Felsefe hakkında her şey…

Yaşadığımız bu Felaketler Çağı’nda ütopyalar ortak hassasiyetlerimize çare olabilir mi?

13.05.2023
434
Yaşadığımız bu Felaketler Çağı’nda ütopyalar ortak hassasiyetlerimize çare olabilir mi?

Son birkaç yılda hem ülkemiz Türkiye’de hem de dünyada gerçek bir Felaketler Çağı yaşanıyor. İnsanlık özellikle COVID-19 salgını süresince İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana yaşanan en dramatik sosyal ve politik değişimlere tanık oldu. COVID-19 salgınını, yaygınlığı ve süresi hesaba katıldığında, sadece can kaybına, iş ve şehir hayatının yeniden düzenlenmesine yol açması gibi nispeten sıradan etkiler açısından değerlendirerek bir musibet olarak değil, bir felaket olarak adlandırmalıyız.

Ukrayna ile Rusya arasında başlayan savaş, bu savaşla birlikte ve genel olarak artan nükleer felaket olasılığı, maymun çiçeği virüsünün yayılması, Afrika’da yaşanan gıda kıtlığı, Avrupa’nın çok büyük bir bölümünü etkileyen kuraklık, Çin’in Tayvan’a yönelik yürüttüğü askerî operasyonlar, Kuzey Kore’nin yaptığı füze denemeleri, Doğu Avrupa’da yükselmeye devam eden otoriteryenizm, Amerika Birleşik Devletleri’nde siyahilere karşı gerçekleştirilen saldırılarla birlikte artan iç karışıklık tehdidi ve Türkiye’de bizzat yaşadığımız tarihte eşi bulunmayan korkunç deprem felaketi… Bunların hepsi, son birkaç senede gerçekleşen ve bu aralığı “Felaketler Çağı” olarak tanımlamamıza vesile olan elim olaylardan sadece öne çıkan bazıları.

Peki kült televizyon dizisi “Dad’s Army”den alıntılayarak şunu soralım kendimize: “Hepimizin sonunun geldiğine inanıyorsak” ne yapmalıyız? Herhangi bir ütopik hayal şu andaki durumda bize iyimser bir gelecek çizebilir mi? Yoksa günümüzdeki sorunlarımızın büyüklüğü, insanların mutlu olabilme ihtimaline hiçbir biçimde imkân tanımıyor mu?

Bu sorulara karşı verilebilecek yanıt, bütün felaketler ve kötümser sınırlamalar karşısında umudu ve iyimserliği korumak ve bunlara saygı duymaktır. Örneğin, iklim değişikliği ile ilgili olarak, kuşaklar arası hakkaniyet çerçevesinde bir sürdürülebilirlik arayışına girişmektir. Gelecek nesillerin geleceğini de korumak veya iyileştirmek için hangi adımları atabileceğimizi düşünmektir.

dünya, çocuk, dünyaya sarılmış çocuk, küresel ısınma, iklim değişikliği

Gelecek nesiller için Dünya’yı nasıl daha iyi bir hâle getirebiliriz?

THOMAS MORE’UN ÜTOPYASI

Felaketlere dönük ütopyacı umudun çağdaş çözümlemesini yapabilmek için Thomas More’un 1516’da yayımlanan “Utopia” (Ütopya) adlı uzun ömürlü mirasına dönmemiz gerekiyor. More “Ütopya”da özel mülkiyetin ve mülk sahibi sınıfın bulunmadığı bir toplum tasavvur eder. Burada halk, aklı başında ve sade bir yaşam tarzı sürdürerek bir refah devletinin bütün imkânlarından faydalanır. Ütopya halkı kavga etmekten ve şiddetin hiçbir türünden hiç hoşlanmaz. Bu nedenle Ütopya’da ölüm cezası yoktur.

“Ütopik vahalar yok olup gittikçe bir sıradanlık ve kafa karışıklığı hüküm sürmeye başlıyor.”

Habermas

Ütopya’nın genellikle More’un yaşadığı çağın zorluklarına karşı gelişmiş sosyalist bir tepki olduğu düşünülür ki o zamanlar sosyalizm henüz ortaya çıkmamıştır. Aslında More dindar bir Katolik devlet adamıydı ve 1886 senesinde Papa XIII. Leo tarafından kutsanmıştı. Çünkü Ütopya, Katolik geleneğinde manastırcılığın bir nevi aynadaki yansımasıydı.

Aslında sosyalist ütopyalar ile Hristiyanlığın ütopyaları tarihsel olarak iç içe geçmiş durumdadır. Bu iç içelik oldukça önemlidir. Herhangi bir çağdaş ütopik görüş, geleceğe dair bir Hristiyan inancına ve herkes tarafından paylaşılabilecek bir sosyalist bolluk ülkesi anlayışına da dayanabilir.

More’un mükemmel toplumu bir kurgudan ibaret olsa da dünyamızda gerçekten yaşayan ütopik toplumlar yaratmak için birçok girişimde bulunuldu. Örneğin hatip, düşünür ve radikal bir sosyalist olan John Humphrey Noyes tarafından New York’ta kurulan dinî mükemmeliyetçi Oneida Topluluğu, 1848’den 1881’e kadar ayakta kalmayı başarmıştı. Bu komün iktidar, zenginlik ve cinsellik konularındaki iç çatışmalar nedeniyle dağılmak zorunda kaldı.

John Humphrey Noyes tarafından kurulan Oneida komünü. Sene 1870.

John Humphrey Noyes tarafından kurulan Oneida komünü. Sene 1870.

Günümüze daha yakın tarihlerde kurulan ütopik topluluklardan birisi 1950’lerde ve 1960’larda Güney Kaliforniya’da uyuşturucu ve seks deneyimleriyle barışçıl alternatif yaşam tarzlarının desteklendiği hippi komünleridir. Diğer bir örnek ise 20. yüzyılın başlarında sosyalist Siyonizm ile birlikte ortaya çıkan Kibbutz Hareketi’dir.

Günümüzde ütopik gelenek devam etmesine rağmen, bunun bilim kurguyla sınırlı olduğuna inanan bir kurmaca meraklısı kitle de vardır. Ünlü feminist yazarlardan Margaret Atwood’un “Damızlık Kızın Öyküsü” (1985) adlı eserinde ve Octavia Butler’ın 1993’te yayımlanan “The Parable of the Sower” adlı romanında da bu ütopik kurguyla karşılaşırız.

Ütopya hakkındaki çağdaş düşüncelerin çoğu için asıl mesele, sosyalizmin yaşadığı başarısızlıklar ve kapitalizmin çeşitli biçimleriyle bir şekilde hayatta kalmayı başarmasıdır. Zaten Zygmunt Bauman gibi birçok radikal sosyolog da ütopya sonrası zamanlarda yaşadığımızı düşünmektedir.

MELANKOLİ

Eğer ütopyalar bize yardımcı olmayacaksa bunca felaket karşısında elimizde yalnızca melankoli mi kalmıştır? Bir yerde melankoli varsa orada nostalji de vardır.

Geçmişe duyulan özlem, melankoli ve karamsarlık gibi duygusal eğilimler, insanlık tarihinin hiç de yeni olmayan parçalarıdır. Robert Burton’ın “The Anatomy of Melancholy”si, Timothe Bright’ın “A Treatise of Melancholie”si ve tabii ki Shakespeare’in “Hamlet”i tarihin en belirgin melankoli anlatılarıdır.

Yukarıda saydıklarımız gibi tarihsel örnekler, hastalıkları sınıflandırırken bizi sosyal ve politik koşulların ne kadar etkilediğini çok iyi hatırlatır. Örneğin tıbbi kanı tarihinde melankoli bir zamanlar yalnızlığa, tefekküre ve eylemsizliğe adanmış entelektüellerin ve keşişlerin kendilerine özgü bir yoldaşı olarak görülmüştür.

Edvard Munch Melancholy. Wikimedia Commons

Edvard Munch, Melancholy. Wikimedia Commons

Özellikle günümüzün düşünürleri, Antonio Gramsci’nin “aklın karamsarlığı, iradenin iyimserliği” dediği şeyden muzdariplerdir. Gramsci burada sorunlarımız üzerine rasyonel olarak düşünmenin çoklukla karamsarlığa yol açtığını, bu nedenle sorunları eylemlerimizle aşmaya çalışmamız gerektiğini anlatmıştır. Sorunlar karşısında mücadeleci olmak, geleceğe dair bakışımızı tazelenmiş bir iyimserlik ve güvenle kuşatabilir.

DÜNYA AĞRISI

Almanya, mutsuzluk ve melankoli kavramları temelinde oldukça iyi yapılandırılmış bir sözcük dağarcığına sahiptir. Örneğin weltschmerz kelimesi “dünyadan bezmişlik” veya “dünya ağrısı” anlamına gelir.

Dünyanın mevcut hâliyle insanın düşünce dünyasının ihtiyaçlarını karşılayamayacağı fikri romantizmin popülerliğini her zaman korumasının bir nedeni olmuştur. Alman filozof Friedrich Nietzsche, varoluşun anlamsızlığını, geliştirdiği nihilizm anlayışıyla anlatmaya çalışmıştır. Sigmund Freud’a göre ise insan kötü bir varlıktır ve bu kaçınılmazdır; zira kötülüğün kökleri, insan doğasının temelinde yatmaktadır.

Alman sosyolog Wolf Lepenies, 1992’de yayımlanan “Melancholy and Society” adlı kitabında, weltschmerz’in izini sürmüş ve bunun köklerini nüfuzlu seçkinlerin arasına girememiş burjuva sınıfının kendine özgü konumunda bulmuştur. Alman toplumunda yer edinen bu ağrı’nın nedenleri ise üst üste yaşanan iki dünya savaşından sonra ortaya çıkan ağır yenilgi ve ızdıraptır.

Bir başka Alman sosyolog olan Max Weber, Alman karamsarlığını anlamamız için bize yardımcı olabilecek başka bir önemli isimdir. Weber 1898 senesinde, uzun süreler boyunca durmaksızın çalışmaktan ötürü şiddetli nevrotik sancılar yaşamıştır. Bu durum onu 1900 senesinde, severek yaptığı öğretmenlik mesleğinden ayrılmaya zorlamıştır. Birinci Dünya Savaşı’nın sonu ile Versay Antlaşması arasındaki iki yılda Weber, Almanya’nın yaşadığı akıbetten etkilenerek en etkileyici fikirlerinden bazılarını kaleme almak için zaman bulmuş ve bir yazısında şöyle demiştir:

“Bu mücadeleyi kim kazanırsa kazansın, önümüzde bizi bekleyen rengârenk çiçekler açmaya durmuş bir yaz günü değil, buz gibi karanlık ve sert bir kutup gecesi var.”

Max Weber

SEKÜLERLİĞİN ÖTESİ

Alman düşünür Jürgen Habermas, hayal gücüne dayanan yeni alternatifler geliştiren ütopik geleneğin artık öyle ya da böyle sonunun geldiği görüşündedir. Habermas, temelde seküler bir tarih görüşüne sahipken birçok çağdaş filozof, gelecek için umut devşirebilmek adına dine yönelmiştir.

Alain Badiou gibi çağdaş seküler filozoflar, Pavlus’un İncil’den yaptığı evrenselcilik vurgusundan etkilenmişlerdir:

“Ne Yahudi ne Yunan; ne köle ne hür; ne erkek ne de kadın vardır; hepsi İsa Mesih’te bir araya toplanmıştır.”

Pavlus’un bu evrensel mesajının dünyayı değiştiren bazı sonuçları olmuştur.

Badiou, hayatımızda başımızdan geçen ve içinden farklı birer insan olarak çıktığımız büyük bozulmalara “gerçek-olaylar” adını verir. Fakat o, insanın hayatında yer alan bu bozulmaların yanında, umut etmek için türlü dayanak noktaları bulunduğunu da savunmaktadır. Ona göre “Umut; sabır, azim ve tahammülle ilgilidir”. Bunlar ise birçok sıkıntı karşısında vakarını koruyan Pavlus’un kişiliğini anlatan niteliklerdir.

Batıda, bahsini ettiğimiz Yahudi-Hıristiyan ve seküler-sosyalist-Marksist gelenek bir nevi bir araya gelmiştir. Her iki ütopik gelenek de yeni bir düzenin kurulmasını; nüfuz sahibi egemenlerin devrilmesi ve yoksulların, muhtaçların ve mazlumların ayaklanması ile eş tutmuştur.

Yeni Ahit’te İsa’nın çarmıha gerilmesi olayı, Pavlus tarafından Roma İmparatorluğu’nun askerî ve siyasi gücünün ortadan kalkması olarak yorumlanmıştır.

Karl Marx’a göre sınıf mücadelesi, bir eşitlik ve adalet çağını başlatarak kapitalist sınıfın gücünü ve ayrıcalığını alt edecektir.

Peki bu ütopik görüşler, günümüzde hâlâ geçerliğini korumakta mıdır?

KUŞAKLAR ARASI ADALET

Marx’ın büyük ölçekli değişimlere, yani yeni toplulukların ortaya çıkışına dair ütopik bir hayali vardır. Ancak yakın tarihin devrimci hareketleri olan 1917 Rus Devrimi, 1979 İran Devrimi ve 2011-2019 yılları arasında yaşanan Arap Baharı, özellikle genç devrimcilerin kalıcı veya arzulanan sonuçlara ulaşamamasıyla sonuçlanmıştır. Günümüzde İran’da gözlemlenen toplumsal protestolar, yaşanabilecek olası sosyal ve siyasal değişiklikler için umutların hâlâ sönmediğini göstermiştir. Benzer şekilde İsrail’de de son zamanlarda gerçekleşen ve demokratik kurumları açıkça destekleyen protestolar, hükûmeti zora sokmuş durumdadır.

Sosyolog Ulrich Beck, 2011’de Japonya’da meydana gelen Tohoku depremi ve depremin ardından gerçekleşen tsunami felaketinin dahi insanları özgürleştirici sonuçlar doğurabileceğini ileri sürmüştür. Ona göre yıkıma uğramış toplumlar hâlâ bütüncül bir umudu ve yeniden doğuşu deneyimleyebilir. Şehirler yeniden inşa edilir, insanlar yeniden bir araya gelir…

Toplumda yaşanacak büyük olumlu değişimlerin ille de siyasal zeminde yapılacak devrimleri içermesi gerekmez. Örneğin hastalıklara karşı yürütülen geniş planlı aşılama faaliyetleri, ileride yaşanabilecek olası küresel salgınları önlemede insanlığa siyasetten daha çok fayda sağlayabilir. Tıpkı özellikle Afrika’da çocuk felcinin yayılmasının kontrol altına alması gibi, gelecekte yaşanabilecek olası bütün hayvansal kökenli hastalıklar da önlenebilir duruma gelecektir.

İklim değişikliğinin ve çevresel bozunumun etkilerini en aza indirebilmek için petrol ürünleriyle çalışan motorlardan vazgeçerek elektrikli arabalara ve bisikletlere yönelmek gibi, yapabileceğimiz oldukça basit şeyler vardır. Hükûmetlerin ve devletlerin bu konularda attığı adımlar oldukça sınırlı olsa da “sıradan” vatandaşları dünyayı korumak için yapılabilecekler hususunda eyleme dâhil etmek için etkili bir ahlaki argümana ihtiyacımız olduğu da muhakkaktır. Bu durumda ortaya konacak kısa vadeli pragmatik tepkiler tabii ki gereklidir. Ancak yakın tarihte bütün dünyada yaşadığımız türlü felaketlerden sağ çıkabilmiş olanların karşı karşıya kaldığı ahlaki problem, onların nesiller arası sürdürülebilir adalet anlayışını ele almakta başarısız olmalarıdır:

“İklim değişikliği sorununun bir zorunluluk olarak ele alındığı zaman şimdiki zamandır. Bu konuda şimdi harekete geçmenin benim için bir faydası olamaz; çünkü ben, iklim değişikliğiyle mücadele etmenin sonuçlarını ölene kadar göremeyebilirim. Öyleyse neden bu konuda bir eylemde bulunayım ki?”

İNSANLIĞIN ONULMAZ SAVUNMASIZLIĞI

Amartya Sen “The Idea of Justice” isimli eserinde yeni bir argüman ortaya çıkarmıştır. Bu argümanda hayvanlara karşı gücün asimetrisinden kaynaklanan bir sorumluluğumuz olduğuna yönelik Buda öğretisine gönderme yapmıştır. Sen, Buda öğretisini anne ve çocuk arasındaki ilişkiye atıfta bulunarak açıklamaya çalışmıştır. Ona göre bir anne ile çocuk arasındaki güç asimetrisinden ötürü anne, çocuğun hayatına etki edebilmek için onun kendi başına yapamayacağı şeyleri kendisi yapabilmelidir.

Anne çocuğu için girişeceği eylemlerin karşılığında elle tutulur bir mükâfatla taçlandırılmayacaktır; ancak bu tek taraflı ilgi, çocuğun refahı ve gelecekteki mutluluğu için önemli bir fark yaratabilir. İklim değişikliği konusunda da akılcı olarak hemen şimdi harekete geçmek, gelecek nesillerin yaşam standardını artırabilir. Bu nedenle bunu hemen şimdi yapmak oldukça mantıklıdır. Bu tür eylemler, Sen’in tabiriyle “adaleti güçlendirici” eylemlerdir.

More’dan Marx’a kadar, geçmişin ütopik hayalleri bugün artık mecalsiz kalmışsa ve 1960’larda yaşanan komünal deneyimler tekaüde ayrılmışsa da şimdiki zamanda Sen’in adalet anlayışı, toplumlara daha uygun olabilir.

Doğal kaynakların azalması ve doğada türlü çöp yığınlarının oluşması, maddi durumu ve statüsü ne olursa olsun yeryüzünde yaşayan herkesi etkileyen sorunlardır. Burada gerekli olan şey insan olmanın ne anlama geldiğine dönük gelişecek derin ve zorlu bir kavrama sürecidir.

İnsan haklarının temelini oluşturan “insanlık onuru” fikri, toplumların görünür kültürel kısıtlamaları nedeniyle tek başına yeterli değildir. Bu nedenle insanlık onuruna sığınmaya bir alternatif olarak insanların kırılganlığını, uzun vadede hepimizin yaşlanmaya, hastalığa ve ölüme mahkûm olacağımız fikrini devreye sokmak gerekmektedir. Zira insanların ortak kaderi, bu saydıklarımızdır.

En bariz örneğiyle iklim değişikliği de tüm insanların ortak aczini gözler önüne sererek bizi kendimiz için değil, geleceğimiz ve çocuklarımız için ortak eylem ihtiyacına sürüklemesi bakımından kusursuz bir örnektir.

 


 

Bu makale Sosyolog Ömer Yıldırım tarafından www.felsefe.gen.tr için, Prof. Bryan Stanley Turner’ın “Friday essay: in an age of catastrophe is there still a place for utopian dreams? Or might our shared vulnerability be the key?” isimli makalesinden Türkçeye çevrilip derlenerek hazırlanmıştır. Alıntılanması durumunda kaynak gösterilmesi, ahlaklıca olanıdır.

Kaynak Metnin Yazarı: Prof. Bryan Stanley Turner (Avustralya Katolik Üniversitesi öğretim üyesi, sosyolog ve edebiyat doktoru)

Çeviri ve Derleme: Sosyolog Ömer YILDIRIM

BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.

2005'ten beri çevrim içi felsefe yapıyoruz...