Felsefe hakkında her şey…

İnsanları diğer varlıklardan ayıran temel özellikler

13.12.2022
İnsanları diğer varlıklardan ayıran temel özellikler

Dünya’nın yaklaşık dört buçuk milyar yaşında olduğu, farklı disiplinlerdeki çeşitli araştırmalarla ortaya çıkmıştır. Ancak canlıların yeryüzünde belirmesi, çok-hücreli yaşam biçimlerinin ortaya çıkması, bu sürenin yarısı kadar bir zaman almıştır. Tek hücreli ve ilkel yaşam biçimleri, on milyonlarca yıl Dünya gezegeninin yegâne canlıları olmuşlardır.

Dünya’nın bu eski tarihine bakıldığında, karmaşık canlıların (sürüngenler ve memeliler) oluşumu, görece yeni bir süreçtir (yaklaşık 230 milyon yıl önce). Memelilerin en gelişkin kolu olan, en karmaşık sinir sistemine sahip primatların yeryüzündeki varlığı, ancak 65 milyon yıl olarak ifade edilebilecek kadar yenidir. İnsan olarak ayrıştırabileceğimiz bir türün varlığıysa bu kısa tarihin içinde en geriye giden bilimsel değerlendirmelerde bile iki milyon yıldır.

Bugün dünyada sekiz milyarı aşan nüfusa sahip insan türü (Homo Sapiens), ataları olan Hominidler ve Neandertaller’den ancak 300.000 yıl kadar önce ayrışmıştır (Lewin, 1997: 86). Jeolojik takvime göre bakıldığında, bu, çok kısa bir süredir. Dünya’nın sakini olan insanın bu geçmişinin yine çok büyük bir kısmı, zor iklim ve coğrafya koşulları altında mücadele vererek, küçük topluluklar halinde bir var kalma savaşı sürdürerek geçmiştir (Shreeve, 2010). Buna karşın, insanın, milyonlarca diğer türün yanında, çok yeni bir tür olmasına karşın, nasıl üstünlük kurabildiği sorusu, gündelik yaşamımızda pek aklımıza gelmez. Zira insanın diğer türlere üstünlüğü doğal kabul edilir. Ancak bu durumun neden ve nasıl böyle olabildiğini irdelemek gerekmektedir.

Uygarlık adını verdiğimiz üst düzey ve karmaşık yaşam örgütlenmelerinin ortaya çıkışı yalnızca 5000 yıllık bir süreci kapsamaktadır. Zira Türkçe’de uygarlık olarak tanımladığımız insan toplulukları örgütlenmesi, Avrupa dillerinin birçoğunda civilisation sözcüğüyle karşılanır. Bu ise, “kent” anlamına gelen Latince “Civitas” kavramından türemiştir. Nitekim aynı kavram Arapçada Medeniyet ve Medine (hem genel anlamda kent hem şu an Suudi Arabistan sınırları içinde bulunan Medine kenti) ilişkisinde açıkça görülür. Öyleyse insanın yaşam biçiminin belli bir süreklilik, örgütlülük ve karmaşıklık arz ettiği durum olan uygarlığın, öncelikle ve belirleyici olarak, kent tipi bir yerleşmenin ortaya çıkışıyla yakından ilgisi olduğunu ifade edebiliriz.

Kentin birçok özelliği ve tanımı yapılabilir. Ancak önemli olan, kentin yalnızca bir barınma ve ortak yaşama ihtiyacına karşılık gelen bir mekân örgütlenmesi olarak kalmayan, bunun ötesine geçen, özel bir ortak yaşamın ruh hali olduğu belirtilmelidir. Kent, avcı-toplayıcı ya da hayvancılıkla geçinen toplulukların yeri değildir. Kent yaşamı, belli bir yerde sabit kalmayı gerektiren üretim ilişkilerine bağlıdır. Düzenli tarım, istikrarlı ticaret ve daha ileriki aşamalarda sanayi, kentin varlık nedeni olmuştur. Bu tür üretimler, belli bir toplumsal ilişki karmaşıklığı ve buna bağlı düzenleme zorunluluğunu beraberinde getirmiştir. Bu nedenle yazının, M.Ö.3300-3200’lerde Güney Mezopotamya’da icat edilmiş olması tesadüfî değildir.

M.Ö. üçüncü binyıl, tarımda belli bir zenginliğin refahın biriktirildiği, bunun kent devletlerinin ortaya çıkış koşullarını sağladığı bir dönemdir (Çevik, 2005). Üretilen, depolanan ve ticarete konu olan tarım ürünlerinin hesabını tutma zorunluluğu, yazının icadını tetikleyen en temel unsurdur. Yazının icadı, insanlık tarihinde önemli bir dönüm noktası olarak kabul edilmiştir. Zira insanın üretimi, üretimine kattığı anlam, bu anlamlar etrafında örgütlenen toplumsal yaşam, bunların simgeler düzeyindeki soyutlamaları, hep yazı sayesinde kayda geçirilmiş, bu şekilde kuşaklar boyu taşınabilmiştir.

Her ne kadar kültürün üretimi ve birikimi kent yaşamı ve yazının ortaya çıkışıyla belirgin hale gelmişse de kültür kavramının tarihi çok eskilere dayanmaktadır. İnsan olarak ayrıştırabileceğimiz bir türün tarih sahnesine çıkışıyla kültür olgusu arasında çok doğrudan bir ilişki vardır; çünkü insanı diğer biyolojik türlerden ayıran temel özellik onun, kültür adını verdiğimiz doğayı dönüştürme çabasına yönelmesidir. Bu yönelim, insanı önce büyüye, sonra dine, son aşamada da bilime götürmüştür (Kardiner-Preble, 1961). Sanatsa simgeleri taşımada en önemli etkinlik olarak, çağlar boyunca çeşitli biçimlerde var olmuştur.

İnsanı diğer türlerden ayıran özelliği, uzun süre zekâ olarak tanımlanmıştır. Ancak kavramın göreli oluşu, düşünme (akıl etme, yordam keşfetme, sorun çözme, vb.) olarak adlandırdığımız etkinliğin, farklı biçimlerinin, başka türlerde de mevcut olduğunun bilimsel araştırmalarla kanıtlanması, bu tanımın, insanın ayırıcı özelliğini ifade etmek için yeterli olmadığını göstermiştir. Örneğin; türdeşleriyle sesli iletişim kurmak, arılardan balinalara, yunuslardan yarasalara kadar birçok türde gözlemlenmiştir. Aynı şekilde, alet yapımı insanın ayırıcı bir özelliği zannedilirken en azından primatlarda (şempanzeler, orangutanlar, vb.) bir yiyeceğe ulaşmak için alet yapımına yönelik yaratıcı zekânın mevcut olduğu saptanmıştır. Zekâ ve işlevleriyle ilgili birçok tanımın yapılarak insanın ayırt edilmesi, çeşitli güçlükler içermektedir. Kuşkusuz zekâ, insanda en üst düzeye ulaşan bir sinir sistemi işlevidir. Ancak; zekânın varlığı, insanın biricikliğini açıklamamaktadır. Sadece insanın daha gelişkin bir zekâya sahip olduğu iddia edilebilir. İnsanın başka hiçbir türde var olmayan ayırıcı özelliği, zekânın kullanılışına bağlı olarak simge üretme becerisidir. Zira, çeşitli doz ve şekillerde zekâ kullanan diğer türlerin yapamadıkları tek şey, bu etkinliklerin sonucunda ortaya çıkan durumun öğrenilmesi ve öğrenimin, bireyin yaşamını aşan bir birikimine dönüşmesidir. Diğer bir deyişle zekâyı az ya da çok, şu ya da bu amaçla kullanabilen diğer türlerin hiçbirinde, bu etkinliği (üremek, sürü halinde kalmak ya da göç etmek için iletişim kurmak, yiyecek edinmeyi öğrenmek, koşma ya da uçma becerisi kazanmak, vb.) ve onun sonuçlarını, bireyden başka bireylere aktarma becerisi mevcut değildir. Örneğin; bir fil yavrusu, hortumunu su içmek, yiyecek toplamak, ağaç dalı gibi nesneleri kaldırıp kendisine yol açmak gibi eylemleri, içgüdüleri ve yetişkin fillerin ona bu becerileri göstermeleri sonucu elde eder. Ancak; bu eylemlerin bilgisi, fil kuşakları boyunca depolanıp bir genel fil toplumu belleğine dönüşmez; filin ölümüyle o beceri de yok olur. Her fil, türünün doğasında genetik olarak kodlanmış becerileri, en baştan, sanki yeryüzünde yaşayan ilk fil kendisiymiş gibi edinmek zorundadır. Bu nedenle bu becerilere bilgi denilemez. Bilgi birikimi, bilginin çoğalması, kuşaklar boyu taşınması, dönüşümü söz konusu olamayacağı için, bir fil uygarlığı ve tarihinden söz edilemez, aynı şekilde, bir fil kültürü de yoktur; çünkü fil, doğanın bir parçası olarak, onun kendisinde kodladığı eylemlilik düzeyinde kalır, bunu dönüştürmeye çalışmaz. Sadece insan türü, bu birikim, aktarım ve dönüşümü gerçekleştirebildiği için kültür üretir. Kültürü oluşturan bilgi ve ürünler, soyutlamalar aracılığıyla (örneğin resim, müzik, dil, yazı) insanlık belleğine aktarılırlar. Zaten bu sayede bir insanlıktan bahsetmek mümkündür. Kültür, bir toplumda bütünleşmeyi sağlayan en temel unsur olarak kabul edilebilir. Ayrıca kültür, toplu yaşama tarihsel bir derinlik katarak, ortak standartları da belirler. Böylece olgular, uygulamalar ve kavramlar arasında bir nedensellik bağı kurulur. Anlam ve değerlerse ancak olgular arasında belli bir nedensellik zinciri oluştuğu zaman kolektif temsillere dönüşebilir. Nihayet kültür, değerlerin göreliliğini de beraberinde getirerek değişmeye yer açar (Kroeber-Kluckhohn, 1963: 311-354). Kısaca, insanı diğer canlılardan ayıran en temel özelliğin simge üretmek olduğu, bunun da kültürün temel var oluş nedenini oluşturduğu söylenebilir.

Kaynak: KÜLTÜR SOSYOLOJİSİ, s. 3-5, T.C. ANADOLU ÜNİVERSİTESİ YAYINI NO: 2318 AÇIKÖĞRETİM FAKÜLTESİ YAYINI NO: 1315

BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.

2005'ten beri çevrim içi felsefe yapıyoruz...