Pragmatizm (Faydacılık)’de Doğruluk-Fayda İlişkisi

Pragmatizm, on dokuzuncu yüzyılın sonlarında Amerika Birleşik Devletleri’nde popüler olan felsefi bir yaklaşımdır.

Bu yaklaşım, felsefeyi daha bilimsel kılmak isteyen Amerikalı filozof ve bilim insanı C.S. Peirce‘le (“pörs” diye telaffuz edilir) başladı. Peirce (1839-1914), bir ifadenin doğru olması için onu destekleyecek bazı olası deney veya gözlemlerin olması gerektiğine inanıyordu. Eğer “cam kırılgandır” derseniz bu, ona bir çekiçle vurmanız durumunda ufak parçalara ayrılacağı anlamına gelir. “Cam kırılgandır” ifadesini doğru kılan budur. Cama vurduğunuzda ne olacağıyla ilgili bu olgu dışında, camın sahip olduğu görünmez bir “kırılganlık” niteliği yoktur. “Cam kırılgandır” ifadesi, bu pratik sonuçlardan ötürü doğru bir ifadedir. “Cam saydamdır” da doğru bir ifadedir, çünkü camdan baktığınızda arkasını görebilirsiniz ve bunun nedeni camın gizemli bir özelliği değildir. Peirce, pratikte herhangi bir fark yaratmayan soyut teorilerden nefret eder, anlamsız olduklarını düşünürdü. Doğru, ideal olarak yürütmek istediğimiz bütün deneyleri ve soruşturmaları gerçekleştirebilmemiz durumunda en nihayetinde varacağımız şeydir. Bu, A.J. Ayer‘in mantıksal pozitivizmine çok yakındır.

Peirce’ün çalışmaları yaygın bir şekilde okunmadı, ama William James‘inkiler okundu. o mükemmel bir yazardı ünlü kardeşi, roman ve kısa hikaye yazarı Henry James kadar iyi, belki ondan da iyiydi. İkisinin de Harvard Üniversitesinde ders verdikleri dönemde, James zamanının çoğunu Peirce’le pragmatizm üzerine tartışarak geçirdi. James pragmatizmin, makalelerinde ve derslerinde popüler hale getirdiği kendine has bir biçimini geliştirdi. Onun için pragmatizm şöyle özetlenebilir: Doğru, işe yarayandır. Gerçi “işe yarayan” derken ne demek istediği bir parça muğlaktır. İlk dönem psikologlardan biri olsa da, sadece bilimle değil, ahlaki anlamda doğru ve yanlış ve dinle de ilgileniyordu. Aslında en çok tartışılan yazıları dinle ilgiliydi. James’in yaklaşımı geleneksel doğruluk görüşünden oldukça farklıdır. Bu görüşe göre doğruluk, olgulara uygunluk göstermek anlamına gelir. Bu uygunluk teorisine göre, bir cümleyi doğru yapan şey, onun dünyanın nasıl olduğunu tam olarak betimlemesidir.

“Kedi minderin üzerindedir” cümlesi, minderin üzerinde bir kedi olduğu zaman doğrudur, olmadığı zaman, örneğin kedi dışarı çıkmış bahçede fare arıyorsa yanlıştır. James’in pragmatik doğruluk teorisine göre, “minderin üzerinde kedi var” cümlesini doğru yapan şey, ona inanmanın bizim için pratik olarak kullanışlı sonuçlar üretmesidir. Bizim için işe yarar. Böylece örneğin minderin üzerinde kedi olduğuna inanmak, kedi başka bir yere gidinceye kadar evcil faremizle minderin üzerinde oynamayacağıızı bilmemiz sonucunu doğurur.

“Minderin üzerinde kedi var” gibi bir örneği kullandığımızda, bu pragmatik doğruluk teorisinin sonuçları özellikle Şaşırtıcı ya da önemli görünmez. Ancak bunu bir de “Tanrı vardır” cümlesinde deneyelim. James’in bu konuda ne söylemesini beklerdiniz? Tanrı’nın var olduğu doğru mu? Ne düşünüyorsunuz? Başlıca cevaplar “evet, Tanrı’nın var olduğu doğrudur,” “hayır, Tanrı’nın var olduğu doğru değildir” ya da “bilmiyorum” olur. Bunu okumadan önce soruma cevap vermek zorunda kalsaydınız, muhtemelen bu cevaplardan verirdiniz. Bu konumların adları vardır: Teizmateizm ve bilinemezcilik. “Evet, Tanrı’nın var olduğu doğrudur” diyenler, genellikle bir yerlerde üstün bir varlığın var olduğunu ve “Tanrı vardır” ifadesinin, yaşayan hiç insan olmasa, hatta insanoğlu hiç var olmamış olsa bile doğru olacağım kasteder. “Tanrı vardır” ya da “Tanrı yoktur,” hem doğru hem de yanlış ifadelerdir. Fakat onları doğru ya da yanlış yapan onlar hakkında ne düşündüğümüz değildir. Onlar hakkında ne düşünürsek düşünelim, bu ifadeler ya doğru ya da yanlıştır. Onları düşünürken, sadece doğru cevabı bulmayı umarız.

James, “Tanrı vardır” ifadesinin oldukça farklı bir analizini sundu. Söz konusu ifadenin doğru olduğunu düşünüyordu. Onu doğru yapan şey, sahip olması yararlı bir inanç olmasıdır. Bu sonuca varırken Tanrı’nın varlığına inanmanın faydalarına odaklandı. Bu onun için önemli bir konuydu ve bundan dolayı, dinsel inancın sahip olabileceği geniş kapsamlı etkileri incelediği “Dinsel Deneyim Türleri” (1902) adını taşıyan bir kitap yazdı. James için “Tanrı vardır” ifadesinin doğru olduğunu söylemek, inanan için, ona inanmanın iyi olduğunu söylemektir. Bu, benimsenmesi şaşırtıcı bir konumdur. Bu, bilinemezcilerin Tanrı’nın varlığına inanmaktan fayda sağlayacaklarını söyleyen Blaise Pascal‘ın argümanım andırır. Gerçi Pascal, “Tanrı vardır” ifadesinin, insanlar Tanrı’ya inanarak kendilerini daha iyi hissettikleri ya da bu inançtan dolayı daha iyi insanlar oldukları için değil Tanrı gerçekten var olduğu için doğru olduğuna inanırdı. Onun giriştiği bahis, bilinemezcileri kendi düşündüğü şeyin doğru olduğuna inandırmanın bir yoluydu sadece. James içinse Tanrı’ya inancın “tatminkâr bir şekilde işe yaradığı” varsayımı, “Tanrı vardır” ifadesini de doğru kılar.

Bunu daha da netleştirmek için “Noel Baba vardır” cümlesini ele alalım. Bu doğru mudur? Gerçekten, kırmızı yüzlü neşeli ve tombul bir adam her noelde hediye dağıtmak için bacanızdan içeri girer mi? Eğer bunun gerçek olduğuna inanıyorsanız, bu paragrafın gerisini okumayın. Gerçi gerçekten var olsa güzel olurdu diye düşünseniz bile, Noel Babanın var olduğunu düşünmüyor olduğunuzu tahmin ediyorum. İngiliz filozof Bertrand Russell, William James’in pragmatik doğruluk teorisinin, onun “Noel Baba vardır” ifadesinin doğru olduğuna inanması gerektiği anlamına geldiğini söyleyerek bu teoriyle dalga geçmiştir. Bunu söylemesinin nedeni, James’in bir cümleyi doğru kılan şeyin, ona inanmanın inanan kişi üzerindeki etkisi olduğunu düşünmesiydi. En azından çoğu çocuk için, Noel Babaya inanmak harikadır. Noeli onlar için çok özel bir güne dönüştürür; daha iyi davranmalarını Sağlar; noelden önceki günlerde odaklanabilecekleri bir şey verir. Onlar için işe yarar. Dolayısıyla ona inanmak bir şekilde işe yaradığı için, bu durum onu, James’in teorisine göre doğru kılıyor görünür. Sorun şu ki, doğru olsaydı iyi olacak olan şey ile gerçekten doğru olan şey arasında bir fark vardır. James, böyle bir durumda, Noel Babaya inanmak çocuklar için işe yarıyor olsa da, herkes için işe yaramadığını belirtebilirdi. Eğer aileler Noel Babanın noel arifesinde hediye dağıttığına inansaydı, çıkıp çocukları için hediye almaya gitmezlerdi. “Noel Baba vardır” inancında bir aksaklık olduğunu anlamak için noel sabahını beklemek yeterli olurdu. Fakat bu, küçük çocuklar için Noel Babanın olması doğru, çoğu yetişkin içinse yanlıştır mı demek? Bu durum da doğruyu öznel, dünyanın nasıl olduğundan ziyade bizim bir şey hakkında nasıl hissettiğimize ilişkin bir meseleye dönüştürmez mi?

Başka bir örnek ele alalım. Diğer insanların zihinleri olduğunu nereden biliyorum? Hiçbir içsel yaşamı olmayan bir çeşit zombiden ibaret olmadığım’ kendi deneyimlerimden biliyorum. Kendi düşüncelerim, niyetleri= vb var. Bununla birlikte, etrafımdaki insanların da düşüncelerinin olup olmadığını nasıl söyleyebilirim? Belki de bilinçsizler. Kendilerine ait zihinleri olmaksızın otomatik bir şekilde hareket eden zombiler olamazlar mı? Burada söz konusu olan, filozofları uzun zaman endişelendiren Diğer Zihinlerin Varlığı Problemidir. Çözmesi zor bir bilmecedir bu. James’in cevabı, diğer insanların zihinlerinin olduğunun doğru olması gerektiğidir. Aksi takdirde, diğer insanlar tarafından kabul edilme ve takdir edilme arzumuzu tatmin edemezdik. Bu tuhaf denebilecek bir argümandır. James’in pragmatizminin hüsnükuruntu gerçekten doğru olup olmadığına bakmaksızın, doğru olması arzu edilen şeye inanma olduğu izlenimini verir. Birileri sizi övdüğünde, sırf hoşunuza gittiği için, onların robot değil de bilinç sahibi varlıklar olduğunu düşünmek, onları bilinç sahibi varlıklar yapmaz. Pekâlââ içsel bir yaşamdan yoksun olabilirler.

Yirminci yüzyılda Amerikalı filozof Richard Rorty (1931-2007) bu tarzdaki pragmatik düşünmeyi devam ettirmiştir. James gibi o da sözcükleri dünyayı bir biçimde yansıtan sembollerden ziyade, bir şeyler yaparken kullandığımız araçlar olarak düşünüyordu. Sözcükler dünyayı kopyalamamızı değil, onunla başa çıkmamızı sağlar. “Doğru, çağdaşlarınızın yanınıza kâr kalmasına izin verdikleri şeydir” ve tarihin hiçbir dönemi gerçekliği bir diğerinden daha doğru yakalamaz diyordu. Rorty’ye göre, insanlar dünyayı tanımlarken, bir Shakespeare oyununu yorumlayan edebiyat eleştirmenleri gibidirler: Oyunun, hepimizin kabul etmesi gereken tek bir “doğru” okuması yoktur. Farklı insanlar, farklı zamanlarda, metni farklı şekillerde yorumlarlar. Rorty herhangi bir bakış açısının daimi doğruluğunu reddetmiştir. Ya da en azından, benim onun çalışmalarına dair yorumum budur. Muhtemelen Rorty, avcının ağacın çevresinde koşturan sincabın etrafında dönüp dönmediği sorusunun “doğru” cevabı olmadığı gibi, bunun da doğru bir yorumu olmadığını düşünürdü.

Derleyen: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf “Felsefeye Giriş” ve 3. Sınıf “Çağdaş Felsefe Tarihi” Dersi Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*