Siyaset ve İnsan Hakları İlişkisi

İnsan hakları sorunları günümüzde daha çok bir hukuk sorunu olarak görülüp tartışılmaktadır.

İnsan hakları eğitimi genellikle “insan hakları hukuku” eğitimi olarak yapılmakta, insan hakları sorunlarına da hukuksal çözümler bulunmaya çalışılmaktadır. Kuşkusuz insan hakları sorunları çoğu zaman hukuk sorunları olarak karşımıza çıkmakta, insan haklarının korunması da en temelde hukuksal düzenlemelerle mümkün olmaktadır. Buna karşılık, insan haklarının yalnız bir hukuk sorunu olarak görülmesi, insan hakları kavramının belirlenmesinden insan haklarının korunmasına kadar birçok güçlüğü de beraberinde getirmektedir.

İnsan hakları sorunu bir hukuk sorunu olduğu kadar, belki ondan da önce, bir felsefe sorunu, bir etik sorun, bir siyaset sorunudur. Açık bir insan hakları kavramına -nelerin insan hakları olup nelerin olmadığının bilgisine- sahip olunmadan, insan hakları normlarının temelde etik normlar oldukları görülmeden insan hakları sorunları aydınlatılamaz. İnsan haklarının bir ülkede korunması, bir ülkede özgürlüğün sağlanması için kimi siyasal düzenlemelerin de yapılması gerekir. Bir ülkede insan hakları, ancak ülkeyi yönetenlerin temel hakları korumayı amaç edinmeleriyle çıkarılacak anayasa, yasa ve yönetmeliklerin bu amacı göz önünde tutarak hazırlanmasıyla ve amacına uygun bir biçimde uygulanmasıyla korunabilir. Yasalar ya da bir bütün olarak hukuk kurumu, bu anlamda, hiçbir zaman tümüyle siyasetin dışında değildir.

Her yasa bir siyasal karar sonucu ortaya çıkar ya da bir siyasal kararı yansıtır. Her zaman yasaları çıkaran bir parlamento, bir kurul veya en genel anlamda siyasal bir otorite mevcuttur. Hukuk bu siyasal otoritenin ürünüdür, hep onun damgasını taşır. Çağdaş demokrasilerde yasama ve yürütme ayrı güçler olmalarına karşın, yasama organında çoğunluğa sahip olan partilerin yürütme görevini de üstlenmeleri nedeniyle iki güç, teoride oldukları kadar pratikte ayrı değildirler. Hatta yargı kurumu da hem doğrudan yürütmeden hem de yasama organından etkilenmektedir. Yargı kurumunun işleyişini belirleyen yasa ve yönetmelikler yasama ve yürütme organlarınca çıkarılmaktadır. Yasama organlarının bütçeleri yürütme tarafından belirlenmekte, personel alımında ve atama-terfilerinde bağımsız -olması beklenen ama pratikte pek olamayan- yargı üst kuruluşları kadar yürütme de etkili olmaktadır. Bu nedenle, yasama-yürütme ve yargı erkleri arasında olması öngörülen güçler ayrılığı ilkesi -ülkelerin siyasal ve kültürel gelişmişlik düzeylerine göre ülkeler arasında kimi önemli farklılıklar görülse de- çoğu kez teoride kalmaktadır. Pratikte siyasal gücü ya da iktidarı elinde tutanlar, bir yandan yürütme görevini üstlendikleri gibi, parlamentoya da egemen olmaya, istedikleri yasaları oradan çıkarmaya çalışmakta, öte yandan ise bağımsız olması modern demokrasilerin işleyişi için zorunlu olan yargıyı etkilemeye, hatta yönlendirmeye çalışmaktadırlar. Bu da sonuçta demokrasilerin işlerliğine ilişkin soruyu, “Güçler ayrı lığı ilkesine uyulmadan çağdaş demokrasiler ne kadar ayakta kalabilir ya da amacına uygun bir biçimde varlığını sürdürebilir?” sorusunu gündeme getirmektedir.

Kimi zaman doğrudan -oluşturacağı kurum ve kuruluşlarla- kimi zamansa dolaylı olarak -kişilerin temel haklarına müdahale olduğunda- insan haklarını koruyacak olan devlettir ya da insan haklarını korumak devletin en başta gelen görevidir.

Devletin oluşmasını açıklamaya, meşruluğunu temellendirmeye çalışan Sözleşmecilik Kuramı, kişilerin tek başlarına kendi varlıklarını ve özgürlüklerini koruyamadıkları için sınırsız özgürlüklerinden vazgeçip erki bir üst otoriteye ya da makama devrettiklerini, devletin böyle ortaya çıktığını ileri sürer.

Devletin varlık nedeni konusunda çeşitli tartışmalar, görüş farklılıkları bulunsa da devletten en başta beklenenin kişilerin temel haklarını korumak, ülkede temel özgürlükleri sağlamak olduğu konusunda neredeyse bir görüş birliği vardır. Tartışma daha çok devletten beklenenin bununla sınırlı olup olmadığıyla ilgilidir. Bu nedenle devletten beklenen şeyin en başta insan haklarını korumak olduğunun söylenmesi bir abartı taşımaz. Siyasetin ya da siyaset adamlarının amacı, sıkça dile getirildiği gibi, teorik ve pratik olarak yurttaşların “mutluluğunu”, “iyi hâlde olmasını” sağlamak ise bunun önkoşulu, tüm yurttaşların temel hak ve özgürlüklerden mümkün olduğunca ve eşit bir biçimde yararlanmasının sağlanmasıdır. Bugün hukuksal bir kurum olarak devletin, amacına uygun kurulan ve işleyen bir devletin, iki ana işlevinden söz edilebilir: Yurttaşların temel haklarını güvence altına almaları ve -bu haklara saldırı olduğunda saldırganları engelleyerek- söz konusu ülkede bu hakların yaşanabilmesini sağlamasıdır. Günümüz koşullarında devletin görevleri bu iki amacın açıklığa kavuşturulmasıyla ortaya konabilir. Başka bir ifadeyle, bir ülkede yurttaşların temel hakları yasa ve kurumlarla güvence altına alınmış ve kişilerin bu haklarını kullanmalarının önündeki engeller kaldırılmışsa yani özgür bir toplum oluşturulmuşsa orada devlet amacına uygun bir biçimde yapılanmış demektir.

Konu Başlıkları

– İnsan hakları kavramı
– Etik ve insan hakları
– İnsan haklarının çeşitlenmesi
– Kültürel görecilik ve insan hakları
– İnsan haklarının temellendirilmesi

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*