İslâm Felsefesine Yüklenen Farklı Anlamlar

felsefe Nedir

Kelâm, fıkıh ve tasavvuf gibi disiplinlerle kıyaslandığında, bugün Türkiye’de kendisine yaygın olarak “İslâm felsefesi” olarak atıfta bulunulan alan kadar ismi ve muhtevası tartışmaya açık bir başka disiplin yoktur denilebilir.

“İslâm felsefesi” dışında “Arap felsefesi”, “Arapça felsefe”, “Arap-İslâm felsefesi”, “müslüman felsefesi”, “İslâmî felsefe” ve “Türk-İslâm felsefesi” gibi isimlendirmeler, aynı müsemmâya (yani isimlendirilen şeye) verilmiş farklı isimlerden ibaret olmayıp her biri, aynı zamanda müsemmânın ne olduğuna, hatta ne olması gerektiğine dair açık veya zımnî kabuller içermektedir.

İslâm felsefesi, İslâm medeniyetinin kurucu unsuru olan Araplar tarafından ortaya konulmuş olması anlamında bir “Arap felsefesi” midir? İslâm dünyasında kaleme alınan felsefî eserlerin, müelliflerinin etnik kökeni ne olursa olsun, Arapça kaleme alınmış olması anlamında o, “Arapça felsefe” olarak mı isimlendirilmelidir?

Araplar’ın İslâm medeniyetindeki felsefî hareketin öncüsü olmalarını kabul etmek kaydıyla, farklı etnik kökenlerden gelen filozofların dışlanmaması açısından bu disiplin “Arap-İslâm felsefesi” olarak mı adlandırılmalıdır? İslâm felsefesi, etnik kökenleri ne olursa olsun sadece din olarak İslâm’a bağlı olan müslüman filozoflar tarafından ortaya konan felsefî faaliyetin adı mıdır? İslâm felsefesi, Kur’ân ve Hz. Peygamber’in sünnetinden neşet eden, dinî naslarla asla çelişmeyen, bilakis onları teyit etmeyi kendine görev bilen İslâmî bir felsefe midir? İslâm felsefesi, XI. yüzyıldan itibaren İslâm dünyasının en etkin siyasî aktörü olan Türkler’in himayesinde gelişen, etnik olarak Türk filozofların merkezî bir konuma sahip olduğu ve İslâm öncesi Türk kültürüyle devamlılık ilişkisi olan bir “Türk-İslâm felsefesi” midir?

İsim ve muhtevaya dair bu sorulara yenilerini eklemek mümkün olsa da bütün bu alternatif isimlendirmelerin temelinde, XIX. yüzyılın sonlarından itibaren özellikle oryantalist çalışmalarla gündeme gelen, İslâm medeniyeti mirasının nasıl okunması gerektiği sorusu yatmaktadır. Oryantalistlerin köken arayıcı ve özgünlük temelli değerlendirmelerine İslâm dünyasından verilen ve çoğunlukla savunmacı bir psikolojiyi yansıtan cevaplar, dönemin siyasî ve ilmî koşulları uyarınca, kimi zaman milliyetçi söylemlerin, kimi zaman Batı ve modernite eleştirisi bağlamında İslâmî duyarlılıkların etkisinde şekillenmiştir.

Bu bağlamda İslâm medeniyetinin ne anlama geldiğine dair tartışmalara, “İslâm felsefesi” özelinde farklı “felsefe” algıları da eklendiğinde, yukarıdaki adlandırmaların delalet ettiği anlam dünyası daha da karmaşık bir hal almaktadır: “İslâm felsefesi”, Antik-Helenistik dönemdeki felsefe birikiminin Arapça’ya aktarımıyla ortaya çıkan ve Aristotelesçi karakteri baskın olan bir düşünce tarzının adı mıdır? “İslâm felsefesi”, Yunanca’dan Arapça’ya aktarılan Antik-Helenistik dönem felsefe birikimiyle sınırlanması mümkün olmayan ve insanlık tarihiyle eş zamanlı ve ilâhî kökenli ezelîbir hikmetin yansımasından mı ibarettir?

“İslâm felsefesi” odağında bir din olarak İslâm’ın inanç esaslarını aklî olarak ispatlamanın ve açıklamanın bulunduğu, din ile felsefenin, akıl ile vahyin uyumunu merkeze alan dinî bir felsefe midir? “İslâm felsefesi”, Arapça’ya aktarılan felsefî birikimin yanı sıra müslümanlar tarafından üretilen kelâm, teorik cephesi itibariyle tasavvuf, hukuk felsefesi anlamında fıkıh usulü ve dil felsefesi olarak Arap dil ve edebiyatına dair çalışmaları da içine alan daha geniş kapsamlı bir entelektüel çabaya mı işaret etmektedir?

XX. yüzyılda İslâm felsefesine dair Batı’da hâkim olan algıları eleştirel bir gözle değerlendiren Dimitri Gutas, bu algıları temelde üç kategoriye indirgemektedir: i) Oryantalist yaklaşım, ii) İşrâkî yaklaşım ve iii) Siyasî yaklaşım. Gutas’a göre oryantalist yaklaşım dört şekilde kendini göstermektedir:

  • a) İslâm felsefesini mistik nitelikte bir felsefe olarak yorumlama,
  • b) İslâm felsefesini Yunan ve Latin Ortaçağ felsefesi arasında bir aracı olarak değerlendirme,
  • c) İslâm felsefesini din-felsefe ilişkisi çerçevesinde ele alma ve
  • d) İslâm felsefesini İbn Rüşd ile son eren bir gelenek olarak görme.

Gutas’ın “işrâkī” olarak isimlendirdiği yaklaşım, oryantalist yaklaşımın ilk şeklinden mülhem iken, “siyasî” yaklaşım ise İslâm felsefesini sadece din-felsefe ilişkisi bağlamında değerlendiren oryanatlist tutumun yeni bir şeklinden ibarettir. Gutas’a göre Henry Corbin (ö. 1978) tarafından geliştirilen “işrâkî” yaklaşım, tüm İslâm felsefesi geleneğini Sühreverdî’nin (ö. 587/1191) mistik nitelikteki “işrâk felsefesi”ni merkeze alarak değerlendirmekte ve İslâm felsefesinin “İslâm’ın dinî ve manevî boyutuyla kökten ilişkili olduğunu” ileri sürmektedir.

Leo Strauss’un (ö. 1973) siyaset düşüncesinden ilham alan “siyasî” yaklaşım ise din ile felsefe arasında ezelî bir çatışma olduğu varsayımından hareketle, İslâm filozoflarının gerçek düşüncelerini, siyaset alanında kaleme aldıkları eserlerin satır aralarına gizlediklerini ileri sürerek siyaset disiplininin, İslâm felsefesi geleneğini anlamanın anahtarı olduğunu iddia etmektedirler.

“İslâm felsefesi”nin muhtevasına dair bu farklı yaklaşımlar, yukarıda sıralanan alternatif adlandırmalarla birlikte değerlendirildiğinde tartışmanın şu üç noktada toplandığı sonucuna ulaşılabilir: i) İslâm felsefesinin, tevârüs ettiği felsefî gelenek(ler)le ilişkisi, ii) İslâm felsefesinin kapsamı ve İslâm medeniyetindeki diğer entelektüel geleneklerle ilişkisi ve iii) İslâm filozoflarının etnik kökenleri ve dinî mensubiyetleri ile felsefeleri arasındaki ilişki. Aşağıda bu üç ilişkinin mahiyeti, tarihî bir olgu olarak felsefenin İslâm dünyasındaki serüveni merkeze alınmak suretiyle incelenecek ve bu bağlamda “İslâm felsefesi”ne dair muhtelif adlandırmaların söz konusu tarihî olguyla ne oranda uyum içinde olduğu tespit edilmeye çalışılacaktır.

Hazırlayan: Sosyolog Ömer YILDIRIM

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*