Felsefe.Gen.TR

Ruhun miskin hastalığı: Can sıkıntısının kısa tarihi

Ruhun miskin hastalığı: Can sıkıntısının kısa tarihi

Can sıkıntısı size günlük, hatta belki de önemsiz bir deneyimmiş gibi görünebilir. Öyle ki hepimiz can sıkıntısına farklı şekillerde tepki gösteririz. Bazılarımız yeni bir hobi veya ilgi alanı bulabilir, bir kısmımız bir paket çerez açarak yeni şovu izlemek için ekranın karşısına geçebiliriz. Bütün bunların yanında, can sıkıntısının özellikle son birkaç yüzyıl içinde şaşırtıcı ölçüde büyük bir anlamsal değişim geçirdiğini de  bilmeliyiz.

İngilizcedeki “boredom (can sıkıntısı)” sözcüğü ortaya çıkmadan çok önce, can sıkıntısına dair kurulan en eski cümlelerden biri, Lucretius’un Latince olarak kaleme aldığı ve sadece kendini orada da aynı derecede sıkılmış olarak bulmak için köy evine çekilen zengin bir Romalının sıkıcı hayatını anlatan bir şiirinde geçmektedir.

İngilizcede “boredom” kelimesinin kullanıldığı ilk metin, 1829’da İngilizlerin The Albion gazetesinde, biraz muallak da olsa şu şekilde yer almıştır:

Ne başka bir tür can sıkıntısını sürdüreceğim ne de beni şekillendiren kaderin üstünde tırnak içine alınmış olan övgü dolu sözlere yenileceğim.

Ancak bu terim Charles Dickens tarafından kaleme alınan ve ilk baskısı 1853 senesinde yapılan “Kasvetli Ev” isimli kitabın bir bölümünde, hikâyenin aristokrat karakterlerinden birisi olan Lady Dedlock’un; kasvetli hava koşullarından, basit müzikallerden, yapmacık eğlencelerden ve türlü türlü sebeplerden ötürü “can sıkıntısından patladığını” dile getirmesiyle birlikte herkesçe bilinir hâle gelmiştir.

Can sıkıntısı, İngiliz Viktorya Dönemi yazılarında da özellikle ayrıcalıklı bir sosyal sınıfı yansıtan aristokratik yaşam biçimi betimlenirken kullanılan popüler bir tema hâline bürünmüştür. Örneğin, yine Dickens’ın bir başka roman karakteri olan James Harthouse (Zor Zamanlar, 1854), orduda hafif süvari birliğinde görevli bir askerken ve yaşamı boyunca birçok seyahatinde, can sıkıntısından başka bir şeyden bahsetmeyerek seçkin bir sosyal sınıfa mensup olduğunu vurgulamak istemektedir.

VAROLUŞÇULARIN CAN SIKINTISI

On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında ve 20. yüzyılın başlarında, can sıkıntısı, varoluşçu düşünürler ve yazarlar arasında oldukça ün kazanmıştır. Onların can sıkıntısına bakışları çoğunlukla olumsuz anlamdadır. Varoluşçular can sıkıntısını sadece seçkin sınıfın muhtemel anlamsız varoluşuyla ilintili değil, tüm insanlığın karşı karşıya olduğu bir olumsuz durum olarak görmüşlerdir.

Örneğin Danimarkalı varoluşçu filozof Søren Kierkegaard şöyle demiştir:

Tanrılar sıkılıyorlardı; bu yüzden insanı yarattılar.

Ona göre can sıkıntısı dünyaya insanın yaradılışıyla birlikte inmiştir; her şeyin sadece başlangıcıdır; sonradan Adem ile Havva’yı ilk günaha sürükleyecektir. Böylece Kierkegaard doğal olarak, can sıkıntısının tüm kötülüklerin kaynağı olduğunu ilan etmiştir.

Kierkegaard, varoluşçuluk felsefesinin önde gelen isimlerindendir.

Kierkegaard, varoluşçuluk felsefesinin önde gelen isimlerindendir.

Kierkegaard’ın can sıkıntısına dönük bu olumsuz görüşünü birçok varoluşçu filozof da paylaşmıştır. Örneğin Jean-Paul Sartre can sıkıntısını “ruhun miskin hastalığı” olarak nitelendirmiştir. Friedrich Nietzsche de keza “Yaratılışın yedinci gününde Tanrı’nın yaşadığı sıkıntı büyük bir şair için bir mesele olabilirdi” diyerek bu görüşe katılmıştır.

Arthur Schopenhauer, konu can sıkıntısı olduğunda karamsarlıkta sırayı kimseye bırakmayan bir filozoftu. Ona göre insanın can sıkıntısına ilişkin durumu, hayatın esaslı bir anlamdan yoksun olduğunun doğrudan kanıtından başka bir şey değildir. Schopenhauer bu görüşe son derece uygun olarak adlandırdığı “Pesimizm Üzerine Çalışmalar” isimli yazısında şunları dile getirmiştir:

Eğer insanın karşılanması güç ihtiyaçların ve zorunlulukların bir bileşimi olduğunu kabul eder ve bunlar tatmin edilse dahi kişinin elde edeceği tek şeyin, can sıkıntısına düşmekten başka, sancısız bir yaşam olduğunu aklımızda tutarsak gerçeği yeterince açık biçimde kavramış olacağızdır.

Varoluşçuların bize anlattığı can sıkıntısının bu dünyası, amaçsız bir dünyadır.

CAN SIKINTISI ÇALIŞMALARI

Yirminci yüzyıl, psikolojinin ciddi bir bilimsel disiplin olarak ortaya çıkışına tanıklık etmiştir. Bu dönemde birçok duyguya dair sahip olduğumuz bilgi birikimimiz yavaş yavaş artarken, can sıkıntısı bir kenarda öylece yalnız başına bırakılmıştır.

Can sıkıntısı üzerine yapılan sınırlı sayıdaki psikolojik çalışma, genel olarak teorik düzeyde kalmış ve çoğunlukla deneysel veri olmanın dışına çıkamamıştır. Bu çalışmalar sonucunda ortaya varoluşçularınkinden daha olumlu bir can sıkıntısı tablosu çıkmamıştır. Öyle ki günümüzden çok uzakta değil, 1972 senesinde, ünlü filozof ve psikanalist Erich Fromm, can sıkıntısını “belki de bugünün en önemli saldırganlık ve yıkım kaynağı” olarak tanımlamıştır.

Bununla birlikte, son birkaç on yılda, can sıkıntısının genel görünüşü bir kez daha değişmiş ve bugüne kadar itibarsızlaştırılan bu duygunun değeri daha iyi idrak edilmeye başlanmıştır. Daha işlevsel psikolojik ölçüm araçlarının geliştirilmesi, psikologların can sıkıntısını daha yüksek oranlı bir doğruluk payıyla inceleyebilmesine yardımcı olmuştur. Geliştirilen yeni deneysel yöntemler, araştırmacıların can sıkıntısı duygusunu uyarabilmesine ve bunun varsayımsal sonuçlarından ziyade gerçek davranışsal sonuçlarını ortaya koyabilmelerine katkı sağlamıştır.

Bu çalışmalar, can sıkıntısının varoluşçular tarafından daha önce de belirtildiği gibi gerçekten de sorun yaratabileceğini ortaya koymuştur. Örneğin kolayca sıkılan insanların keyifsiz ve huzursuz olma olasılıkları daha yüksektir; bu kişilerin saldırgan olma eğilimleri vardır ve bu insanlar hayatı pek de anlamlı bulmamaktalardır.

Yine de psikoloji, can sıkıntısının çok daha parlak bir yanını da ortaya çıkarmıştır: Araştırmacılar can sıkıntısının insanları hayatın anlamını aramaya cesaretlendirdiği, araştırmaya sevk ettiği ve yenilik arayışına ittiği sonuçlarına ulaşmışlardır. Bu sonuçlar, can sıkıntısının yalnızca insanlar için bir müşterek duygu olmadığını ispat etmiştir. Aynı zamanda insanların hâlihazırdaki yapıp etmelerine daha ümit verici alternatifler üretilmesi için bu eylemlerin gözden geçirilmesini sağlamıştır. Örneğin can sıkıntısının yaratıcılığı tetikleyen ve toplum hizmeti eğilimlerini artıran son derece işlevsel bir duygu olduğu açığa çıkarılmıştır.

Bütün bunların ışığında, can sıkıntısı, davranışlarımızı düzenlemeye yardımcı olmakta ve bizi hoşnutsuz durumlarda sıkışıp kalmaktan kurtarmaktadır diyebiliriz. Can sıkıntısı yalnızca seçkinler sınıfına musallat olan bir illet veya varoluşsal bir vahamet olmaktan ziyade, tatmin edici bir yaşama ulaşmak için çabalayan insanların psikolojik yapılarında yer edinmiş önemli bir silah hâline gelmiş gibi görünmektedir.

 


 

Kaynak Metnin Yazarı: Wijnand Van Tilburg (Psikoloji Bölümü Yardımcı Doçenti, University of Essex)

Çeviri ve Derleme: Sosyolog Ömer YILDIRIM

Bu makale, Sosyolog Ömer YILDIRIM tarafından www.felsefe.gen.tr için derlenerek çevrilmiştir.

Derleme için kaynak metin: Leprosy of the soul? A brief history of boredom

BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.

2005'ten beri çevrim içi felsefe yapıyoruz...