Felsefe Nedir?

Felsefe Nedir?

Aristoteles’in ünlü yapıtı “Metafizik”, “bütün insanlar doğal olarak bilmek isterler” cümlesiyle başlar. Yine Aristoteles’e göre, insanların duyularını kullanmaktan; örneğin görmekten, işitmekten duydukları zevk bunun en net kanıtıdır. Gerçekten de insanı insan yapan en önemli özelliklerden biri onun kendisini çevreleyen dünyayı, içinde yaşadığı toplumu, geçmişini ve bütün yanları ile bizzat kendisini tanımak ve bilmek istemesidir.

Şimdi bilgi, bilen varlıkla (felsefe dilinde özne veya süje ile) bilinmesi istenen veya bilinen varlık (felsefe dilinde nesne veya obje) arasındaki bir ilişkidir. Bu ilişkide bilinenin mi, yoksa bilenin mi ağır bastığı; bilginin imkânı veya imkânsızlığı, kaynağı, alanı, kapsamı, sınırları vb. türünden sorular felsefenin bilgi teorisi veya epistemoloji diye adlandırılan dalının özel konusunu oluşturur. (Bu konu, site içerisindeki diğer yazılarda geniş kapsamlı olarak ele alınmıştır.)

Felsefe de esas olarak bir tür bilgidir; ama özel bir tür bilgidir. Felsefenin ne tür bir bilgi olduğunu, felsefi bilginin özelliklerinin neler olduğunu anlamak için diğer belli başlı bilgi türlerinden söz etmek gerekir. Bu konuda ele alınacak bilgi türleri ise gündelik bilgi ve bilimsel bilgidir.

Evrensel bilginin bilimidir felsefe. farklı biçimlerde tanımları ve başka yönlerle ilişkileri şu şekildedir:

1. Etimoloji: Yunanca philosophia bilgi sevgisi demektir. Herakleides Ponktikos deyimi ilk kullananın Pythagoras olduğunu söyler, Pythagoras kendisi için “ben bir philosophos’um” dermiş, bununla bilginin ve bilgeliğin tutkunu olduğunu anlatmak istermiş. Ne var ki son araştırmalar bu deyimin ilkin Herakleitos tarafından kullanıldığını saptamıştır. Böylece Herakleitos, bugünkü anlamdaki felsefenin babası olduğu gibi onun adının da babası oluyor.

2. İlk Çağ: ilkçağda felsefe, insanın, içinde yaşadığı dünya üstüne edindiği bütünsel bilgiyi dile getiriyordu. Bugün de, çok daha geniş kapsamlı olarak, aynı anlamı dile getiriyor. Ne var ki aradan geçen yüzyıllar boyunca birçok serüvenler geçirmiş kimi yerde törebilim, kimi yerde tanrıbilim kılığına bürünmüştür.

Antik Çağ Yunanlılarından çok önce eski Mısır, Mezopotamya, Çin ve Hint uygarlıklarında felsefesel düşünceler ileri sürülmüştür. Ama bütün bunların içinde antikçağ Yunan felsefesinin kendine özgü bir yapısı vardır. bu yapı, onun, ilk fizikçi-düşünürlerinin elinde biçimlenişinden gelir. Bu fizikçi düşünürler, düşünsel çalışmalarını doğadan yansıyan nesnel gerçekliğe dayamışlar ve düşünceyi dizgeli olarak masallardan arıtmaya çalışmışlardır. Felsefenin temel sorunları antikçağ Yunan düşünürlerince ortaya atılmıştır. Antikçağ Yunanlılarında felsefenin amacı bilgiyi sevmek ve aramaktır. Ne var ki sofia kökünün aynı zamanda içerdiği ‘usa uygun davranma’ anlamı felsefenin eski Yunan’daki (ussal ve N.) eylemsel yönünü de dile getirir. Bu yüzden antikçağ Yunan felsefecileri bilgiyi, eylemsel işe yararlılık için aramışlardır. Yaşamın anlamı, bu anlama uygun yaşamak için aranmıştır. Görüldüğü gibi felsefe terimine Yunanlı kurucularının verdikleri ilk anlam, en açık ifadesini eytişimsel ve tarihsel özdekçilik anlayışında bulacak olan, diyalektik bir anlamdır. “Artık dünyayı açıklamak değil, değiştirmek söz konusudur”.

İnsanlar ilkin din kurumunu meydana getirmişlerdi ve bunun ne demek olduğunu düşünmeye başlayınca felsefe’ye yönelmiş oldular. Kaldı ki ilk insanlar bıkıp usanmadan araştırma içgüdülerini, daha ilk günlerinden, korunma içgüdüsünün eylemsel çabalarından edinmiş bulunuyorlardı.

Felsefe tarihçileri ilk filozof olarak, dünyanın sudan yapılmış olduğu varsayımını ileri süren Thales’i gösterirler. Aristoteles, Thales’ten çok önce “Okeanus (deniz)’dur tanrıların babası ve anası” diyen Homeros’a dikkati çeker.

Delaporte, 1923 yılında yayımlanan Mezopotamya adlı yapıtında, Mezopotamyalıların yaratılış şarkısından şu örneği verir:”Ne göğün ne de yerin adı varken, bunların babası Apsu’yla anası Tiamat’tan çıkan sular tek olarak karmakarışık bulunuyordu” (İbid, s.1525) Görülüyor ki ilk Yunan düşünürlerinin geliştirdikleri kavramlar, çok eski toplumlardan gelen halk düşünceleridir. (Yunanlılar bunu Mezopotamyalılardan bağımsız olarak düşünmüşlerdir N.)

Antik Çağ’da pratik bilimler pek yavaş gelişmekte olduklarından gerçeği seven ve arayan insan düşüncesi pratikten kopmuş ve bilimin denetinden yoksun kalan felsefe bu yüzden uzun yüzyıllar boyunca düşünsel alanda gelişmiştir. Düşüncecilik böylesine başıboş bir düşünce gelişmesinin zorunlu sonucudur. İnsanlar düşüncelerini soyutlayıp kavramlaştırmışlar ve sürekli olarak değişen ‘fiziğin ötesinde (metafizik)’ sonsuzca geçerli saydıkları tanımlarla saptamışlardır. Fizik yapısının sürekli olarak değişmesi ve dönüşmesi sonucu olarak pratik bilgi bu kuramsal kavramlarla çatışmaya başlamış, insansal düşünceciliğin karşısına doğasal özdekçilik dikilmiştir. Her iki aşırı uçta da yanılgılara düşen bu iki sistem, sonunda, eytişimsel özdekçilikle (diyalektik materyalizmle) aşılmıştır.

3. Antik Çağ: Evrenin hangi özdekten yapıldığını araştıran Miletli fizikçilerden sonra oluş’u açıklayan Herakleitos’la felsefesel çalışma evrenselleşiyor. Ama Herakleitos’un doğa biliminin yardımından yoksun bu saf sezisi o kadar geniş kapsamlı ki ona hemen karanlık adını takıyorlar. Sokrates “Herakleitos’ta anladıklarım pek güzel, öyle sanıyorum ki anlamadıklarım da…Bu derinliğe inebilmek için Delos’lu bir dalgıç gerek” diyor. evreni bir yana bırakıp insana dönme zorunludur. Sokrates’e göre felsefe, ‘neleri bilmediğini bilmek”tir. Doğa biliminin yardımından ve denetinden yoksun felsefe, ister istemez bir düşünsel çalışma olacaktır (felsefe zaten düşünsel olur N.). Platon onu ‘doğruyu bulma yolunda düşünsel çalışma’ olarak tanımlıyor. Aristoteles’e göreo, ilkeler ya da ilk nedenler bilimi’dir, mutlu bir yaşam sağlamak için tasarlanmış ‘eylemsel bir sistem’dir. Bu çağda felsefe, genel karakteriyle bir törebilim niteliğindedir.

4. Orta Çağ: Augustinus’a göre ‘Tanrı’yı bilmek’tir, ‘gerçek felsefeyle gerçek din özdeştir’ler. Tertullianus’a göre felsefe yapmak ‘dogma’yı açıklamak’tır. Scottus Eriugena’ya göre felsefe ‘inan’ın bilimi’dir, felsefenin konusu dinin konusunun aynıdır. Anselmus’a göre de ‘inanılanı anlamaya çalışmak’tır. Abaclardus’a göre ‘inanılanın inanılmaya değer olup olmadığını araştırmak’tır. Skolastiklere göre felsefe akılla dogma arasındaki uygunluğun tanıtlanması’dır. Aquino’lu Thomas’ya göre felsefenin konusu Tanrı’dır, felsefe Tanrı’nın tanıtlanması’dır. Sadece Duns Scottus’dür ki ilk kez felsefeyi dinden ayırma eğilimi göstermiştir. Bu çağda felsefe, genel karakteriyle bir tanrıbilim niteliğindedir.

5. Yeni Çağ:

Giordano Bruno’ya göre Felsefenin görevi doğayı bilmek’tir. Bu anlayış görüldüğü gibi, düşünsel felsefede çok büyük bir adımdır.
Campenella’ya göre felsefenin konusu ‘eleştiri’dir.
Fracis Bacon’a göre felsefe yapmak, doğru düşünmek’tir.
Hobbes’a göre felsefe yapmak, doğru düşünmek’tir, felsefe sonuçların nedenleriyle ve nedenlerin sonuçlarıyla olan karşılaştırmalı bilgisi’dir.
Descartes’e göre felsefe bir bilim’dir ve onu kesin bir bilim yapmak için geometrik yöntemi metafiziğe uygulamak gerekir.
Spinoza da bu düşüncede onu izlemiştir, ona göre de felsefe genelleştirilmiş bir matematik’tir.
Leibniz’e göre felsefe, gerçekte doğru olanı anlatmak’tır, göklerden yere inmelidir ve konusu beş duyuyla kavranan şeyler olmalıdır.
Locke’a göre felsefe, filozofların gözlerini gerçek aleme açmak için bütün düşüncelerimizin duyumlarımızla gerçek alemden geldiğini tanıtlamak’tır, bilgi, düşüncelerimiz arasındaki bağlılığın ya da uyuşmazlığın algılanması’dır.
Condillac’a göre felsefe, duyumların bilgisi’dir.
Hume’a göre felsefe, insan zihninin mahiyetini incelemek’tir.
Diderot’ya göre felsefe, bilim’dir ve ancak doğabilimleri, fizyoloji ve tıp üstüne kurulabilir.
Knat’a göre felsefe, bilginin nasıl mümkün olabileceğini öğrenmek’tir. Bu da bilginin kendi kendisini eleştiri’siyle gerçekleşir.
Fichte’ye göre felsefe yapmak, varlığın hiçbir şey olmadığını ve görevin her şey olduğunu bilmek’tir, bu bakımdan da ben’in bilgisi’dir.
Schelling’e göre felsefe, doğa ve ruh çift görünüşünde saltıkın bilimi’dir, bu saltık da ben’le ben olmayan karşıtlığının özdeşliği’dir.
Hegel’e göre felsefe, düşüncenin kendi karşıtlarıyla çelişerek ilerlemesinin bilimi’dir, bu bilimse mantık’tır.
Herbart’a göre felsefe yapmak, bilimlerin temelinde bulunan kavramları aydınlatmak’tır.
Schopenhauer’e göre felsefe, deneysel bir metafizik’tir, varlığın temelinin irade olduğu deneye dayanarak anlaşılır.
Spencer’a göre, bilim ancak bir kısım tekleştirilmiş bilgidir, felsefe’yse tümüyle tekleştirilmiş bilgi’dir.
Auguste Comte’a göre felsefe, bütün bilimleri birleştiren bir bilim, bir bilimler bilimi’dir.

Bu evrede görüldüğü gibi, metafizik ve idealist bir açıdan da olsa, felsefe gittikçe bilimselleşmektedir.

6. 20. Yüzyıl: Yüzyılımızda eytişimsel özdekçiliğin dışında, yeni olguculuk, yeni Kantçılık, olgucu mantıkçılık, uygulayıcılık, tanrılı ve tanrısız varoluşçuluk, uyumsuzluk vb. gibi çeşitli akımlar idealist, usaaykırıcı ve bilinemezci bir doğrultuda gelişmişlerdir.

Camus’a göre “evren uyumsuzdur ve bilinemez”,

William James’e göre “insanın evrendeki durumu kedinin kitaplıktaki durumu gibidir, görür ve duyar ama hiçbir şey anlamaz”,

Heidegger’e göre “dünya ancak içinde insan varoldukça vardır, içinde insan yoksa dünya da yoktur”,
Jasper’e göre “felsefe yapmak, ölmesini öğrenmektir”.

Fransız düşünürü Roger Garaudy, bütün bu akımları ‘mızmız felsefeler’ adıyla niteler. Bu mızmız felsefeler, yüzyılımızda, büyük bir çoğunlukla, antikçağda olduğu gibi, kurulu düzenin savunuculuğunu üstlenmişler ve onu ayakta tutabilmek için kullanmışladır.

Kaynak: Prof. Dr. Ahmet Arslan – Felsefeye Giriş Kitabı

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*