılacağını göstertmektedir. Hikayede, değere uygun eylemde bulunan kişinin ödüllendirildiği, uygun eylemde bulunmayan kişinin de zarar gördüğü, özellikle gösterilir. Söz konusu hikayeler genellikle ahlâkî, dinî ve siyasî içerikli olduklarından, yargılar, çoğunlukla ahlâkî bir çerçevede temellendirilirler Sade bir dille anlatılan hikayeler, toplumun ne türden bir değerlerle yaşadığını sergilemektedirler. Hikayeler, efsanevi ya da tarihsel kişileri konu aldıklarından, değerlerle toplumun geçmişi arasında köklü bağlantıyı sergilerler ve böylelikle toplumun tarih düşüncesini canlı tutarlar.

Bilgeliğin teorik zeminin oluşmasında ve uygulama alanının denetlenmesinde belirleyici olan üç temel kurum, ahlâk, din ve siyasetin (töre) özellikleri, bilgeliğin yapısını da biçimlendirmektedirler. Toplumsal düzenin merkezinde, bireylerarası ilişkileri düzenleyen ahlâk vardır. Ahlâkın temel değeriyse, doğruluktur. Bir değer olarak doğruluk, ahlakî ilkeler doğrultusunda yaşamaktır. Doğruluk, “zarar verme, iyilik yap” ilkesiyle doğrudan ilişkilidir. Toplumsal düzenin sürekliliği için, bireylerin birbirlerine zarar vermemeleri ve birbirlerine yardımcı olmaları, esastır. Bu ilkeye ne kadar uyulursa toplumsal varoluşun sürekliliği de o ölçüde garantine alınmış olur. Toplumdaki her birey, hükümdar da dahil olmak üzere, doğruluğun dayandığı “zarar verme, iyilik yap” ilkesine uymak durumundadır. Söz konusu ilke evren tasavvurunda içkin olduğundan, herkes tarafından benimsenmiştir. Dolayısıyla herkes, birbirini bu bağlayıcı ilkeyle denetleyerek, doğru eylemlere yönlendirmektedir. Böylelikle insanların birbirilerine vermeye çalıştığı ya da verdiği her türden zararın önüne geçilmesi beklenmektedir.

Evren tasavvuru dinle açıklayan toplumlarda, evrensel düzen, düzenin nasıl kurulup yönetildiği, insanın yaratılışı, dünyada nasıl yaşayacağı ve ölüm sonrası hayatı gibi sorunlar, dinlerin konuları arasındadır. Dinin merkezi değeri, Tanrı’dır. Tanrı, evreni kurup düzenleyen, insanın yaratan, nasıl yaşaması gerektiği üzerinde yol gösteren, ölüm sonrasını hazırlayan, en büyük güçtür. Toplumsal düzenin sürekliliğinde, dini kuralların etkileri, ahlâk kadar güçlüdür. Konumuz açısından dinin getirdiği en önemli belirlenim, Tanrı’nın evreni yönetmesiyle, hükümdarın dünyayı yönetmesi arasında paralelliklerin kurulmasıdır. Tanrı’nın evrende kurduğu sarsılmaz, bozulmaz düzen benzeri bir düzenin, insanlar tarafından da kurulabileceği inancı, devlet ve siyaset anlayışında model olmuştur.

Siyaset, toplumun sorunlarını çözmek için izlenen yoldur. Devleti temsilen hükümdar, toplumsal düzenin sürekliliğinden sorumludur. Bu sorumluluğunu, kurumların belirlediği değer ve ilkeleri esas alıp, kurumlar, guruplar arasındaki ilişkileri belirleyip ve belirlenimlere uymayanları cezai yaptırımlar uygulayarak yerine getirir. Hükümdarın uyguladığı yaptırımların dayandığı ilkeler, töreyi oluşturur. Töre, devlet ile siyasetin bel kemiğidir. Törede içkin olan unsurlardan biri, hükümdarın meşruluğunun açıklanmasıdır. Meşruluk zemini tanrısal olduğundan, törenin hükümdarın meşruluğuyla ilişkili belirlenimi dinden gelir. Öte yandan hükümdarın halkla nasıl ilişkide bulunması gerektiği ise ahlâk temeline oturtulur. Siyaseti yönlendiren diğer bir unsur da geleneklerdir. Çeşitli alanlarda gelenekleşen düşünce ve davranış biçimleri, yönetimin eylemlerini kontrol etmek için kullanılırlar.

Konfüçyüs’ün şu görüşleri bilgeliğin nasıl bir zemine oturduğunu göstermektedir. Konfüçyüs’e göre, eskiler, önce bilgi eksikliklerini gidererek düşüncelerini oluştururlar, oluşturulan düşünceler iç düzenlerini meydana getirir, iç düzen gündelik hayata çeki düzen verir, hayatlarını düzenledikleri ilkeyle ev işlerini yoluna koyarlar ve işlerinden elde ettikleri ilkelerle devlet işlerini yürütürlerdi (akt. Störig 1994, 138). Bu yaklaşım tarzı, bilgeliklerin nasıl bir yapıya sahip olduklarını ortaya koyduğu gibi, siyasal sorunlarla ilişkinin de nasıl kurulması gerektiğine işaret etmektedir.

Bilge, kısaca açıkladığımız bu üç kurumun yapılarında içkin olan değerler ve ilkeler çerçevesinde, sorunları ele alır ve sorunlar hakkında açıklamalar getirir. Bilgelikle ilgili bu tespitlerden sonra felsefenin nasıl bir yapıya sahip olduğu daha açık bir şekilde ortaya çıkacaktır.

Hazırlayan: Sosyolog Ömer Yıldırım

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*