Dewey’nin Akıl Anlayışı

felsefe Nedir

Akıl nedir? Nerede yer alır? Bu sorular felsefenin en eski sorularındandır. Bu soruya verilen cevaplar iki ana gurupta toplanır. Birinci gurup, aklın insanın dışında bir yerlerde olması gerektiğini savunur. Bu ortak akıldır ve nesnel akıl olarak adlandırılır. İkinci gurup ise aklın, insan zihninin içinde olduğunu savunur. Bu akıl da öznel akıl olarak adlandırılır. Biz öncelikle her iki gurubun argümanlarını sunmaya çalışacağız, sonra Dewey’in hangi düşünceye yakın durduğunu tespit etmeye çalışacağız.

Birinci gurup, evrendeki düzenin insanın algısından bağımsız olarak var olduğunu, kendi içinde bir amaç doğrultusunda ilerlediğini düşünür. İnsan bu bütünün bir parçasıdır. Fakat onun algısı düzenin tamamını anlamak için yetersiz kalır. İnsan yetkinleştikçe bu düzeni kavramaya başlar. Amaç düzeni kavrayıp, ona uyumlu bir hayat tarzı oluşturmaktır. Horkeimer bu anlayışa örnek olarak Spinoza’yı gösterir:

“Örnekse Spinoza, gerçekliğin özünü, başsız ve sonsuz evrenin uyumlu yapısını bize açan bir kavrayışın, zorunlu olarak bir evren sevgisini oluşturacağını düşünüyordu. Ona göre, ahlaklı davranış tümüyle böyle bir doğa bilgisinin sonucuydu.”

Bu anlayışa göre evrenin bir ilkesi vardı. O mükemmel bir bütündür, insan zihni de bu bütünün küçük bir parçasıdır. Bu anlayış, büyük felsefi sistemlerin doğmasına sebep olmuştur. İnsan, bu büyük sistemde küçük bir parça olarak kendine düşen görevi yerine getirmekle yetinmelidir. Bu anlayışın insanın etkinliğini azalttığını Horkheimmer şu sözleriyle ifade eder:

“Bu görüş, aklı yalnız bireyin zihninde değil, nesnel dünyada da, yani insanlararası ve sınıflararası ilişkilerde, toplumsal kurumlarda, doğada ve doğanın görünüşlerinde de var olan bir kuvvet olarak görüyordu. Platon’un ve Aristoteles’in felsefeleri, skolastik düşünce ve Alman idealizmi gibi büyük felsefi sistemler, nesnel bir akıl teorisi üzerine kurulmuştu. Bu görüş, insan ve amaçları da içinde olmak üzere bütün varlıkları kapsayan bir sistem ya da bir hiyerarşi oluşturmayı amaçlıyordu. Bir insanın hayatının akla uygunluk derecesini belirleyen, bu bütünle arasındaki uyumdu. Bireysel düşünce ve davranışların ölçütü, sadece insan ve amaçları değil, bu bütünün nesnel yapısı olacaktı. Bu akıl kavramı. Öznel aklı dışarıda bırakmıyor, ama onu evrensel bir rasyonelliğin kısmi, sınırlı bir ifadesi olarak görüyordu.”

Nesnel akıl aristokratik düşüncede daha çok kabul görmüştü. Çünkü evrenin ilkesi ancak soyut düşünme kabiliyeti olan iyi eğitimli kişiler tarafından anlaşılabilirdi. Buradan aldıkları güçle doğal olarak toplumu onlar yönetmeliydi. Temel düşünce şöyleydi: Genel bir doğru vardır, genel bir iyi vardır. İnsanoğlunun amacı bu ilkelere uygun yaşamaktır. İnsanlar da bu doğrultuda eğitilmelidirler. Ancak eğitimsiz insanlar bu ilkelerin dışında hareket edebilirler.

Bu anlayış aydınlanma düşüncesiyle değişmeye başlamıştır. Nesnel akıl düşüncesi ağırlığını öznel akıla bırakmıştır. Bu doktrine göre ancak öznede, gerçek anlamda akıl bulunabilir. Bir kurunum ya da bir başka gerçekliğin akla uygun olduğunu söylediğimizde, genellikle anlatmak istediğimiz, insanların onu akla uygun olarak düzenlediği ve kendi mantıksal, hesaplayıcı yetilerini ona uygulamış olduklarıdır. Artık evrenin düzeniyle değil, insanın zihninin düzeniyle ilgilenilir. Hokheimer nesnel aklı şöyle tarif eder:

“… akla uygun davranışları sonuçta mümkün kılan kuvvet, özgül içerik ne olursa olsun, sınıflandırma, çıkarsama ve tümden gelme yeteneğidir: düşünme aygıtının soyut işleyişi. Bu tür akla, özel akıl adı verilebilir: esas olarak, araçlar ve amaçlarla ilgilidir; az çok baştan kabul edilmiş amaçlara ulaşmak için seçilen araçların yeterli olup olmadığı üzerinde durur.”

Aklı tamamen öznelleştiren bu görüş her zaman tehlikeli bir göreceliğe varabilir. Bu görüşe göre akıl belli amaçlara ulaşmak için bir araçtır ve amaca ulaştırıyorsa iyi bir araçtır. Başka bir kriterle sınanması gerekmez. Bu durumun doğuracağı sıkıntılar şöyle ifade edilir:

“Aklın bugünkü bunalımının temelinde, düşüncenin böyle bir noktadan sonra böyle bir nesnelliği ya hiç kavrayamaması ya da bir sanrı olarak reddetmesi yatmaktadır. Bu süreç giderek bütün rasyonel kavramlara yayılmış, sonunda hiçbir gerçeklik kendi başına akla uygun olarak görülemez olmuştur; içerikleri boşalan bütün temel kavramlar biçimsel kabuklara dönüşmüştür. Akıl öznelleşirken, biçimselleşmektedir de.”

Dewey, öznel aklı düşüncesini benimser. O insan zihninin dışında bulunabilecek bir akıl düşüncesini kabul etmez. Nesnel akıl düşüncesinin, geçmişte etkili olmasını, Yunan Dünyası’nın ticaret vasıtasıyla birçok kültürle tanışmış ve aralarındaki anlayış faklarını görmüş olmasına bağlar. Ona göre bu farkları gören insanlar daha yüksek bir doğrunun peşine düşmüşlerdir ve akıl, nesnelerin genel ilkesine ve özüne yaklaşmada biricik araç olarak görülmüştür.

Dewey’e göre, bilme ile yapma arasındaki geleneksel ayrıma ve zihinsel derslerin geleneksel ayrıcalığına, deneysel bilimlerin gelişmesi ağır bir darbe indirdi.

Dewey’in akıl anlayışında, bir aydınlanma filozofu olan Kant’ın etkisi kendisinin şu ifadesinde açıkça görülmektedir: “Akıl genel-geçer ilkeler, kavramlar, anlam ve geçerlilik kazanabilmeleri için yaşantı ile duyuların algıları ile içleri doldurulması gereken formüllerdir.”

Pragmatistlerin ağırlıkla bu formüllerin yapısıyla ya da nereden geldikleriyle değil de, içlerinin nasıl doldurulduğuyla ilgilendiklerini Shook’un şu belirlemesinden çıkartabiliriz: “Dewey ve Mead, düşünceyi organizmanın tecrübesinin biyolojik bir safhası olarak kabul ettiler.” Bu bakış açısı pragmatistlerin doğacı bir bakış açısına ne kadar yakın durduklarının bir kanıtıdır. Onlara göre zihin, insanoğlunun bir yetisidir. Bu yeti toplumsallık içinde gelişir. Dewey’in doğacı bir anlayışı olduğundan söz etmiştik. Doğacı bakışın ise en önemli aleti gözlemdir fakat zekânın kendisi gözlemlenemez.

Böylelikle akıl ve onun eşgüdümsel yetisi olan zekâ tamamen bireysel bir özellik, tek bir bireyin yetisi durumuna indirgenmiş olur. Mutlak sayılabilecek bir ortaklık yoktur. Bizim ortaklık olarak tespit ettiklerimiz aynı kültüre doğmuş olmanın getirdiği alışkanlıklardır. Dewey’e göre insan, gelişebilmek için bu alışkanlıklardan bir süreliğine ayrılmalıdır.

Dewey’in anlayışı tamamen öznel değildir. Az önceki alıntıda geçen “herkesin onayını alacak biçimler aramaya girişir” ifadesi nesnelliğin zeminini oluşturur. Özet olarak: Dewey aklın pratik bir kimliği olduğunu ifade eder ve ona göre akıl bireyseldir. Bununla birlikte akıl, bir toplumda şekillendiği için toplumdaki alışkanlıklara göre biçimlenir. Buna rağmen her bireydeki biçimlenişi farklıdır. Bu yüzden Dewey bir düşüncenin tamamen bir başkasına aktarılamayacağını ifade eder. (Bu görüşü ilerlemeci eğitime kapı açacak olan görüştür.) Sonuç olarak Dewey’in öznel akıl teorisini benimsediğini, zihnin yapısını değil, yalnız faaliyetinin pratik sonuçlarıyla ilgilendiğini söyleyebiliriz.

Kaynak: YÜKSEK LİSANS TEZİ, JOHN DEWEY’İN EĞİTİM FELSEFESİ, Murat ÖZTÜRK

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*