Felsefe hakkında her şey…

Sınırlı Devlet Anlayışı Nedir, Ne Demektir?

13.11.2019
Sınırlı Devlet Anlayışı Nedir, Ne Demektir?

Negatif özgürlük anlayışı içerisinde bireylerin önlerindeki her türden engel ve kısıtlamalardan kurtulma çabası, iki açıdan devletin sınırlandırılmasını şart koşar. İlk olarak devlet, açık sınırlamalar getirerek bireylerin her türden müdahaleden uzak olması gerektiğine dair liberal inancı boşa çıkartabilir. Nitekim liberalizmin doğuş ve gelişme koşulları göz önüne alındığında, uygulamada burjuvazinin devleti sınırlama faaliyetlerinin kurama yol gösterdiği açıkça görülebilir. İkinci olarak ise, devlet bireylerden kamu yükümlülükleri üstlenmelerini bekleyerek, doğal özgürlükleri sınırlamış olur. Hak ve özgürlüklerin kaynağı olarak doğayı gösteren liberal kuramcılar için, bireylerin söz konusu hak ve özgürlükleri kullanımı ile devlete karşı yükümlülük üstlenmeleri arasında hiçbir doğrudan bağ bulunmaz.

Liberal kuramcılar için, Rousseau’nun iddialarının aksine (bkz. Rousseau 2004), hak ve özgürlükler siyasal bir topluma üyelik yoluyla kazanılmadığından, siyasal topluma karşı bir ödev de doğurmaz. Bu nedenle devletin müdahaleleri, ancak söz konusu hak ve özgürlükleri korumakla ilişkili olduğu ölçüde meşru sayılır. Bu açıdan liberal devlet, doğal hak ve özgürlük anlayışı ile devletin sınırlarını da çizmiş olur.

Doğal hak ve özgürlüklerin korunmasının bir diğer yolu ise, devletin keyfi yönetimini engellemek üzere, yöneten ve yönetilenlerin aynı yasaya tabi olmalarını gerektiren anayasal yönetimlerin benimsenmesidir. Anayasa, iktidarın boyutlarını tanımlarken etkinlik alanının da sınırlarını gösterir.

Anayasal yönetimlerin korunmasında iki türlü araç benimsemek mümkündür. Bu araçlardan birincisi, “hukukun üstünlüğü” ilkesinin anayasal düzenin temel dayanağı haline getirilmesidir. Böylece iktidarın eylemlerini ve etkinliklerini ortaya koydukları yasaların, bir üst yasa ile bağlanmış olması, anayasal yönetimlerin tipik özelliği olarak belirir.

Anayasal yönetimlerin korunmasının ikinci aracı ise, modern biçimini Montesquieu’dan alan yasama-yürütme ve yargı arasındaki ayrımların korunmasıdır. Kuvvetler ayrılığı ilkesi, yasama ve yürütme güçlerinin tek elde toplanmasını engelleyen kurumsallaşmanın kuramsal ifadesidir. Tarihsel açıdan bakıldığında, kuvvetler ayrılığı ilkesi, ilk uygulamaları Roma Cumhuriyetinde görülen “karma anayasa” düşüncesine dayanır. Roma Cumhuriyetinin tek bir toplumsal sınıfın keyfi yönetimini engellemek üzere oluşturduğu karma anayasa, çıkarların siyasal alanda denge ve denetleme mekanizmasıyla kontrol altında tutulması işlevini görür. Tek bir sınıfın iktidarının yol açacağı yozlaşmanın ve keyfiliğin engellenmesi için ortaya koyulan karma anayasa düşüncesi, daha çağdaş ve modern devletlerde kuvvetler ayrılığı ilkesine dönüştürülerek kurumsallaştırılır (Tunçel 2010, s. 25-26).

Anayasallık ilkesinin yanı sıra, demokrasi anlayışı da devlet iktidarının sınırlarını çizmede bir diğer kontrol mekanizmasını oluşturur. Demokrasi kavramı Antik Yunan’dan bu yana gelen uzun tarihi içerisinde, elbette ki pek çok farklı içerik kazanmış ve farklı uygulamalarla çeşitlenmiştir. Bu uygulamaların içerisinde kuşkusuz en başarılılarından biri liberal demokrasi anlayışıdır. Liberal demokrasi kavrayışı, iktidarın halkın elinde bulundurulması anlamındaki eskilerin demokratik ilkesini, bireysel özgürlüğün değerine ve insan haklarına vurgu yapan liberal söylemle birleştirir (Tunçel 2010, s. 32).

Bu açıdan liberal demokrasiler iki karşıt ögenin melez hale gelmesinden doğarlar. Bir yanıyla iktidara katılımı öngören demokrasi, diğer yanıyla ise bireysel özgürlüğe saygı anlayışlarını barındıran liberal demokrasiler (Mouffe 2000, s. 14-15), kavram düzeyindeki karmaşasına ve uygulamadaki yetersizliklerine rağmen, siyasal iktidar için mücadele eden farklı çıkar odakları arasında, seçim ve rekabet ortamı yaratarak bir çeşit denge mekanizması oluştururlar. Başka bir deyişle, liberal demokrasiler, iktidar yarışına katılan tüm taraşarın üzerlerinde rekabetçi bir denetleme mekanizması oluşturur.

Ancak rekabetçi ve çatışmacı bir demokrasi anlayışının sorunu, Aristoteles’ten bu yana siyaset adına en büyük tehlike olarak görülen “çoğunluğun tiranlığı” tehdidini barındırmasıdır. Farklı fikir ve çatışan çıkarlara sahip bireylerin bir araya toplanması, demokrasiyi, çoğunluğun çıkarlarının uygulamasına dönüştürür. Bu açıdan liberal demokrasilerin yön verici ilkesi, Antik Yunan’ın erdemli yurttaşların katılımlarıyla tanımlanan katılımcı demokrasi anlayışından uzaklaştırarak, niceliksel bir çoğunluk arayışına dönüştürür.

Dahası liberal demokrasilerde siyasal erdem bireyin değil, siyasal mekanizmanı n bir niteliğidir. Bireyin çıkarlarıyla tanımlanmış olması, bireyin çıkarı ve erdemli eylemin farklı seçenekler arasında bulunduğu bir seçim durumunda, bireyleri erdemli eyleme yönlendirecek iç motivasyon, özellikle klasik liberalizmin faydacı ahlak anlayışında eksiktir. Bu nedenle liberallere göre siyasal erdemin varlığı, geniş ölçüde dışsal bir etken olan eğitim yoluyla bireye aşılanmaya çalışılır. Nitekim liberalizmin önde gelen savunucularından J. S. Mill, eğitimsiz kesimin büyük ölçüde dar sınıfsal çıkarlara göre eylemde bulunduğunu ileri sürerek, toplumda çoğunluğu oluşturanların demokratik seçimler sonucunda alacağı kararların isabetli oluşuna kuşkuyla yaklaşır. Mill’e göre ancak eğitimliler başkalarının iyiliği için kendi bencil çıkarlarının ötesine geçebilirler (Mill 2004, s. 117-118).

Daha önce de belirtildiği gibi, klasik ve modern liberal görüşler arasındaki geçişi temsil eden Mill, özellikle Locke’ta beliren çoğunlukçu demokrasilerin karşısına, bireylere eğitim ve sosyal düzeylere bağlı olarak farklı düzeylerde oy hakkı tanınan bir seçim sistemi önererek, liberal demokrasilerin niteliksiz eşitlik anlayışının da en büyük eleştirmeni olur. Mill’in eleştirileri, özellikle 20. yüzyıldan itibaren liberal kuram içerisinde geliştirilecek farklılık söylemlerinin çoğulcu taleplerine de zemin oluşturur. Liberal kuram çerçevesinde devleti sınırlamanın bir diğer yolu da düşünce özgürlüğü ve muhalefetin önünün açılmasıyla bağlantılı olarak belirir. Düşünce ve ifade özgürlüğünün siyasal bir hak olarak savunusu, büyük ölçüde liberalizmin tarihselliği içerisinde akıl yürüten kamuoyunun doğmasının en önemli araçlarından biri olan basın özgürlüğüyle iç içe değerlendirilmelidir. Basın özgürlüğü muhalif sesleri görünür kılarken, “(…) yozlaşmış veya zorba hükümete karşı teminatlardan biri”dir (Mill 2004, s. 50). Bu türden bir özgürlük, çıkarların savunusunu salt görüngüler alanından uzaklaştırarak ister istemez akılcılık ilkesine gitmeyi gerektirir.

Derleyen: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf “Felsefeye Giriş” ve 3. Sınıf “Çağdaş Felsefe Tarihi” Dersi Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı

BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.

2005'ten beri çevrim içi felsefe yapıyoruz...