İlk Çağ (Antik Çağ) Felsefesi Tarihi

felsefe Nedir

Felsefeyi geçmişiyle olan bağlarından ayrı düşünmek mümkün değildir; çünkü bugün kullandığımız birçok felsefi kavramın anlamsal içeriği, binlerce yıllık düşünsel katkıların ve evrensel bir fikirsel iş birliğinin ürünü olarak ortaya çıkmıştır.

Bu nedenle felsefi kavramların anlamlarını ortaya koymak, bir anlamda onların tarihlerini yazmakla eş değerdir. Bu da felsefe tarihi disiplinini felsefe yapmanın ayrılmaz bir parçası haline getirir. Adına felsefe dediğimiz etkinliğin, büyük ölçüde, geçmiş dönemlerin büyük düşünürlerinin yapıtlarında vücut bulan bir disiplin olduğunu hatırdan çıkarmamak gerekir.

Felsefenin 2500 yıllık uzun öyküsü Antik Yunan dünyasının büyük filozoflarının bin yıllara ışık saçan eşsiz başarılarıyla başlıyor. Antik Yunan uygarlığı, düşünce tarihinin ilk filozoflarını yetiştirmiş, ilk kavram ve sorunlarını ortaya koymuştur ve bu bakımdan özellikle Batı düşüncesi tarihinde ayrıcalıklı bir yere sahiptir.

Felsefe, isim babaları olan Antik Yunan düşünürlerine çok şey borçludur. Felsefe tarihinde hiçbir sorun yoktur ki Antik Yunan düşüncesine ama örtük, ama açık bir gönderme içermiyor olsun. Tarihin ilk filozofu olan Thales ile başlayan Antik Yunan düşüncesinin Platon ve Aristoteles gibi görece geç dönem düşünürler eliyle ulaştığı doruk noktası, düşünce tarihinde bir tekrarı daha olmayan parlak bir başarı olarak kabul edilir. Bu iki adam, felsefe tarihinin, tartışmasız, en büyük düşünürleri olarak, kendilerinden sonraki düşünürlerin el atacakları tüm sorunları felsefe disiplininin yöntem ve icaplarına uygun şekilde teşhis etmiş, ortaya koydukları kavramlar adeta başlı başına bir felsefe lügati oluşturmuş ve bu lügat, felsefenin gelişim süreci boyunca filozofların baş vurdukları belki de en kullanışlı düşünme aletini oluşturmuştur.

Antik Yunan düşünürleri, bugün her biri felsefenin farklı alt disiplinlerince konu edinilen varlık, bilgi, insan, ahlak, toplum ve sanat sorunlarını, bin yıllar boyunca hayranlıkla karşılanmış eşsiz bir bütünlük ve sistematiklik içinde ele alıp tartışmış, etkileri çağları aşan büyük felsefe yapıtları kaleme almışlardır.

Felsefe tarihinin, özellikle Batı düşüncesi veya Avrupa felsefesi hareket noktası alınırsa, Greko-Romen dünyanın düşünürlerinin yaklaşık bin yıl süren felsefi etkinliklerini kapsayan dönem. Buna göre, antik felsefe Batı düşüncesinde kabaca milattan önceki ilk bin yılın ortalarından başlayıp, milattan sonraki ilk bin yılın ortalarına kadar olan bin yıllık dönemin felsefesidir. Tarihsel bakımdan, Thales’le başlayıp Simplikios gibi geç Yeni-Platoncu düşünür ve Aristoteles yorumcularıyla sona erer. Avrupa’nın Augustinus ve John Scottus Erigena gibi daha sonraki düşünürleri, tıpkı İslâm felsefesinin Farabî, İbni Sinâ ve İbn Rüşd benzeri filozofları gibi, antik felsefenin dışında bırakılır. Antik felsefeye, çağdaş kültürlerin Konfüçyüs ve Buda gibi Doğulu filozofları da dâhil edilmez.

Antik felsefenin en büyük önemi, onun hem Hristiyan felsefesinin ve hem de İslâm felsefesinin ortak kültürel mirasını ve bir bütün olarak da Batı kültürünün manevi ve düşünsel temelini oluşturmasında yatmaktadır. Bu açıdan bakıldığında, Orta Çağ felsefesiyle aynı teleolojik dünya görüşünü benimsemek bakımından benzerlik gösteren antik felsefe, geleneksel olarak iki farklı şekilde sınıflanır veya kategorileştirilir. Tarihsel, kültürel ve coğrafî unsurları temel alan birinci sınıflamada, o Helenik felsefe ve Helenistik felsefe diye ikiye ayrılır. Bunlardan Antik felsefenin ilk üç yüzyıllık dönemine karşılık gelen Helenik felsefe, onun en yoğun en güçlü, en parlak dönemini temsil eder. Görece çok daha uzun veya yaklaşık yedi yüzyıllık bir tarihi olan Helenistik felsefeyle kıyaslandığında hemen bütünüyle karşıt özellikler sergiler.

Buna göre, Helenik felsefe dinî veya mitolojik/poetik düşünceden kopuşla, doğal olayların doğaüstü nedenler yerine yine doğal nedenlerle açıklanması gerektiği inancıyla başlarken, Helenistik felsefe, özellikle son dönemlerinde veya yeni-Platoncu felsefede dine yeniden yaklaşır ve mistik bir karakter kazanır. Helenik felsefenin hem naiflik hem de başka kültürlerle karışmamış olma anlamında saf olduğu yerde, Helenistik felsefe en azından Roma kültürü ve kısmen de Doğu felsefesiyle karışmış olma anlamında Yunan’a özgü saflığını yitirmiş olan bir felsefedir. Helenik felsefenin doğal çevresi kent-devletidir. Helenik dönemin düşünürü kent-devletinde mutlu bir hayata erişme idealinin belirlediği etiko-politik sorulara cevap vermeye çalışır. Oysa Helenistik dönemin siyasi dekorunda imparatorluk vardır; bu dönemde düşünür imparatorluk düzeninin sınırlarını büyüttüğü dünyada yalnızlaşan ve yabancılaşan insanın ağır problemlerine çözüm getirmeye çalışır. Buradan da anlaşılacağı üzere, Helenik felsefe, büyük bir bölümünde, zaman zaman etik ve politik konularla yakından ilgilenmiş olsa bile, bütünüyle teorik ve evrenin her yönüyle anlaşılabilir olduğuna inanan tamamen rasyonel bir felsefe iken, Helenistik felsefe, felsefenin neredeyse tüm diğer disiplinlerini bir kenara bırakarak salt ahlak problemi üzerinde yoğunlaşmış pratik bir felsefedir. O kimi durumlarda gerçekliğin kavranamaz olduğunu kabul eden septik, bazen de aklı terk ederek mistikleşmiş bir felsefe olarak ortaya çıkar.

Antik felsefenin beş dönemini oluşturan filozoflar ise Presokratikler, Sokrates, Platon, Aristoteles ve Aristoteles sonrası düşünürler diye sıralanabilir.

Bu 10 asırlık zaman dilimi felsefi düşüncenin ortaya çıkışı, oluşumu ve gelişimi bakımından yakınlıklar, benzerlikler, etkiler taşıdığı gibi, çatışmaları, aynı konu ve sorunların farklı, hatta karşıt açıklama ve yorumlarını da içerir. Ayrıca felsefi konu ve sorunların tek tek filozoflara göre açıklanıp yorumlandığı, birer felsefi ekol ve felsefi akımlar boyutu kazandığı da bir gerçektir.

Felsefe tarihinin bu başlangıç dönemi “antik felsefe” şeklinde tanımlanmasına karşılık, bu felsefe içinde eski Yunan felsefesi ve aynı zamanda bilimi ve Roma felsefesi ele alınır. Fakat Roma felsefesi, Yunan felsefesinin ele alıp tartıştığı konu ve sorunlara temelde bağlı kalmış, hatta ondan biraz daha sönük kalmış, dolayısıyla bu konu ve sorunlara köklü yaklaşımlar getirememiştir.

Bu bakımdan on asırlık zaman diliminin kendi içinde, felsefi konu ve sorunların ortaya konulup tartışılmasına göre tasnif edilmesi mümkündür. Kuşkusuz Antik Çağ Felsefesi, değişik açılardan tasnif edilebilir. Sözgelimi genel olarak tarihi akışa göre şöyle bir tasnif yapılabilir:

  1. Sokrates öncesi filozoflar dönemi: Sokratese’ kadar uzanan dönemde yaşayan bütün filozoflar buraya dâhil edilir.
  2. Klasik felsefe dönemi: Bu dönemde Sokrates, Platon ve Aristoteles gibi sistem kurmuş büyük filozoflar yer almakladır.
  3. Hellenistik dönem: Aristoteles’in ölümünden (M.Ö. 322) Hz. İsa’nın doğuşuna kadar geçen dönem.
  4. Roma dönemi: Hz. İsa’nın doğumundan V. yüzyıla kadarki dönem.

Bu tarihi bakımdan yapılan ayrım için felsefenin ele aldığı konuları şu şekilde belirlemek mümkündür: Birinci dönem tabiat felsefesi şeklinde nitelendirilmiş olup bu dönemde ele alınan temel sorun, evrenin esasının ve doğanın ne olduğu ve nasıl meydana geldiği, varlıkların nereden ve nasıl meydana çıktıkları sorunudur. İkinci dönemde Sofistler ve özellikle Sokrates ile birlikle insan sorununa yöneliş başlar. “İnsan nedir?” sorusu çerçevesinde sorunlar üretilir ve tartışılır. Ayrıca bilgi ve ahlak alanları veya sorunları bağımsız konular olarak ortaya çıkarlar. Yani felsefenin inceleme alanı doğadan insana yönelirken, insan, insanın hayatı, mutluluğu, ahlak, erdem gibi konular tartışılır. Ancak bu dönemde Platon ve Aristoteles, insan sorununun yanında tabiatın incelenmesine de eğilirler, yani bir sistem oluşturmaya çalışırlar. Üçüncü dönemde Stoacılık, Epikürcülük ve Şüphecilik (septisizm) akımlarıyla felsefenin “ahlaklı ya da erdemli hayat nedir?”, “İnsan nasıl mutlu olabilir?”, “İnsanın mutluluğu nerededir?” soruları ortaya konulur. Dördüncü dönem olan Roma döneminde ise daha önceki dönemde veya dönemlerde ilerİ sürülmüş sorunların anlaşılmaya çalışılması ve bunların tartışılması en önemli felsefi araştırmalar olarak ortaya çıkar. Ayrıca giderek daha belirleyici olarak felsefeyle Hristiyanlık esaslarının uzlaştırılmaya çalışıldığı görülür.

Felsefi düşüncenin gelişimi bakımından belli başlı temel ayrımlara bakmak Antik Çağ felsefesinin incelediği konuları, alanları, bunların incelenme yöntemlerinin ortaya çıkartılması içindir. Antik felsefenin başlangıç yeri olan ve bu nedenle İyonya felsefesi olarak da adlandırılan evrede, felsefenin incelediği temel alan, “kosmos”, daha dar anlamında doğadır. Fakat bu dönemde kosmos veya doğanın çeşitli yönlerden araştırılarak bütünlüğe ulaşılmasından çok, söz konusu bütünlüğü açıklayacağı sanılan tek bir neden üzerinde durulduğu görülmektedir. Başka söyleyişle, kosmosun kendinde var olduğu kabul edilen düzen, uyum ve güzelliğin bütünlüğü meydana getiren asıl maddeyle aynı mahiyette olduğu varsayıldığından bunun ne olduğu araştırıldı. Antik felsefenin ilk felsefi okulu olan Milet Okulu’nun üç filozofundan Thales, bu ana maddenin, yani arkhenin su olduğunu ileri sürdü. Thales’e göre su nasıl varlıkta canlılığa neden oluyorsa, aynı şekilde nitelik değişimleriyle kosmoslaki varlık türlerinin çoğalmasını da sağlıyor olmalıydı. Kosmos’un ana maddesi su canlı olduğuna ve bütün varlıklarda değişik nitelikte su bulunduğuna göre her şey canlıdır. Bu bakımdan Thales’in felsefesi canlıcılık (Hylesoizm) olarak da adlandırılır. Su aynı zamanda sonsuzdur ve yeryüzü bir levha gibi bu sonsuz suyun, yani “Okyanus”un üzerinde durmaktadır. Depremler suyun dalgalanmasıyla oluşmaktadır. Öte yandan bir bilim adamı da olan Thales matematik, astronomi, coğrafya vb. bilim alanlarında da araştırmalar yapmıştır. Onun, M.Ö. 585 yılındaki güneş tutulmasını önceden haber verdiğini Herodot bildirmekledir.

Milet Okulu’nun öteki iki filozofundan Anaksimandros’a göre ana madde bilinmeyen ve sınırsız olması gereken şeydir ki, buna “a peiron” denir. Anaksimandros, canlı hayatın evrimini hatırlatır şekilde, hayatın önce denizlerde başladığını, daha sonra karaya çıkıldığını ve denizde yaşarken sahip olunan yapının karada dönüşüme uğradığını belirtir. “Apeiron”daki zıt nitelikler varlığın oluş ve yok oluşunu hazırlar. Ayrıca Anaksimandros’un ilk kez yeryüzündeki kara parçalarının haritasını yaptığı bilinmekledir.

Milet Okulu’nun diğer filozofu Anaksimenes arkhe olarak “hava”yı ileri sürdü. Kosmos ile insan bedeni arasında bir karşılaştırma yapan Anaksimenes, insan bedeninin yaşamasını bu havaya dayandırır. O, ruhun varlığına da işaret etmiş ancak bunun maddi olduğunu belirtmiştir.

Milet Okulu kosmos’un ana maddesinin ne olduğunu araştırırken bu ana maddenin varlıkla “oluşu” nasıl hazırladığı konusunu karanlık bırakmıştı. Oluş sorunu başta Herakleitos olmak üzere Elea Okulu fitozoflarıyla Pythagorascılar tarafından değişik görüşler ileri sürülmek suretiyle tartışılmıştır. Herakleitos kosmos’un ana maddesini “ateş” olarak nitelendirirken, aynı zamanda kosmostaki hareket, değişim ve oluşu da buna dayanarak açıklama yoluna gitti. Ona göre Kosmos’ta sürekli bir oluş söz konusudur. Her şey akmaktadır, her nesne durmaksızın hareket etmekte ve değişmektedir. Fakat bu sürekli oluşu düzenleyen ve asla değişmeyen şey ise logos (akıl, yasa, ilke)’tur.

Buna karşılık Elea Okulu kosmosta ve Varlık’ta hiçbir hareketin, değişimin ve oluşun söz konusu edilemeyceğini ileri sürmüştür. Okulun kurucusu olan Parmenides sadece “Bir” olan “Varlık”ın varolduğunu, bu nedenle bu varlıkta hareketin, değişimin ve oluşun söz konusu edilmesinin mantık bakımından kabul edilemez bir çelişkiyi doğuracağını belirtir. Öğrencisi Zenon, bu “Bir” varlık önermesini temel alarak hareketin, değişimin ve oluşun, Heraklcitos’un savunduğu gibi, kabul edilemeyeceğini, çeşitli örnekler ile tartıştı. Varlıkta hareket veya değişimin bulunduğunu kabul etmek var olanın yok olacağını kabul etmek ya da yok olandan varlığın çıkacağını varsaymak anlamına geldiğini, bunun ise mantığın çelişmezlik ilkesine aykırı olacağını belirterek reddetti.

Elea Okulu’nun Varlık anlayışı Ksenofanes tarafından Tek Tanrı inancının açıklanmasında temel alındı. Daha doğrusu Ksenofanes’in Tek Tanrı kavramı, Elea Okulu’nun “Bir” Varlık kavramına dönüştü. Parmenides’in varlık kavramı ve mantığı temel alan düşünce yöntemi sonraki filozoflar, hatta Yeni Çağ filozofları üzerinde de etkili oldu.

Pythagoras ve Pythagorasçılar ise kosmosun ve kosmostaki düzen ve uyumun kavranıp açıklanmasında sayıları temel aldılar. Onlara göre her sayının bir değeri olması gerekir; bu da nesnelerin mahiyetinin açıklanmasında anahtar rolü oynar. Ayrıca Pytlıagorasçılar ilk gizli felsefe topluluğunu oluşturmuş ve ruh göçü (reenkarnasyon) inanışı temeline dayanan bu gizli topluluk bazı ilkeler kabul ederek aralarında uygulamışlardır. Pythagorasçılar gizli düşünceleriyle ve dışa kapalı örgütlenme biçimleriyle sonraki yüzyıllarda da varlıklarını sürdürdüler ve düşünce tarihinde belli oranda etkili oldular.

M.Ö. V. yüzyılda Yunanlıların Persler tarafından yenilgiye uğratılmaları ve İyonya kentlerinin işgal edilmesi üzerine burada yaşayan halk ile birlikte filozof ve sanatçıların Batıya, özellikle Güney İtalya ve Sicilya kentleriyle kuzeyde Afrika ve Makedonya’ya göç ettikleri görüldü. Bunun sonucu olarak felsefe ve bilim İyonya’dan bu bölgelere taşındı. Gerçekten bu tarihten sonra Atina bir kültür kimliğine kavuşacak, aynı şekilde Güney İtalya’da bazı kentler de düşünce ve bilim alanında gelişmelere sahne olacaktır.

Empedokles İyonya felsefeleriyle Elea Okulu’nun görüşlerini birleştirerek kosmosun ana maddesi ve nesnelerin hareket ve oluşlarını açıklamaya yönelmiş, Kosmos’un ana maddesi olarak Thales’in “su”yunu, Anaksimenesin “hava”sını, Herakleitos’un “ateş”ini alarak, dördüncü unsur olan toprağı da kendisi ekleyip, dört unsur öğretisini ileri sürmüştür. Her varlığın veya nesnenin meydana gelmesi bu dört unsurun belli oranlarda birleşmesiyle mümkün olmaktadır. Bu dört unsur Parmenides’in “Varlık”ı gibi değişmezdir. Ancak Kozmostaki nesnelerin meydana gelmesi için bu dört unsuru birleştirici başka bir şeyin olması gerekir ki, Empodekles buna sevgi ve nefret der. Kosmostaki hareketi, değişmeyi ve oluşu meydana getiren sevgi ve nefrettir. Fakat bu iki özellik dört unsurun dışında değerlendirilmiştir. Empedokles bir yandan kendinden önceki görüşleri belli bir sistem içinde birleştirip açıklamaya çalışırken, kendinden sonraki görüşleri de etkilemiştir.

Nitekim Atomcu görüşün oluşmasında Empedokles’in felsefesi bir hareket noktası işlevi görecek, Anaksagoras dört unsur yerine sadece tek bi madde, “spermate”, yani zerrecik kavramını, sevgi ve nefret yerine de “Nous” kavramını koyacaktır. Zerreciklere, nesneyi meydana getirmek üzere ilk hareketi veren Nous’tur ve daha sonra zerreciklerin denetimini sürdürür. Bu zerrecikler, kendi yapılarındaki özellikler gereği bir araya gelerek nesneleri oluştururlar. Birleşen zerreciklerin amacı, meydana getirdikleri nesneler olmaktadır. Yani Empedokles dört unsurun bir araya gelmesini raslantıya bağlarken, Anaksagoras zerreciklerin hareketini belli bir amaca yönelmiş olarak açıklıyor, öyleyse evrende bir amaçlılık (teleolojik) ilkesi hâkimdir.

Empedokles ve Anaksagoras’ın henüz pek açık olmasa da maddeyi temel alan açıklamalarını Leukippos, özellikle de Demokritos geliştirip ilk atom teorisini ileri sürmüşlerdir. Demokritos’a göre kosmosun ve varlığın temeli parçalanamayan en küçük şey, yani “atom”dur. Atomların nicelik özellikleri bir araya gelerek nesnelerin meydana gelmesini sağlamaktadır. Sürekli hareket hâlinde olan atomların hareketlerini gerçekleştirdikleri bir ortama ihtiyaçları vardır ki, bu “boş mekân”dır. Boş mekân madde değildir, varlığı yoktur, ama atomun hareketi için gereklidir. Atomların hareketleri sahip oldukları nicel özellikler dolayısıyla zorunlu ve mekaniktir. Böylece Demokritos maddeyi temel alan atom teorisini bir sistem hâlinde ortaya koyar ve madde ayrımını da felsefeye yerleştirir. İnsanın bedeni gibi ruhu da atomların birleşmesinin bir sonucudur. Uyku gibi ölüm de atomların bu hareketlerine bağlıdır.

Sofistler ile Antik Çağ felsefesi yeni bir döneme adım atar. Sofistler kendilerine kadar gelen düşünceleri bir eleştiri süzgecinden geçirirler. Buna göre insan, kosmosun ana maddesinin ne olduğunu araştırmadan önce, böyle bir araştırmaya yönelen öznenin yetenek ve gücüne bakmalıdır. Üstelik aynı konuya hemen birbiriyle hiç benzerlik göstermeyen cevaplar verilmiştir. O hâlde kosmosun tümel bilgisini, yani tümel gerçekliği elde etmek mümkün olmamalıdır. Hatta tümel bir gerçekliğin bulunup bulunmadığını bile bilmiyoruz, bilemeyiz. Çünkü insan sınırlı bir varlıktır, yetenekleri ve gücü de sınırlıdır. Kaldı ki, bilgi kaynağımız olan duyumlarımız değişen şartlara göre değişen bilgiler vermektedir. Bu bakımdan sofistler tümel gerçekliğin peşinde koşmak yerine, yararlı ve pratik bilgiler ile yetinilmesi gerektiğini ileri sürmüşlerdir.

Sofistlerin ünlü temsilcisi Protagoras, “insan her şeyin ölçüsüdür” diyerek hakikatin birey olarak insana göre doğru olduğunu, izafi bir anlam ifade edeceğini ileri sürdü. Buna bağlı olarak herhangi bir konuda kesin bir yargıda bulunmamızın söz konusu olamayacağını, bilginin de yarara dayandığını belirtir. Tanrıların ne var oldukları, ne de olmadıkları hususunda kesin bir ispatın mümkün olamayacağını söyler. Gorgias ise Protagoras’dan daha ileri giderek hiçbir şeyin var olmadığını; var olsa bile bilinemeyeceğini; bilinse de bilginin başkalarına aktarılamayacağını savunarak, şüphecilik ve agnostisizme kapı açar.

Sofistler ayrıca toplum, hukuk, siyaset, adalet, ahlak gibi konulara karşın da eleştiriler yöneltmişler ve bunların tartışılmasını sağlamışlardır. Prodikos dinin insanlarca pratik ihtiyaçları karşılamak amacıyla “ortaya konmuş olduğunu”; Kritias, din ve ahlak kurallarının zeki ve kurnaz yöneticilerin kendi buyruklarına itaat edilmeyi sağlamak için oluşturulduğunu; Thrasymakhos hukuk ve adalet denilen şeyin toplumda güçlü ve egemen olan kimselerin güç ve egemenliklerini korumak ve sürdürmek için konulduğunu; buna karşılık Kallikles toplumdaki güçsüzlerin kendilerini korumak için hukuk, adalet, ahlak gibi kural ve değerleri oluşturduklarını ileri sürdüler. Böylece Sofistler “doğal olan” ve “insanlar tarafından konulmuş olan”, yani “doğal olmayan” ayrımını getirdiler ki, böylece doğal hukuk-pozitif hukuk ayrımının temelini attılar.

Sofistlerin felsefede açtıkları çığır, Antik Çağ Felsefesinin yeni yönünü de belirlemiş oldu. Artık insan ve insana ilişkin sorunlar felsefenin tartışma alanının temel konuları hâline geldi. Nitekim insan, toplum, yönetim, din, ahlak gibi konularda Sofistlerin yıkıcı olarak nitelenen etkilerini ortadan kaldırmayı da amaçlayan Sokrates, Sofistlere karşı çıkar. Sofistlerin insanı temel alan incelemeleri Sokrates tarafından da paylaşılmakla birlikte, tümel bir hakikatin olmadığı, insana göre hakikatin ve bilginin değiştiği gibi sonucu itibariyle yıkıcı olan görüşleri Sokrates reddeder. Sokrates, bütün insanların ortak ve tümel yetilere, yani akıla sahib olduklarını, dolayısıyla bilginin, ahlak ve iman gibi temel değerlerin tümel kavramlarında, insanların tümümün özelliklerini yansıtan yönler bulunduğunu ileri sürdü. Bunu ispatlamak için de Sokrates kendine özgü “Doğurtma” yöntemini uyguladı. Ancak Sokrates’in üzerinde ısrarla ve önemle durduğu konu ahlak alanı oldu. Ona göre her insanda aynı olan akıl göz önünde tutulduğunda ahlaki kuralların ve davranışların da aynı olduğu yargısına varmak mümkündür. Yani ahlakın amacı olan iyi, bütün insanlarda akıl gibi ortaktır, iyinin kaynağı akıl olduğuna göre, insan iyi ve kötünün ne olduğunu bilebilir. Ancak bunun için düşüncenin yöntemli bir biçimde yürütülmesi gerekir. Bu yapıldığında iyilik, kötülük, erdem gibi ahlaki değerlerin insanlara ya da toplumlara göre değişmediği anlaşılır. Çünkü bunlar, kaynağı akıl olmaları dolayısıyla insanda gizli olarak bulunmaktadır. Önemli olan yöntemli düşünmek suretiyle bunu insanın ruhunda ortaya çıkartabilmektir. İnsan ahlaklı, yani erdemli olabilmek için bilgili olmak durumundadır. Erdem ise mutluluğu sağlayan tek değerdir, dolayısıyla mutlu olmak da ancak bilgiyle mümkün olabilir. Onun için Sokrates ahlakına “Eudaimonist”, yani mutluluk ahlakı da denilir ki, hemen bütün Antik Çağ filozofları mutluluğu bu bağlamda ele almışlardır. Sokrates, yaşadığı dönemde, özellikle gençler üzerinde ve sonraki felsefe okulları üzerinde etkili oldu. Nitekim Sokrates’ten sonra Sokratesçi Okullar olarak bilinen akımlar, yani Antisthenes’in Kinikler Okulu, Aristippos’un Kyrene Okulu, Eukleides’in Megara Okulu ortaya çıktı.

Sokrates’in Öğrencisi Platon, “idea” kavramından hareketle felsefi sistemini kurmaya yöneldi. Antik Çağ’ın ilk sistematik filozofu olarak tanınan Platon, felsefesini idea kavramı üzerine oturtmuş, tüm doğa ve insan dünyasını temellendirmek ve açıklamak amacını taşıyan bir sistem olarak felsefe tarihine geçmiştir. Platon felsefesini diyaloglar şeklinde ortaya koyarken kendi düşüncelerini hocası Sokrates’in ağzından açıklamıştır.

Platon’a göre gerçek varlık, duyular ile algılanan duyulur dünya değil, idealar dünyasıdır. İdealar dünyasında bulunan her ideanın duyulur dünyada bir gölgesi vardır. İşte duyulur dünyadaki maddi nesneler birer gölge varlıktır. Dünyadaki her görünen varlığın, yani gölge varlığın idealar dünyasında aslı, gerçek olanı, ilk örneği (arketipi) bulunmaktadır. İdealar ancak akılla kavranır, duyumlarla ideaların algılanması mümkün değildir. İdcaların akılla kavranmasında duyulur dünya bir “işaret” görevi görür. Bu bakımdan idealar duyuların tanıttığı değişme ve çokluk dünyasının değişmeyen ilkeleri, kaynakları ve asılları olarak tanımlanabilir. İdealar çokluğa karşı birliği, değişme ve sonluluğa karşı da değişmezliği ve kalıcılığı temsil ederler. Ayrıca idealar maddi ve cismi olmayıp ruhsal veya manevi varlıklardır, dolayısıyla zaman ve mekân ile ilişkileri yoktur. Kısacası idealar genel kavramlar ya da düşüncelerdir. Görülen maddi varlıkların kaynağı, özü bu genel ya da tümel (külli) kavramlardır. Yani, mesela gördüğümüz at’ın özü, zihnimizdeki at kavramı olmaktadır. Çünkü at kavramı zihnimizdedir, dolayısıyla gerçektir, gördüğümüz at ise duyumlarımızla algıladığımız bir nesnedir, dolayısıyla gölge varlıktır. Bunu da ünlü mağara benzetmesiyle ifade etmiştir. İdealar belli bir hiyerarşi gözetirler, en üstte ve aynı zamanda cevher bakımından en saf olarak iyi ideası bulunmaktadır. Tüm bilgilerin ve varlıkların kaynağı olan iyi ideası nesneleri de aydınlatan ışıktır. İdealar sonsuzdur. İyi ideası öteki ideaları, yani nesneleri yönetir. Yani iyi, daha doğrusu en yüce iyi ideası Tanrı’yla özdeş, hatta Tanrı’dır.

Platon’a göre ruh, insan doğmadan önce vardı, dolayısıyla idealar dünyasını tanır. Bilgi de zaten ruhun bu duyulur dünyada, daha önce tanıdığı ideaları hatırlamasından başka bir şey değildir. Felsefenin görevi, bu hatırlamayı belirgin ve kesin bir duruma getirerek doğru bilgilerin elde edilmesini sağlamaktır. Sokrates’in yöntemi böylece Platon tarafından temellendirilmiş olmaktadır.

Ahlak felsefesi bakımından Platon, Sokrates ve Sokratesçi okullarda olduğu gibi erdem ve mutluluk kavramlarından hareket eder. Fakat onlar gibi tek bir insanın erdem ve mutluluğunu hedef almaz. İnsan türünün erdemli ve mutlu olması için gerekli şartları göz önünde tutarak araştırmaya girişir. Bu bakımdan ahlak ile devlet sistemleri ya da yönetim biçimleri arasında doğrudan bir ilişki kurar. Bu da ideal devlette, yani erdemli devlette gerçekleşebilir. İdeal devlette halk, savaşçılar (koruyucular) ve yöneticiler arasında devletin gerçekleşmesini sağlayıcı bir görev dağılımı yapılır. Bu devlette mal, mülk, çocuk ve kadın hususunda mülkiyetin ortak oluşu şeklinde bir görüşün Platon tarafından ileri sürüldüğü söylenmişse de, bunun Platon’un felsefesinde gerçek temellerinin bulunmadığı anlaşılmıştır. Fakat ideal devletinde Platon, eşitlik ve özgürlüğe ağırlık vermeyerek totaliter bir devlet tanımı yapmış, adaletli ve erdemli devleti bu yönde açıklamaya çalışmıştır.

Platon felsefesi, özellikle felsefesinin dayandığı idca öğretisi sonraki dönemlerde oldukça etkili olmuş, İskenderiye ve Plalinos aracılığıyla bir yandan İslâm dünyasına, öte yandan da Hristiyan felsefesine nüfuz etmiştir. Platon felsefesi Yeni Platonculuk adı altında günümüze kadar gelen yoğun bîr etkinin sürmesine kaynaklık etmiştir. Felsefesini açıklamak ve öğrencileriyle tartışmak için “Akademia” adlı bir de okul kurmuştur. Platon’un “Akademia”sına karşılık, Antik Çağ’ın ikinci, ama bazı yönlerde Platon’dan oldukça farklı, öğrencisi olma yanında felsefi bakımdan ona rakip olan Aristoteles Lykeion (lise) adını taşıyan okulunu kurmuştur. Aristoteles felsefesinde, Platon’dan farklı olarak, madde ve form kavramları önemli yer tutar. Platon’dan farklı olarak, duyularla algılanan ve tanınan nesneler dünyasına ağırlık verir. Aristoteles’e göre idealar, Platon’un savunduğu gibi nesnelerin dışında, zaman ve mekândan soyutlanmış şeyler olmayıp varlıkların içinde bulunan, onlara içkin olan özler (cevher)dir. Duyularla algıladığımız varlıkların mahiyetinde benzer bir öz ve formvardır. Varlıkların çokluğuna rağmen onların birliğini sağlayan ve temsil eden de bu öz ve formlardır. Form maddeye biçim kazandırır. Varlıkların tek tek ortaya çıkmalarını sağlar. Ona göre öz tek tek varlıklar olup, böylece temelde bulunan gerçek, tek tek özlerdir. Form ve madde bu özde, fert olarak varlıkta somut olarak varolan varlıkta kaynaşmış bir şekilde bulunmaktadır. Fakat form, maddesiz varolmaz, madde de var olmak için forma ihtiyaç duyar. Öz, böylece, madde ve formun birleşmesi değil, bu birleşmeyi ya da birliği gerekli kılan şeydir. Bu bakımdan Aristoteles kendisine kadar gelen tartışmalarda birlik ve çokluk, değişmezlik ve oluş, gerçektik ve görünüş sorunlarına yeni bir yorum ve çözüm getirir.

Aristoteles’e göre madde potansiyel hâlde bulunan şeydir, form ise bu maddeye biçim kazandırarak onu fiil hâline getirir. Sözgelimi yontulmamış bir mermer kütlesi, heykele oranla kuvve hâlindedir, heykel formuna göre biçimlendiğinde fiil hâline geçer. İşte bütün varlıkların ortaya çıkması böyledir. Ancak varlıktaki hareket, değişme, oluş dışardan gelen bir etkiyle ya da mekanik bir tarzda değil, dinamik bir şekilde olur. Formun, maddede kendini gerçekleştirmesi, harekettir. Evrendeki oluş da böyledir. Oluşun ortaya çıkmasında maddi neden, formel neden, hareket ettirici neden ve erek neden olarak dört nedenin bulunduğunu ileri sürer. Evren, form ve madde bakımından hiyerarşik bir yapı arzeder. Yani bir alt derecede bulunan varlık, kendi üstündeki derecede bulunan varlığın maddesi, kendi altındakinin ise formudur. En altta, bütünüyle formsuz “ilk madde”, en üstte de saf veya mutlak form vardır. Mutlak formun maddeye ihtiyacı yoktur, bu form maddeyi harekete geçiren şeydir. Platon’un en yüce İyi’sine benzer ki, bu Tanrı’dır. İşte hareketsiz olmasına rağmen bu mutlak form, yani Tanrı, evrenin amacı olduğundan ve tek tek varlıklar O’nu özleyip O’na yöneldiği için oluşmakta, hareket, değişme ve oluş meydana gelmektedir. Yani evren ve doğa Tann’ya yönelmekte, ona yükselmek istemektedir.

Aristoteles bilgi teorisini de öz, madde ve form bağlamında tememlendirir. Buna bağlı olarak mantığı (özellikte kıyası) ve tümevarım metodunu kurup geliştirmiştir. Tabiat felsefesi, madde ve ruh ilişkisi de madde ve form kavramlarına dayandırılarak tcnıellendirilir. Öte yandan, Platon gibi İdeal devlet tasarımı yerine, varolan devlet ve yönetimi inceleyerek toplum ve devlet felsefesini açıklar. En iyi devlet, vatandaşları, ahlaklı ve iyi yetişmiş kimseler olacak şekilde eğiten devlettir. Bu bakımdan Aristoteles eğitimin devlet tarafından gerçekleştirilmesini önerir. Toplumun ahlaklı ve mutlu olması, yöneticilerin bu nitelikleri taşımalarıyla mümkündür. Erdemli yaşamanın amacı mutluluktur, bu da akla uygun davranmakla sağlanır. Yani aşırılıklardan kaçınmak, ılımlı davranmak ve orta yolu benimsemek, erdemli ve mutlu olmak için gereken temel ilkelerdir. Aristoteles’e göre sanat taklit etmektir. Sanatın amacı ahlakidir.

Aristoteles’ten sonra Antik Çağ felsefesi ahlak felsefesi alanında yoğunlaşmıştır. Bu dönemde Epikürcülükve Stoacılık önemli yer tutarlar. Stoacıların ahlak felsefesindeki yorumları Hristiyanlığın sonraki yorumları ve Yeni Çağ’da Rönesans filozofları ve yazarları üzerinde etkili oldu. Keza Epikürcülük de, özellikle Roma felsefesinde ve Yeni Çağ’da ilgi uyandırmıştır. Ayrıca Aristoteles sonrası felsefede bilgi teorisi bakımından Pyrhon ve öğrencisi Timon’un şüpheciliği de önemlidir.

Roma İmparatorluğu döneminde Antik Çağ felsefesi hemen bütün akımları ve filozoflarıyla tanınmaya çalışıldı, fakat pek orjinal görüşler ortaya sürülemedi. Roma döneminde felsefe çalışmaları daha çok politika, retorik ve ahlak alanında yoğunlaşmıştır.

18. yüzyılda, Kant’la başlayan ve daha sonra Hegel, Schelling, Fichte gibi düşünürlerle devam eden felsefe geleneğine verilen isimdir Alman İdealizmi. Analoji, var olan şeyler arasındaki benzerliklere, özellikle de sınıf benzerliği dışında kalan benzerliklere, yani işlev benzerliğine, ilişki benzerliğine işaret etme işlemi ve iki şey arasındaki benzerliklerden yola çıkarak, onların başka bakımlardan da benzer olacaklarını öne süren çıkarsamadır. Anlam, kavram ve olayların delâlet, işaret ettiği şey; açıklama, bir şeyin niçin olduğu gibi nasıl olduğunu gösteren nedendir. Antik felsefe Batı düşüncesinde kabaca milattan önceki ilk bin yılın ortalarından başlayıp, milattan sonraki ilk bin yılın ortalarına kadar olan bin yıllık dönemin felsefesidir ve herhangi bir felsefi meseleyle ilgilenen birinin gözardı edemeyeceği bir dönemdir.

Hazırlayan: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Ömer YILDIRIM’ın Kişisel Ders Notları. Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf “Felsefeye Giriş” ve 2., 3., 4. Sınıf “Felsefe Tarihi” Dersleri Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*