Tartışma (Müzakere) Etiği ve Karl-Otto Apel

Felsefe Genel
Felsefe Genel

Günümüzün önde gelen etik görüşlerinden biri olan ve Habermas ile K.O. Apel tarafından geliştirilen Müzakere ya da Tartışma (Diskurs) Etiği, Kant etiğinden yola çıkarak, onu çağın gözüyle eleştirerek, onun başaramadığını düşündükleri şeyi, yani etiği temellendirmeyi ya da etikte “nihai temellendirme”yi gerçekleştirmeye çalışmaktadırlar.

Jonas’ın düşüncelerine benzer biçimde, Apel de, bilimsel ve teknolojik gelişmelerin insan eylemlerinin yapısında ve bununla birlikte sonuçlarında yol açtığı değişikliklerin, bizi yeni etik sorunlarla karşı karşıya bıraktığını söyler.

Ona göre, “bilimin taşıdığı teknolojik potansiyel, insanın yapıp etmelerinin eriminin uzamasına ve bununla birlikte risklerin çok büyümesine yol açmıştır”. Bu değişimi ve sonuçlarını Apel, Konrad Lorenz’den aldığı bir karşılaştırmayla, baştan ayağa silahlı taş devri insanı ile Hiroşima’ya atom bombası atan pilotları karşılaştırarak resmeder.

Atom bombası atan pilotların durumu taş devri insanın durumundan tamamen farklıdır: Ne saldırganlıkta ne de saldırganlığı önleme ya da frenlemede, pilotun güdüleri belirleyici bir rol oynamaktadır; modern silah tekniklerinin çeşitliliği ve etki derecelerinin yüksekliği, düşman sayılanla karşı karşıya gelmeyi tümüyle ortadan kaldırmıştır. Pilot bir emri yerine getirmek üzere düğmeye basmaktadır ama attığı bombanın etkisi öylesine şiddetlidir ki etkisi pilotun duygusal olarak yaşadıklarının çok ötesine geçmektedir. Pilotun duygusal tutumu böyle bir eylemi önlemede yetersiz olacağı açıktır. Bu örnek, bize bugün gereken sorumluluk etiğinin önemli bir yanını gözler önüne sermektedir: Bu etik, bugün bütün halklarda egemen olan komşuluk ya da arkadaş-düşman ahlakının tersine, dar gruplarda yaşamı belirleyen içgüdüye dayalı duygulara bağlanamaz. İşte daha bu nedenle aranan etik rasyonel bir temele sahip olmak durumundadır, başka bir deyişle, o “Komşunu seyri, “Uzaktakini sev!” olarak genelleştirmek durumundadır (Apel 1992, s. 1718). Kişi yalnız yakınındakiyle değil, hiç görmediği ve göremeyeceği insanlarla etik ilişkiye girmektedir. Eyleminden etkilenen ve gelecekte etkilenmesi olası olan tüm canlılara karla sorumludur insan.

Apel, insanlığın baştan beri taşıdığı etik taleplerin dramatik bir biçimde artmış ve en yüksek noktasına ulaşmış olmasının kaçınılmaz bir biçimde gerektirdiği bu yeni etiğin, rasyonel olarak temellendirilebilir, evrensel geçerliliğe sahip bir makro etik olduğunu, Habermas ile birlikte geliştirdikleri transsendental-pragmatik tartışma (müzakere) etiğinin bu gereksinime karşılık verebilecek tek etik görüşü olduğunu belirtir (Apel 1992, s. 17).

Yeni etik, farklı kültürlerden alınacak geleneksel dinsel ve etik normlara dayanmayacaktır; çünkü bu tür normlar öncelikle küçük gruplar arasındaki ilişkileri, aile ve komşuluk ilişkilerini düzenlemektedir (mikro ve meso orta etiklerdir bunlar). Bu normların en genel olanları bile, kişilerarası ilişkileri düzenleyen normların niyet (zihniyet) etiğiyle (Gesinnungsethik) genelgeçer hale getirilmesiyle elde edilmişlerdir. Apel dünya dinlerine ve felsefi hümanizme ait normların bunun tipik örneğini oluşturduğunu söyler. Bu nedenle, uluslararası çatışmalar ve toplumsal sınıflar arasındaki mücadeleler bugün hâlâ etik bakıştan yoksundur (Apel 1992, s. 23). Etik sonuçta Avrupa’da, Kant’tan hareketle anlaşıldığında, iyi istemeye dayanan, eylemlerimizin dünyadaki sonuçlarıyla (örneğin siyasette yol açtıklarıyla) ilgilenmeyen, kişi istemeleriyle ilgili niyet etiği idi. Ama eylemlerimizin sonuçlarıyla, başka bir deyişle bizim teknik-endüstriyel etkinliklerimizin tüm yeryüzündeki doğrudan ve dolaylı sonuçlarının, yarattığı risklerin bugün bizim tarafımızdan ele alınması gerekmektedir.

Açıkçası bugün gerekli olan, Max Weber’in ifadesiyle, bir “niyet etiği” değil, bir “sorumluluk etiği”dir. Ama sorumluluk etiği sloganı da tek başına açık ve yeterli değildir. Max Weber’in ortaya koyduğu, kişilerin tek başlarına aldıkları siyasal kararlara ilişkin durumu merkeze alan bir sorumluluk etiğidir; daha sonraları Varoluşçuluğun, örneğin Sartre‘ın, varoluşsal sınır durumlarının etiği olarak geliştirdiği bu etiktir. Kişilerin tek başlarına verdikleri kararlara ilişkin sınır durumları bugün de varlığını sürdürmesine karşın, bu tür bir “durum etiği” bugünün etik gereksinimlerine yanıt verecek durumda değildir. Bugün tüm yeryüzünde yaşanan teknik-bilimsel krizin gerektirdiği etik, rasyonel olmayan son kararlara dayanan varoluşsal sınır durumları etiğinin çok ötesinde bir etiktir. Gereken, çıkarların karşılıklı iletilmesi ve içinde bulunulan duruma ilişkin danışmaların yapılması anlamında, insanlığın ortak dayanışmaya dayalı sorumluluğuna ilişkin bir etiktir. Öznelerarası geçerliliğe sahip, rasyonel olarak temellendirilebilir bir etik olanak!! midir? (Apel 1992, s. 24). Apel bunun olanaklı olduğunu göstermeye çalışır. Ona göre, felsefi son temellendirme mantıksal-biçimsel çıkarımla eş tutulamaz. Böyle bir nihai temellendirme, ancak öznelerarası geçerli tanıtlamanın ve onunla birlikte dille iletilen düşünmenin öznel ve öznelerarası koşullarının üzerine düşünmeyle elde edilebilir; her türlü tanıtlamanın ya da akıl yürütmenin olanağının öznelöznelerarası koşulunu oluşturan şey ise, öznelerarası geçerli etiğin temel normlarıdır (Apel 1992: 3435).

Geçerli tanıtlama (ve bununla birlikte nesnel bilimin de) olanağının koşulunu oluşturan şey, her kişinin sahip olması beklenen yalnızca işlemsel mantıksal-dilsel ustalık değil, bunun da ötesinde ilkece sınırsız olan ve birbirini anlamayı ve hakikat savlarına ilişkin bir görüş birliğine ulaşmayı ilkece olanaklı kılması beklenen bir ideal iletişim topluluğu kabulüdür. Bu ilke açık ve dolaylı bır biçimde kabul edilmeksizin, her ciddi tartışma (müzakere) anlamını yitirecektir. Bir ideal iletişim topluluğuna ilişkin bu a priori, zorunlu kabul ile ideal iletişim topluluğunun normatif etiğinin öznellerarası geçerliliği de farz edilmiş olur. Bu ise diğerleri yanında bize şunu söylemektedir: İlkece içtenlikli bir iletişimin tüm normlarını, karşısındaki kişinin de kabul etmiş olması koşuluyla benimsemeyen hiç kimse, karşısındakiyle bir düşünce konusunda anlaşmaya yaramaz, varmayı da umamaz (Apel 1992, s. 36). Evrensel olarak geçerli bu türden bir etik, “iyi yaşam”ın ne olduğunu ortaya koyamaz. Apel’in evrensel geçerli bir etik olarak kafasında tasarladığı etik, “kişilere, gruplara veya yaşam biçimlerine iyi yaşamın ne olduğunu söyleyen bir etik değildir. Tam tersine böyle bir etik, bu sorunun yanıtını bireylere ve gruplara bırakacaktır. Makroetik ya da eşit haklara ilişkin evrensel olarak geçerli etik, bu anlamda sınırlı bir etiktir, o sadece tüm yaşam biçimleri için geçerli olacak sınırlayıcı koşulları ortaya koyar. Bu sınırlayıcı koşullar da içerikli, tarihsel-toplumsal koşullar değil, iletişimin ve işbirliğinin yollarına ilişkin biçimsel ve yöntemsel koşullardır” (S. Griffoen 1990, s. 13 14). Görüş birliğine gidebilecek müzakerelerin önkoşullarını ortaya koyan bir etiktir müzakere etiği.

Kaynak: T.C. ANADOLU ÜNİVERSİTESİ YAYINI NO: 2356, AÇIKÖĞRETİM FAKÜLTESİ YAYINI NO: 1353, Prof. Dr. Sevgi İYİ, Prof.Dr. Harun TEPE

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*