Felsefe hakkında her şey…

İnsan hakları

23.03.2024
319
İnsan hakları

İnsan hakları; tüm dünya üzerindeki insanların yalnızca insan oldukları için sahip oldukları temel ahlaki güvencelerdir. Bu güvencelerin “hak” olarak adlandırılması, onları kullanabilecek bireylere ait olduğunu, yüksek önceliğe sahip olduklarını ve bu güvencelere uymanın isteğe bağlı olmaktan ziyade zorunlu olduğunu göstermektedir.

İnsan haklarının, tüm insanların bu haklara sahip olduğu ve bunlardan yararlanması gerektiği anlamında evrensel olduğu ve bir devletin hukuk sistemi ya da yöneticileri tarafından tanınmış ve uygulanmış olsun ya da olmasın, gerekçelendirme ve yorumlama standardı olarak var olmaları ve kullanılabilir bulunmaları anlamında bağımsız oldukları yaygın olarak kabul edilmektedir. (Nickel, 1992:561-2)

İnsan hakları, insanlara atfedilen haklardır ve asgari düzeyde iyi bir yaşamdan istifade etmeye yönelik taleplerimizi desteleyen ahlaki güvenceler olarak işlev görür. Kavramsal açıdan bakıldığında, insan haklarının kendisi de hak kavramının bir türevidir.

İnsan hakları ahlaki doktrini, her insanın asgari düzeyde iyi bir yaşam sürmesi için gerekli temel ön şartları tespit etmeyi amaçlar. İnsan hakları, işkenceye karşı haklar ve tıbbi bakım hakları gibi, asgari düzeyde iyi bir yaşam sürmek için gerekli negatif ve pozitif ön şartları belirlemeyi amaçlar. Bu amaç, son elli yılda yayınlanmış İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi (1948) ile başlayan ve en önemlisi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (1954) ve Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi (1966) ile devam eden çeşitli beyanname ve yasal sözleşmelerde güvence altına alınmıştır. Bu bağlamda söz konusu üç belge, pek çok kişinin çağdaş jeo-politik düzene uluslararası bir haklar sözleşmesi sağlayabileceğini düşündüğü ahlaki bir doktrinin merkezini oluşturmaktadır.

Bununla birlikte, insan hakları doktrini tam kapsamlı bir ahlaki doktrin olmayı amaçlamamaktadır. İnsan haklarına başvurmak bize kendi başına tam kapsamlı bir ahlak açıklaması sağlamaz. Örneğin, insan hakları bize yalan söylemenin doğası gereği ahlaka aykırı olup olmadığı ya da kişinin arkadaşlarına ve sevgililerine karşı ahlaki yükümlülüklerinin kapsamının ne olması gerektiği gibi soruları yanıtlamak için ölçütler sunmaz. İnsan haklarının öncelikli olarak hedeflediği şey, temel, kamusal ahlaki normların şeklini, içeriğini ve kapsamını belirlemeye temel teşkil etmektir.

James Nickel’in belirttiği gibi, insan hakları bireylere asgari düzeyde iyi bir yaşam sürdürebilmeleri için gerekli koşulları sağlamayı amaçlar. Hem ulusal hem de uluslararası kamu otoriteleri, bu koşulları güvence altına almak için en iyi konuma sahip olarak tanımlanmaktadır ve bu nedenle, insan hakları doktrini, birçokları için, hepimizin hem birbirimizden hem de öncelikle en önemli çıkarlarımızı doğrudan etkileyebilecek ulusal ve uluslararası kurumlardan beklemeye hakkımız olan temel ahlaki güvenceleri belirlemek için ilk ahlaki başvuru kaynağı olmuştur.

İnsan hakları doktrini, ideolojiler üstü olduğu varsayılan çağdaş jeopolitik düzene, tüm bireylerin asgari düzeyde iyi bir yaşam sürdürebilmeleri için gerekli olan temel ekonomik, siyasi ve sosyal koşulların belirlenmesine yönelik ortak bir çerçeve sunmayı amaçlamaktadır.

İnsan haklarının yaygınlaştırılması ve korunmasının pratik etkisi, tek tek ulus-devletlerin bu belgeleri yasal olarak tanımasıyla önemli ölçüde destek bulurken, insan haklarının nihai geçerliliğinin karakteristik olarak böyle bir tanımaya bağlı olmadığı düşünülmektedir. İnsan haklarının ahlaki gerekçelendirmesinin katı ulusal egemenlik düşüncelerinden önce geldiği kabul edilir.

İnsan hakları doktrininin altında yatan amaç, tüm ulus-devletlerin uyması gereken bir dizi meşru kıstas ortaya koymaktır. Ulusal egemenliğe yapılan itirazlar, ulus-devletlerin insan haklarına dayalı temel taahhütlerinden kalıcı olarak vazgeçmeleri için geçerli bir yol yaratmamalıdır. Dolayısıyla insan hakları doktrini, bireylere, karşımıza çıkan ve üzerimizde yargılama hakkı olduğunu iddia eden çağdaş ulusal ve uluslararası siyasi ve ekonomik otorite türlerinin meşruiyetini ahlaki açıdan denetleyecek güçlü bir araç temin etmek bakımından çok uygundur. Bu, insan hakları doktrininin çağdaş ahlaki ve siyasi öneminin azımsanmayacak bir boyutudur. En ateşli destekçilerine göre insan hakları doktrini, çağdaş jeo-politik düzenin tanzimi için temelde meşru bir ahlaki zemin sağlamayı amaçlamaktadır.

İnsan hakları doktrini çeşitli biçimlerde kapsamlı felsefi eleştirilere maruz kalmıştır. Ahlaki bir doktrin olarak insan haklarının felsefi geçerliliğine yönelik bu eleştiriler, doktrini destekleyen çeşitli felsefi teorilerin eleştirel incelemesinden, insan haklarının dayandığı felsefi yanılgıları ortaya koymayı amaçladıkları için farklıdır. Bu türden iki eleştirel analiz biçimi özellikle dikkat çekmektedir: biri insan haklarının evrenselci iddialarına karşı çıkan, diğeri ise insan hakları ilkelerinin varsayılan nesnel karakterini eleştiren analizlerdir.

İnsan hakları uzun bir tarihsel geçmişe sahiptir. İnsan haklarının temel felsefi dayanağı, her yerde tüm halklar için geçerli bir adalet anlayışının varlığına duyulan inançtır. Bu haliyle çağdaş insan hakları öğretisi jeo-politik meselelerin merkezinde yer almaya başlamıştır.

İnsan hakları söylemi çok farklı koşullarda pek çok halk tarafından anlaşılmakta ve kullanılmaktadır. İnsan hakları, insanların birbirlerine ve ulusal ve uluslararası siyasi kurumlara karşı nasıl davranmaları gerektiğine dair çağdaş anlayışın vazgeçilmezi haline gelmiştir.

İnsan hakları en iyi şekilde, her insanın asgari düzeyde iyi bir yaşam sürmesi için potansiyel ahlaki güvenceler olarak düşünülebilir. Bu arzunun gerçekleşmemiş olması, çağdaş dünyanın insan haklarına dayalı zorlayıcı bir ahlaki sistem kurma konusunda büyük bir başarısızlığa uğradığını göstermektedir.

İnsan haklarının felsefi temeli tutarlı eleştirilere maruz kalmıştır. İnsan haklarının felsefi destekçileri ve karşıtları arasında süregelen tartışmanın bazı yönleri çözümsüz ve belki de çözümlenemez kalsa da insan haklarına ilişkin genel sav ahlaki açıdan güçlü bir sav olmaya devam etmektedir.

Muhtemelen, insanın varlığı için en ikna edici gerekçe hayal gücünün kullanılmasına dayanabilir. Şimdi insan haklarının olmadığı bir dünya hayal etmeyi deneyin!

Çoğulculuk, barış, demokrasi, özgürlük, güvercin

İNSAN HAKLARININ SINIFLANDIRILMASI

Birinci kuşak haklar

“Birinci kuşak haklar” denilenler sivil, siyasi ve kişisel haklardır. Başta yaşama hakkı olmak üzere özel yaşama, haberleşmeye, düşünceyi açıklamaya müdahale etmeme gibi dokunulmazlıklar bu hakların özünü oluşturmaktadır.

Özünde kişiyi devletin ve diğer kişi ve grupların saldırılarından-baskısından korumayı, kişinin insanca yaşamasını sağlamayı temele alan haklardır bunlar.

Genel olarak insan hakları denilince ilk akla gelen ve üzerlerinde en az tartışma yapılan hak kategorisi de bu haklardır. Herkes yaşama hakkının, din ve vicdan özgürlüğünün, düşünceyi açıklama hakkının, ayrımcılığa uğramama, adil yargılanma hakkının temel haklardan olduğunu kabul etmektedir. Bu haklar genellikle “negatif haklar” olarak karşımıza çıkarlar. Neyin yapılması gerektiğini değil, neyin yapılmaması gerektiğini ya da ne yapılırsa bunun bir insan hakkı ihlali olacağını dile getirirler. Kişiler bu haklara insan olmaları nedeniyle zaten sahiptir. O nedenle, bunlar devletin ya da başka bir kurumun verdiği ya da tanıdığı haklar değildir.

Devletten beklenen ya da devletin rolü, yaşama hakkı ve “düşünceyi ifade etme hakkı”nda olduğu gibi, “çiğnenmelerini önlemek, çiğnendiği zaman da dengeyi yeniden kurmaktır; ya da devletten bu beklenir. … Devletin bu hakları korunması, bu hakları yasaların güvencesi altına alması, yani bu hakların çiğnenmesini yasalarla önlemeye çalışması, çiğnendiği zaman da çeşitli organlarıyla araya girmesi demek olur” (Kuçuradi 2009b, s. 76).

Bu nedenle, bu hakların birçoğunun korunması için devletin yasal düzenlemeler yapması, bazı kurum ve kuruluşlar oluşturması yeterlidir. Devlet ön hazırlık yaparak, kişilerin zaten sahip oldukları bu temel haklarını kullanmalarının yolunu açar. Temel hakların kullanılmasını engellemeye çalışanları engeller. Sığınma hakkı bu haklara bir örnek olarak verilebilir.

Hugo Grotius’un 1625’te doğal hak olarak devletin “sığınma tanıma hakkı”ndan söz etmesine karşın, bu hak Evrensel Bildirge’nin sunduğu birkaç yeni haktan birisidir. Evrensel Bildirge’nin 14. Maddesinde “Herkes kötü muameleden kurtulmak için başka ülkelerden sığınma talep etme ve bundan yararlanma hakkına sahiptir” denilmektedir. Buna sıkça “sığınma hakkı” denilse de aslında burada birden çok hak söz konusudur (Wellman 1999, s. 17).

Sığınma hakkı kimi zaman yaşama hakkının korunmasının tek yolu haline gelebilmektedir.

İkinci kuşak haklar

Evrensel Bildirge’de sivil ve politik hakların yanında bir dizi ekonomik, sosyal ve kültürel haklar da yer almaktaydı. Bu haklar “ikinci kuşak haklar” olarak bilinmektedir çünkü bu türden bir hak ne 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’nde ne de 1789 tarihli Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’nde yer almıştır.

Gerçi doğal hakların ateşli bir savunucusu olan 18. yüzyıl düşünürü Thomas Paine, 1792’de yayınlanan kitabı Rights of Man’de eğitim, refah ve çalışmayla ilgili sosyal koşulları da listesine almış, 1793 tarihli Fransız Bildirgesi de eğitim hakkını onaylamıştı. Ama bu haklar geleneksel doğal hukuk kuramlarına uymadıkları gibi, temel moral ve anayasal haklar olarak da yirminci yüzyıla kadar pek kabul görmemişlerdir. Eğitim hakkı anayasalarda çok uzun zamandır yer almasına karşın, bu sadece bir yasa maddesi olarak kalmış, bu hakkın kullanılması için gereken kurumsal yapılar oluşturulmamıştır. Aynı durum daha yeni yasalaştırılan refah hakları denen haklar için de söz konusudur.

İkinci kuşak haklara bir örnek olarak “çalışma hakkı” verilebilir. Evrensel Bildirge’nin 23. maddesinin “çalışma hakkı” derken tek bir haktan mı söz ettiği yoksa birden çok hakkı, çalışmayla ilgili bir dizi farklı hakkı mı kapsadığı pek açık değildir. Ama daha sonraki insan hakları belgeleri, 1961 tarihli Avrupa Sosyal Şartı’ndan başlayarak “çalışma hakkı”nın kendisiyle, “adil ve insan onurunu yakışır çalışma koşullarına sahip olma hakkı”nı birbirinden ayırmıştır. Bu en klasik tanımını da 1966 tarihli BM Uluslarası Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi’nin 6. maddesinde bulmuştur:

“Sözleşmeye taraf olan devletler çalışma hakkını tanırlar, bu da kişilerin serbestçe seçtikleri veya kabul ettikleri işlerde çalışmasıyla kendi yaşamını sürdürme fırsatına sahip olmasını kapsar. Böylece bu hakkın özünü oluşturan şey, her insan tekinin kendi devletinden çalışarak hayatını sürdürme şansına sahip olmasını talep etme ve çalışacağı işler arasında serbest seçim yapabilmesidir. Bu hak devletlere de kişilere bu fırsatı vermek için gerekli adımları atma ödevini yüklemektedir.”

Bunun altında yatan varsayım ise, her insanın refahı için bu fırsata sahip olması gerektiği ve yalnızca devletin bu temel insan gereksinimini yerine getirecek güce sahip olduğudur (Wellman 1999, s. 21).

Üçüncü kuşak haklar

Bugün uluslararası hukukta üçüncü nesil haklar ile karşılaşılmaktadır. Bu yeni insan hakları sıkça “dayanışma hakları” olarak adlandırılmaktadır.

Gelişme hakkı, barış hakkı, temiz bir çevrede yaşama hakkı gibi yeni kimi hakların belgelere girdiğine hiç kuşku yoktur; ama bunların ortak bir özelliklerinin olup olmadığı, eğer böyle bir şey varsa bunların birinci ve ikinci kuşak haklardan nasıl ayrıldıkları konusunda büyük bir belirsizlik vardır.

Bu yeni insan hakları sıkça “dayanışma hakları” olarak adlandırılmaktadır. Dayanışma bir grup içinde karşılıklı destek veya bağlılıkla, özellikle güçlü ortak ilgi, sempati ve istek duyan bireyler arasında gerçekleşmektedir.

Dayanışma üçüncü kuşak hakların tanımına iki biçimde girmektedir: Birincisi, bu haklar, bireylerin hakları olmaktan ziyade sosyal grup haklarıdır. Bu haklar tüm insanlığın barışa ve sağlıklı çevreye sahip olma hakkını ve her halkın kendi geleceğini ve kendi kültürünü belirleme hakkına sahip olma haklarını da kapsamaktadır. İkincisi, bu haklar suçu tüm insanlığa yüklemektedir. Bu haklar dünya çapında eyleme geçmeyi talep etmektedir, bu hakların yüklediği ödevlerin yerine getirilmesi de öncelikle uluslararası kurumlara düşmektedir.

Bu haklara örnek olarak halkların varolma hakkı verilmektedir. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin birinci maddesi “Her halk, varolma hakkına sahiptir.” demektedir. Bu İnsan ve Halkların Hakları Üzerine Afrika Sözleşmesi’nde de onaylanan halkların haklarına ilişkin ilk haktır.

BM soykırım suçlarının önlenmesiyle ilgili olarak bu belgelere göndermede bulunmakta birlikte, bu bildirgelerden hiçbiri BM tarafından kabul edilmiş değildir. “Halkların hakları”nın içeriğini bu belgelerin açık bir biçimde ortaya koymamalarının nedeni de bu olabilir (Wellman 1999, s. 29-30).

Hakların birinci, ikinci, üçüncü kuşak haklar olarak ayrılması, bir öncelik sonralık sıralamasını verir gibi gözükse de birinci ve ikinci kuşak hakları bu şekilde birbirinden ayırarak sivil ve siyasal hakların ekonomik, sosyal ve kültürel haklardan önce geldiğini söylemek, Evrensel Bildirge esas alındığında pek mümkün değildir.

Evrensel Bildirge birinci kuşak haklar yanında ikinci kuşak hakları da içermektedir. Temel hakları sivil ve siyasal haklardan ekonomik, sosyal ve kültürel haklara doğru genişletme eğiliminin olduğu, ikincil grup hakların gittikçe daha fazla uluslararası bildirgelerde, özellikle de sözleşmelerde yer aldığı söylenebilir. Ama ne bu durumun kendisi ne de sivil ve politik haklar düşüncesinin daha eskilere dayandığını söylemek, bu iki kuşak arasında ayrım yapmak için yeterli görünmemektedir.

Doğal haklara gönderme yapılarak önceliğe sahip olduğu düşünülen haklar, daha ziyade yaşama hakkı -ve ilgili dokunulmazlıklar-, özgürlükler ve mülkiyet hakkıdır. Bunlar da sivil ve politik haklarla belki kesişen haklardır ama örtüşen haklar değillerdir. Özellikle politik hakların çok önemli bir bölümü, doğal haklar denilen haklarla örtüşmemektedir.

“Üçüncü kuşak haklar” denilen haklara gelince, Wellman’ın yukarıda sıkça alıntı yaptığımız kitabında da ayrıntılı bir biçimde dile getirdiği gibi, grup hakları insan hakları düşüncesiyle uyuşmamaktadır.

İnsan hakları, kişinin yalnız insan olması nedeniyle sahip olduğu haklar iken üçüncü kuşak haklar denilen “dayanışma hakları”nın taşıyıcıları bireyler değil, gruplardır. Bu durum, kimi düşünürleri, üçüncü kuşak hakların insan hakları arasında sayılmaması gerektiği düşüncesine götürmüştür; örneğin Wellman’a göre dayanışma hakları insan haklarının evrenselliği ve eşitliği ilkesine uymamaktadır.

Bu nedenle, halklara herhangi bir moral hak tanımanın mümkün olmaması, halkların bireyler gibi hakların bir öznesi olamayacağı düşüncelerinin ortaya atılmasına yol açmıştır.

Kanımızca “halkların hakları”na ilişkin taleplerin taşıyıcıları ya da öznelerinin “gruplar”, insan haklarının taşıyıcılarının ise “kişiler” olduğu, kişilerin yalnızca insan olmaları nedeniyle insan haklarına sahip oldukları düşünülürse üçüncü kuşak hakların insan haklarıyla olan ilgilerine karşın onlardan ayrı değerlendirilmesi gerektiği, farklı bir hak kategorisi oluşturdukları açıktır.

Bu söylenenlerden, bu tür hakların var olmadığı ya da bu hakların önemsiz oldukları sonucu çıkarılmamalıdır. Bu türden hak taleplerinin günümüzün siyasal ve ekonomik koşullarının da etkisiyle arttığı, kimi zaman bu haklar korunup güvenceye alınmadan temel hakların korunmasının da güçleştiği yadsınamaz. Ama bu durum onların, özneleri ya da taşıyıcıları farklı olan ve insanın yalnız insan olmakla sahip olduğu insan haklarıyla farkını gözden kaçırmamızı gerektirmez.

İnsan haklarının ya da temel hakların taşıyıcısı (öznesi) kişi iken dayanışma haklarından oluşan üçüncü kuşak hakların taşıyıcısı çoğunlukla kişiler değil gruplardır.

Yazan: Sosyolog Ömer Yıldırım

İlgili konular:

BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.

2005'ten beri çevrim içi felsefe yapıyoruz...