Watson’un Bitişiklik Kuramı

John Broadus Watson, konunun girişinde de bahsedildiği gibi davranışçı yaklaşımın babası sayılır. Davranışçı bakış açısını sistemli hale getiren ve davranışçı ilkeleri ilk kez yayınlayarak yolunu belirleyen odur.

Watson’a göre, psikoloji diğer tabiat bilimleri gibi nesnel ve deneysel bir yol izlemelidir. Bunun için de soyut zihinsel kavramları bırakıp somut olan davranışa yönelmek gerekir. Davranışın oluşumunda zihin gibi belirsiz içsel mekanizmalarla uğraşmak yerine, onu ortaya çıkaran çevresel (dışsal) uyarıcılara odaklanmıştır. Davranışçılar, filozof John Locke’ın “insan zihninin doğuştan boş bir levha olduğu” görüşünü kabul etmektediler. Bu görüşe göre doğuştan getirilen davranış yoktur, insan ne biliyor ve nasıl davranıyorsa bunların hepsini sonradan çevresel uyarıcıların etkisiyle edinmektedir.

Watson, 1930 yılında yayınlanan bir kitabında “Bana sağlıklı, iyi yapılı bir düzine çocuk ve onları içinde yetiştireceğim kendi özel dünyamı (çevreyi) verin. Onların yetenekleri, eğilimleri, meziyetleri, yatkınlıkları, atalarının ırkı ne olursa olsun, size onlardan her birini rastgele biçimde kendi seçeceğim mesleklere göre doktor, avukat, sanatçı, tüccar, hatta dilenci ve hırsız olarak eğitmeyi garanti edeyim.” demiştir. Bu abartılı görüş ile eğitimin insan davranışları üzerindeki önemine vurgu yapan Watson, yazısının devamında bu görüşü için; “Ben gerçeklerin ötesine gidiyorum ve bunu itiraf ediyorum. Fakat bunun tersini savunanlar da var ve bunu binlerce yıldır yapıyorlar.” diyerek, insanların olumlu ve olumsuz davranış özelliklerinin atadan geldiğini savunan “öjenik” görüşlere karşı olduğunu ifade etmiştir.

Watson; Pavlov’un yaptığı klasik koşullanma deneylerinden etkilenmiş ve kendisi de bu doğrultuda çalışmalar yapmış, klasik koşullamayı insan davranışlarını açıklayabilecek temel bir mekanizma olarak görmüştür. Watson, eğer bir köpek koşullanabiliyorsa bir çocuğun da koşullanabileceğini ileri sürmüş ve Pavlov’un yaptığı tarzda klasik koşullanma deneylerin insan denekler (çocuklar) ile yapmasıyla meşhur olmuştur.

Watson’a göre davranışlar doğuştan gelen özellikler değildir. Çevresel etmenlerin tesiri altında öğrenilirler. Davranışlar tıpkı klasik koşullanmada olduğu gibi U-T bağlarının, şartlan yoluyla birbiriyle ilişkilendirilmesiyle oluşur. Diğer deyişle Watson’a göre öğrenme koşullu uyarıcı ile koşulsuz uyarıcının birbiriyle ilişkilendirilmesi sürecidir. Bunun için önce koşullu uyarıcı hemen ardından da koşulsuz uyarıcı verildiğinde koşullanma gerçekleşir. Watson’un kuramında öğrenmenin gerçekleşmesi için koşullu uyarıcı ile koşulsuz uyarıcının bitişikliği (U-U bitişikliği) gereklidir.

Watson, bu görüşlerini test etmek için 1920 yılında Rayner adlı meslektaşı ile psikoloji literatüründe “Küçük Albert Deneyi” olarak bilinen deneyi yapmışlardır. Bu deneyde amaçları, korkuların (fobiler) doğuştan gelen özellikler değil öğrenilmiş tepkiler olduğunu göstermektir. Bunun için 11 aylık Albert adında bir bebek almışlardır. Öncelikle bu bebeği doğal olarak korkutacak bir uyarıcı araştırmışlar ve demir bir çubuğa çekiçle vurulunca Albert’in korkup ağladığını tespit etmişlerdir. Daha sonra Albert’e büyük beyaz bir fare vermişlerdir. Bu aşamada çocuk fareden korkmamakta, hatta ona elini uzatıp dokunmaktadır. Koşullanma süreci başlatıldığında Albert’e beyaz fareyi gösterdikten hemen sonra demir çubuğa çekiçle vurulmuş ve çocuk bu ses karşısında irkilip korkmuş ve ağlamıştır. Bu durum birkaç kez tekrarlanınca küçük Albert artık beyaz fareyi görür görmez ağlamaya (koşulsuz uyarıcı olan yüksek ses olmadan) ve fareden kaçmaya başlamıştır. Albert’in korkusu beyaz fare ile sınırlı kalmamış, tüylü ve beyaz olan başka nesnelere de (beyaz tavşan, beyaz sakal, kürk vb) genellenerek onlardan da korku duymasına neden olmuştur. Böylece Watson, korkuların klasik koşullanma yoluyla öğrenilmiş olduğu iddiasını deneysel olarak ispatlamıştır. Aslında Watson’un bu deneydeki ikinci bir amacı da korkmanın öğrenilmiş olduğu gibi korkmamanın da öğrenileceğini ispatlamaktır. Bu nedenle Albert’le yaptığı deneyi devam ettirip onun korkusunu yok etmeyi amaçlamıştır. Ancak, deney süreci sonlanmadan annesi çocuğu bir daha getirmediği için bu deney yarım kalmıştır.

Watson’un yarım kalan Albert deneyi, bilim adamları tarafından çokça eleştirilmiştir. Bir bebeğe olumsuz bir davranış (korku) kazandırıp bu durumu düzeltememenin sonuçları etik açıdan tartışılmıştır. Bundan dolayı sonraki çalışmasında Watson, çocuklara korku kazandırmak yerine, zaten korkuları olan çocuklarla çalışmalarını yürütmüşlerdir. Bunlardan en meşhur olanı ise Peter adında 3 yaşındaki bir çocukla yapılan çalışmadır. Peter; küçük Albert’in durumuna çok benzer bir şekilde fare, tavşan, kürk gibi şeylerden korkmaktadır. Watson ve arkadaşı Jones, Peter’in yemek yediği odanın bir köşesine, onu rahatsız etmeyecek bir mesafeye kafes içinde tavşan koymuşlardır. Peter, önce tavşana dikkat etmişse de mesafe yeterince uzak ve güvenli olduğu için korku tepkisi göstermemiştir. Daha sonra araştırmacılar tavşanı her gün azar azar Peter’e yaklaştırmışlardır. Ve nihayetinde bir gün Peter’in bir yandan yemeğini yerken bir yandan da tavşanla oynadığı, ondan korkmadığı gözlenmiştir. Peter, zamanla bu durumu genelleştirmiş ve korktuğu diğer uyarıcılardan da korkmamaya başlamıştır. Watson’un korkuları yenmek için uyguladığı bu yöntem sonraları geliştirilmiş ve günümüzde “sistematik duyarsızlaştırma” adıyla bir terapi yöntemi olarak kullanılmaktadır.

Watson’un öğrenme ile ilgili temel fikirlerini maddeler hâlinde özetlersek;

  • İnsan davranışlarının tamamı klasik koşullanma ilkeleriyle oluşmaktadır. Davranışların değiştirilmesi de yine bu ilkelerle mümkündür.
  • Bitişiklik ilkesi: Koşullanmanın olması için koşullu uyarıcı ve koşulsuz uyarıcının hemen peş peşe gelmesinin gerektiğini söylemiştir. Bu nedenle çevredeki uyarıcılar önemlidir. Olumsuz uyarıcılar bireylerde olumsuz izler, olumlu uyarıcılar ise hoş izler bırakacaktır.
  • En son ve en sık ilkesi: Öğrenmede pekiştirmelerden söz etmez. Ona göre, organizma bir uyarıcıya verdiği en son tepkiyi bir sonraki seferde de verme eğilimindedir. Böylece bu tepki tekrarlar. Bir tepki ne kadar çok tekrar edilirse koşullanma da o kadar kuvvetli olur.

Kaynak: ATA-AÖF, EĞİTİM PSİKOLOJİSİ, Yrd. Doç. Dr. Muhammed ÇİFTÇİ

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*