Felsefe hakkında her şey…

Post-Marksizm ya da Postmarksizm

28.11.2022
616
Post-Marksizm ya da Postmarksizm

Post-Marksizm ya da Postmarksizm; postyapısalcı ve postmodernist yaklaşımlardan ilham alan ve Marksizm’in eleştirisini yaparak siyasal bir manifesto geliştiren, sınıf siyaseti açısından Marksizm’in kendi açmazlarını söylem ve hegemonya kategorilerini merkeze alarak aşmaya çalıştığını öne süren, çoğulcu ve kimlik eksenli bir teorik ve politik düşünce akımıdır.

Postmarksist kuram’ın temel tezi; toplumda yaşanan farklı eşitsizliklerin (cinsiyet, etnik, dinsel, bireysel farklar vb. açısından) sadece altyapı-üstyapı, üretim ilişkileri, ekonomik sömürü ve sınıf gibi sınıf eksenli analizlerle anlaşılamayacağı ve eşitsizliklerle mücadelede edip eşitsizliklerin üstesinden gelmek için kültürel ve siyasal hegemonya kurmak isteyen herhangi bir politik pozisyonun farklı kimlik ve güç ilişkilerini dikkate alacak zengin bir söylem geliştirmesi gerektiğidir.

Politik ve teorik olarak kökenleri yapısalcılık, post-yapısalcılık ve Avrupa Marksizm’ine götürülebilecek olan Postmarksizm’in başlangıç noktası, Ernesto Laclau ve Chantal Mouffe’un 1985 yılında birlikte kaleme aldıkları Hegemonya ve Sosyalist Strateji: Radikal Demokratik Bir Politikaya Doğru kitabının yayınlanmasıdır. Bu kitap, Postmarksist kuramın kuramsal temellerini inşa eden temel bir manifesto niteliği taşır. Hegemonya ve Sosyalist Strateji: Radikal Demokratik Bir Politikaya Doğru isminin de ima ettiği üzere, Postmarksist kuramdan ilham alan radikal demokrasi projesinin, Marksizm’den kopmuş yeni bir siyasal strateji olarak temel strateji ve ilkelerinin açıklayan bir belgedir.

Chantal Mouffe (2008: 25), Ernesto Laclau’yla birlikte yazdıkları Hegemonya ve Sosyalist Strateji: Radikal Demokratik Bir Siyasete Doğru kitabında Marksist sosyalizm ve sosyal-demokrasi ikilisinin tuzağından kaçındıklarını ve sola yeni bir imaj kazandıran ‘radikal ve çoğulcu bir demokrasi’ başlıklı sosyalist bir projenin çerçevesini oluşturmak istediklerini öne sürer. Bu yeni imaj, hem Marksizm içindeki “büyük kurtarıcı” mücadele geleneğinin reddidir, hem de psikanaliz ve felsefe tarafından yapılan yeni teorik katkıları da radikal demokrasi siyaseti açısından dikkate alır.

Ernesto Laclau ve Chantal Mouffe ile birlikte, Barry Hindess, Paul Hirst, Anthony Cutler, Athar Hussain, Gareth Stedman Jones gibi akademisyenlerin öncülük ettiği Postmarksizm; ideoloji ve politikayı, ekonomi ve sınıfsal ilişkilerden önünde gören bir yaklaşımdır.

Chantal Mouffe ve Ernesto Laclau

Postmarksizmin kurucu öncüleri Chantal Mouffe ve Ernesto Laclau

Bahsi geçen düşünürler, metodolojik olarak ekonomik ve sınıfsal kavramları toplum analizinin merkezinden uzaklaştırmıştır. Postmarksizm temelde, Marksist teorinin işçi sınıfının öncülüğü, üretim tarzı ve ilişkilerinin belirleyiciliği, proletarya diktatörlüğü, sosyalizme siyasal bir devrimle ulaşılacağı gibi temel ilkelerinin sorgulanması ve bu ilkelerin kesin bir reddi olarak karşımıza çıkmaktadır.

Postmarksizm, eşitsizliklere karşı mücadele ve tabiiyet ilişkilerine itirazın devrim gibi kurtuluş stratejileri ile değil, kültür ve siyaset alanında liberal demokrasinin derinleştirilmesi ve radikalleşmesi hedefinin önüne koyan farklı kolektivitelerin ve kimliklerin hegemonik mücadelesi üzerinden gerçekleşebileceğini savlayan bir yaklaşımdır.

Postmarksistlere göre, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki süreçte kapitalizmin geldiği yeni aşamada; toplumsal yaşamın metalaştırılması, bürokratikleştirilmesi, homojenleştirilmesi ve toplumsal yaşamda iyice ağırlık kazanan bireycilik benzeri gelişmeler yeni siyasal sonuçlar üretmiştir. İşte, Postmarksistleri Marksizm’den farklı kılan en önemli özelliklerden biri toplumdaki çatışma ilişkilerine farklı bakışlarıdır. Onlara göre, artık toplumdaki temel çatışma, burjuvazi ve proletarya arasındaki ekonomik çıkar temelli çatışma değil, baskıcı ve otoriter devlet ile eşitlik ve özgürlük talepleri olan sivil toplum arasındaki çatışmadır. Artık çatışmanın aktörleri devlet ve bu devletin karşısında bazı hak ve talepleri gündeme getiren yeni toplumsal hareketler temelli sivil toplumdur.

Toplumdaki çatışma ilişkileri, sadece ekonomik temelli olmaktan çıkıp, cinsiyet, otorite, bürokrasi, kent, çevre gibi meseleler üzerinden farklı toplumsal ilişki biçimlerine yayılmıştır. Postmarksistlere göre, bahsedilen bu süreçler toplumsal mücadelelerin “bütünsel” özneleri olan işçi sınıfının ve onun siyaseti olan devrim anlayışının zayıflamasına yol açmış ve sonuçta yeni direniş biçimlerini ifade eden “yeni toplumsal hareketleri” ortaya çıkarmıştır. Bu açıdan bakıldığında, postmarksizm 1960lı yıllardan itibaren toplumsal yaşamın homojenleşmesine, bürokratikleşmesine ve bireyciliğe karşı bazı siyasal itirazların geliştiğini, bu itirazların sadece işçi sınıfının talepleriyle sınırlı olmadığını ve yeni siyasal mücadele hattının kentsel, ekolojik, anti-otoriteryan, anti-kurumsal, feminist ve anti-ırkçı kimlik hareketleri olduğuna işaret eder.

POSTMARKSİZM’İN TEMEL VARSAYIMLARI

  1. Kapitalist toplumsal düzenin dayandığı özgül ilişki biçimi olan burjuvazi ve proletarya arasındaki sömürü ilişkileri yerini devlet ve sivil toplum arasındaki tabiiyet ilişkilerine bırakmıştır. Sınıf kavramı yerini vatandaş, azınlıklar, farklı kimlikler, özne konumları, ‘öteki’ler ve bireylere bırakmıştır.
  2. Marksizmdeki ekonominin toplumsal alandaki her şeyi belirlediği ekonomik indirgemeci anlayış terk edilmelidir. Siyasal alanda meydana gelen toplumsal çatışmalar, artık ekonomik alandaki sermaye-emek çelişkisinden değil, siyasal alandaki devlet-sivil toplum (bürokrasi, metalaşma ve homojenleşmeye karşıt olarak gelişen yeni toplumsal hareketler) çatışmasından türemekte ve gittikçe çeşitlenmekte ve daha çok sayıda farklı toplumsal ilişkilere dağılmaktadır.
  3. Bir kimsenin sosyo-ekonomik açıdan işgal ettiği yer ile siyasi-ideolojik çıkarları arasında herhangi zorunlu ilişki yoktur. Bu anlamda, ideoloji ve politika kategorileri, ekonomi ve sınıfsal ilişkilerden ayrı ve bağımsız toplumsal kategorilerdir. Bir kimse siyasal alana, sadece ekonomik ilişkilerdeki yerine göre değil, kültürel, bireysel ve kimliksel tercihleri ile de katılır.
  4. Günümüz toplumlarında “sınıf” gibi evrensel kimlikler ve nesnel çıkarlardan söz edilemez çünkü toplumsal mücadeleler çeşitlenmiştir ve bu doğrultuda ‘yeni’ toplumsal hareketlerin özneleri olan çevreciler, kadınlar, barış inisiyatifleri vb. hareketler siyasetin temel aktörleri haline gelmiştir.
  5. İşçi sınıfının devrimci bir rolü olduğu fikri terk edilmelidir. İşçi sınıfının toplumsal değişim ve devrimler içerisinde işgal etmiş olduğu merkezi konumu artık ortadan kalkmıştır ve işçi sınıfı artık önemli bir toplumsal aktör/özne olarak düşünülmemelidir. Dolayısıyla, herhangi bir özne konumunun ve farklı kimliklerin (çevreci, eşcinsel, barış veya kadın hareketi vb) toplumsal değişime yapacağı katkıyla işçi sınıfının katkısı arasında herhangi bir fark bulunmamaktadır.
  6. Sosyalizmin eşitlik ve özgürlük idealine kitlesel bir siyasal devrim yoluyla değil, Radikal Demokrasi Projesinin dayandığı burjuva demokrasinin derinleştirilmesi ve genişletilmesiyle ile ulaşılabilir.
  7. Radikal demokrasi stratejisi toplumsal olguların tamamlanmamış ve açık bir karakteri olduğundan hareket etmektedir. Toplumsal olan tarihseldir, önceden belirlenemez; bu anlamda onlara göre toplumda çoğulluğu, ve merkezsizliği kabul etmeliyiz. Buna göre, siyasal alanlar ve özneler çoğullaşmıştır ve bu çoğulluk tek bir özelliğe indirgenemez. Radikal demokrasi, bu öznelerin çoğullaşmasını ve birey merkezli hakları temele alır ve herkese uyabilecek bir evrensellik fikrini reddeder. Ayrıca, radikal demokrasi mücadelesinde hiçbir özne konumu diğerinden daha ayrıcalıklı bir durumda değildir.
  8. “Toplumsal” olan her şey söylemseldir. İdeolojik ve politik çıkarlar ancak, söylem yoluyla kurulabilir. Siyaset, hegemonik pratiklere yönelen bir söylem inşası sürecidir ve herhangi bir sınıfın maddi çıkarları üzerinden biçimlendirilemez. Siyaset, güncel duruma uygun olarak çoğullaşmış ve farklılaşmış özne konumlarını eklemleyecek hegemonik bir pratik olarak kavranmalıdır.

Özetleyecek olursak, Laclau ve Mouffe’un siyasal projesi, işçi sınıfı mücadelesi, devrim, ekonomik sömürü gibi onlar açısından özselci olan bakış açısını terkederek, eşitlik ve özgürlük mücadelesini söylemsel stratejiler yoluyla birbirlerine eklemlenen yeni toplumsal hareketlerin üstleneceği bir hegemonya mücadelesidir.

Kaynak: Çağdaş Sosyoloji Kuramları, s. 151-156, T.C. ANADOLU ÜNİVERSİTESİ YAYINI NO: 3552 AÇIKÖĞRETİM FAKÜLTESİ YAYINI NO: 2386

BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.

2005'ten beri çevrim içi felsefe yapıyoruz...