İslam’ın Medyada Şeytanlaştırılması ve Kötüleştirilmesi

70’li yılların sonu ve 80’lerin başında “Oryantalizm [1978]” ve “Filistin Sorunu [1979]” (The Question of Palestine) adlı kitaplarımı yazdıktan sonra, “Haberlerin Ağında İslam [1981]” (Covering Islam) adlı üçüncü bir kitabı yazdım ve onları bir nevi üçleme seri olarak düşündüm.

‘Haberlerin Ağında İslam’ kitabı, hatırlayacağınız üzere kendini İslami bir devrim olarak tanımlayan İran Devriminden [1979] hemen sonra, İslam’ın popüler medyada nasıl haberleştirildiğine dair bir araştırmaydı. Keşfettiğim şey, medya tarafından kullanılan ve hepsi de son derece olumsuz izlenim veren bir görüntü cephaneliğiydi: Yumruklarını sallayan büyük halk kitleleri, siyah flamalar, katı yüzlü Humeyni… Böylece İslam hakkında elde ettiğiniz izlenim, İslam’ın bütün korkunç şeylerden daha korkutucu ve esrarengiz olduğu ve sanki Müslümanların esas görevinin Amerikalıları tehdit etmek ve öldürmek olduğu idi. “Haberlerin Ağında İslam”ı yazdıktan 16-17 yıl sonra, geçen yıl, yani 1996 gibi yakın bir tarihte kitabı güncelledim ve ona yeni bir önsöz yazdım. Geçen 16-17 yıl boyunca İslam dünyasında meydana gelen çok sayıda olay sebebiyle, olayların televizyon ve yazılı basına yansıması konusunda daha çok aşinalık ve daha seviyeli bir yaklaşım beklerken, şaşkınlık ve ürpertiyle gördüm ki tam aksi durum mevcuttu.

Bence durum daha da kötüleşmişti. Şimdi onun yerine, örneğin Dünya Ticaret Merkezinin bombalanmasını konu edinen ‘Amerika’da Cihat’ gibi belgeseller tarafından temsil edilen çok daha ürkütücü bir İslam portresi oluşturulmuştu. Ama örneğin Oklahoma City Saldırısı hakkında, bu işi yapan kişinin “Hıristiyan bir fundamentalist” olduğu yönünde benzer genellemeler asla yapılmadı. Ama artık “İslami Cihad” Amerika’ya gelmişti (!). En sorumsuz habercilik örneklerine şahit olundu. Arapça konuşan insanlar gösterildi ve İngilizce bir ses onların “Amerika’nın yok edilmesini tartıştıklarını” söyledi. Hâlbuki o dili bir bilseniz ve denilenlerin küçük bir kısmını anlasanız, konuştuklarının haberde iddia edilenle hiçbir alakasının olmadığını anlardınız. İslam ve onun öğretileri, terör kelimesinin eşanlamlısı oldu ve İslam’ın “şeytanlaştırılması” sebebiyle artık mesela ‘dindarlık’ ile ‘şiddet’ arasında neredeyse bir fark kalmadı.

Bunun gibi liberal bir toplumda [Amerikayı kastediyor] sözüm ona ‘bağımsız medya’ aslında o kadar ticari ve siyasi menfaatlerin güdümündedir ve o kadar tembeldir ki, araştırmacı habercilikten söz etmek mümkün değildir. Genelde yaptıkları, sadece hükümetin dizelerini ve yüksek nüfuza sahip kişilerin dizelerini tekrarlamaktan ibarettir. Bunlar için İslam, dikkatleri kendi toplumumuzdaki adaletsizliklerden ve problemlerden başka yöne çevirmek için kullanılan “yabancı bir şeytan” durumundadır. Bunun sonucunda İslam ve özellikle Arap dünyasının insani tarafı medyada nadiren görülür. Bunun net sonucu da, bir taraftan boşluk, bir taraftan da basit, neredeyse kendiliğinden zihne gelen terör ve şiddet görüntüleridir.

Sadece gazetelerden ve televizyondan değil ayrıca filmlerden kaynaklanan bir dizi elverişli resim ve klişeler de var. Mesela ben Ortadoğu’da, Filistin’in Khari bölgesinde büyürken, John Hall, Maria Montez ve Sabu gibi oyuncuların rol aldığı Hollywood yapımı “1001 Gece Masalları” (Arabian Nights) hakkındaki filmlerden zevk duyardım. Yani o filmler benim içinde yaşadığım bölgeden bahsediyordu fakat -bugün Hollywood dediğimiz egzotik ve büyüleyici özelliğe sahipti. Tüm bir repertuar kullanılıyordu: Çöllerde atları üzerinde koşuşturan şeyhler, palalar, dansözler ve buna benzer şeyler…

Popüler medyadaki durumda aslında Müslümanlar genelde iki şeyden ibarettir: Birincisi, onlar kötü adamlardır ve fanatiktirler. İkincisi ise, çoğu film her yere saçılmış çok sayıda Müslüman cesetleriyle neticelenir. Arnold Schwartzenegger, Demi Moore veya Chuck Norris buna sebep olur. Müslüman teröristleri öldürmeye giden gerillalar hakkında çok sayıda film söz konusudur. Dolayısıyla İslam hakkındaki düşünce, kökü kazınılması gereken bir şey olduğudur.

Oryantalist tasvirlerin bütün bir tarihi, müslümanın ve doğulunun portresini daha düşük bir tür (a lesser breed) olarak çizmektedir. Başka bir ifadeyle onların anladıkları tek şeyin şiddet dili olduğunu söylemektedir. Kural şudur: Onların burnunu kanatmadan sözden anlamazlar. Onlarla mantıklı konuşmamız mümkün değildir. Peki, Arap dünyası teröristlerle mi doludur? Yapılması gereken tek şey bu soruyu akl-ı selime yöneltmek ve ‘her yerde olduğu gibi orada da teröristler var’ demektir. Ancak biliyorsunuz ki, orada çok daha fazla şeyler oluyor. 250 ila 300 milyon insandan bahsediyoruz ve Oryantalizm’in ele alınması gereken en büyük sorunlarından biri İslam ve onun mahiyeti hakkındaki bu uçsuz bucaksız genellemeleridir. Mesela diyelim ki Endonezya ve Suudi Arabistan hakkında konuşurken, İslam olarak bahsedilebilecek ortak hususlar çok azdır. Demek istediğim, her ikisi de müslüman ülkedir ama tarih, dil, gelenekler vb. hususlarda çok ciddi farklar vardır. Bu o kadar uçsuz bucaksızdır ki, İslam kelimesi ancak genel ve mübhem bir anlam ifade eder. Aynı durum Arap dünyası içerisinde de geçerlidir. Fas Suudi Arabistan’dan çok farklıdır. Cezayir de Mısır’dan çok farklıdır. Önceden iddia etmiş olduğum gibi şimdi de iddia ediyorum ki, Arap dünyasındaki baskın anlayış oldukça seküler bir anlayıştır.

Çok net olan bazı siyasi sebeplerden dolayı dikkatleri bu yöne çekmek ve özellikle de medyanın dikkatini çekmek kolaydır. Arapları itibarsızlaştırmak, onları Batı için bir tehdit olarak lanse etmek, Soğuk Savaş dönemi sonrasında hâlâ yabancı düşmanların var olduğu fikrini destekler. Aksi takdirde [biz Amerikalılar] bu devasa orduyla ne yapacağız? Askeri bütçemiz, bütün dünya devletlerinin askeri bütçesinin toplamının iki katıdır. Dolayısıyla tehdide ihtiyacınız var. Bunun sonucu ise, Araplara ve İslam’a yönelik sempatik sözler bulmanın zorluğudur. İslam Hıristiyanlığın düşmanı olarak görülüyor. Amerika Birleşik Devletleri kendini Hıristiyan veya İsrail ile yakın ilişkili Yahudi-Hıristiyan bir devlet; İslam’ı ise büyük düşman ve rakip olarak görüyor. Bunun bir geçmişi var.

Prenses Diana’nın eski talibi olan Dodi el-Fayed’in örneğini veririm. O vefat etmeden birkaç gün önce İngiliz basınında göz gezdiriyordum. Basın, oryantalist söylemin ırkçı klişeleriyle doluydu. İngiltere’nin önde gelen gazetelerinden Sunday Times, “Mekke’de Planlanmış bir Evlilik” (A Match Made in Mecca) manşetiyle, 15 bin kelimelik bir haber yayınlamıştı. Yazıda beyaz ırktan bir kadını ele geçirmeye ve bozmaya çalışan esmer insanlar, VII. yüzyılın tarihi bir şahsiyeti olan ve her nasılsa bütün bu olayı gizlice tertipleyen Muhammed Peygamber algısı vardı. Gördüğünüz diskurun (bilimsel çalışmaların ve söylemin) gücü işte bu. Eğer dünyanın o bölgesi, insanları ve İslam hakkında düşünüyorsanız sürekli kullanmanız gereken kelimeler bunlar. Yani diskur belli sınırlar içinde ve belirli kurallar gözeterek düzenli bir bilgi üretme sistemidir. Bunun dışında düşünebilmek, onu aşabilmek, onu kullanmamak neredeyse imkânsızdır çünkü o bölge hakkında bu şekilde kodlanmamış bir bilgi parçası bulunmamaktadır.

Bir açıdan da Araplar bu konuda ciddi bir eleştiri ortaya koymayarak buna dâhil oldular ve bir doğulu olarak bu oryantalist yöntemle takdim edilmelerine izin vermiş oldular. Örneğin yirmi Arap ülkesinin, farklı bir tablo ortaya koymaya yönelik kendi dünyalarını anlatan bir bilgilendirme politikası mevcut değil. Çünkü onların çoğunluğu diktatörlüktür. Hepsi de demokrasiden yoksun diktatörlüklerdir ve destek görmek için çaresizce Amerikan hükümet himayesine muhtaçtırlar. Dolayısıyla Amerika Birleşik Devletlerini eleştirecek ve gerçek bir diyalog kurmaya kalkışacak durumda değiller. Bu açıdan Araplar kendilerini bir bütün halinde Batıya tabi ve ondan aşağı bir yerde tutuyor. Böylece, çoğu Batılının kendileri hakkında zihinlerinde olan tasavvuru teyit etmiş oluyorlar.

Hazırlayan: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Ömer YILDIRIM’ın Kişisel Ders Notları. Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf “Felsefeye Giriş” ve 2., 3., 4. Sınıf “Felsefe Tarihi” Dersleri Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı; Necmettin Erbakan Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 41, 2016, s.167-.178

Ömer YILDIRIM hakkında
Sosyolog Ömer YILDIRIM 1985'te Erzurum'da doğdu. İlk, orta ve yüksek öğrenimini Erzurum'da tamamladı. Sırasıyla; Abdurrahim Şerif Beygu İlkokulu, Ahmet Yesevi İlköğretim Okulu, Erzurum Cumhuriyet Lisesi ve Atatürk Üniversitesinde okudu. 2009 yılında Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü'nden mezun oldu... devamını oku »

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*