Sosyalizm Ekseninde Devlet-Birey-Toplum İlişkileri

Her şeyden önce tıpkı liberalizmde olduğu gibi sosyalizmin de farklı değişkenleri olduğunu kabul etmek gerekir. Tek bir sosyalist hareketten söz edilemeyeceği gibi, devlet ve birey ya da artık sosyalizmin bağlamında işçi-yurttaş arasındaki gerilimli ilişkinin çözümüne dair tek bir öneri de söz konusu edilemez. Ancak yine de tüm sosyalizme ait değer, düşünce ve inanç kümesinin ortak bazı kavramlar ekseninde yükseldiği ileri sürülebilir. Liberalizmin birey, bencillik, özgürlük, kişisel mülkiyet gibi dayanaklarına karşın, sosyalizmin eksen kavramları toplum, eşitlik, işbirliği ve ortak mülkiyet olarak belirir.



Sosyalizm her şeyden önce toplumcu bir ideolojidir ve birey ile devlet kavramlarını toplum ekseninde çözümler. Sosyalizme göre toplum, birey karşısında bir önceliğe sahiptir. Bu öncelik ahlaki bir öncelik olduğu kadar varoluşsal bir durumu da gösterir. Sosyalistlere göre birey, liberallerin öne sürdüğü gibi tek başına bir varlık olmadığı gibi, bireyin karakteri, seçimleri, becerileri gibi nitelikleri de bütünüyle kişisel olarak değerlendirilemez. Sosyalistlere göre insan, toplumsal bir varlıktır ve toplum tarafından sunulan ahlaki, sosyal, düşünsel imkân ve yapıların bir ürünüdür. Başka bir deyişle insan; toplum tarafından biçimlendirilen, kişi oluşu toplumsallığı içinde olanaklı hale gelen bir varlıktır. Bu nedenle bireyi anlamak, onu atom olarak tanımakla değil, ait olduğu sosyal grubu bilmekle ilişkilidir. Sosyal grubun tarihsel bir süreçte oluşturduğu ilişkiler ağı, bireylerin de belirleyicisidir.

İnsan toplumsal bir varlık olduğundan, liberallerin tarihüstü tanımlarında olduğu gibi durağan bir insan doğasından da söz edilemez. Dahası sosyalistlere göre, liberallerin insan doğasının bencil olduğuna dair yapmış oldukları saptama, kapitalist toplumun tarihselliğinin bir sonucudur. Başka bir deyişle bencillik, insan doğasına değil, kapitalizmin özüne aittir. Bu durumda insanın rekabet eden ve çatışan çıkarlara sahip oluşu da doğal bir zorunluluktan değil, kapitalist toplumun tarihselliğinden kaynaklanır.

Sosyalizme göre sosyal ve ekonomik sorunların çözümünü, basit bireysel çabalardan çok, toplumun kendisindedir. Toplumsal durumda her bireyin mutluluk, refah ve özgürlüğü bir diğerine bağlıdır. Bu nedenle bireylerin maddi ve ahlaki eğilimleri kişisel çıkarlarına göre değil, toplumsal bir denge durumuna göre düzenlenmelidir. Toplumsal dengenin kurulabilmesi ise bir eşitlik durumu oluşturur.



Eşitlik anlayışı sosyalist geleneği pek çok açıdan tanımlayan bir niteliğidir. Sosyalizmin eşitlik anlayışı, liberal kuramın fırsat eşitliği düşüncesinden bütünüyle farklı bir yapı gösterir. Özellikle liberal görüşün bireylerin farklı yeteneklere sahip olmalarından doğan ekonomik eşitsizlikleri meşrulaştırması, sosyalist gelenekte yer alan düşünürlerin eleştirilerinin hedefindedir. Doğa her ne kadar tüm bireyleri birebir aynı yeteneklerle donatmamış olsa da, eşitsizliğin bozulmasının gerçek nedenini oluşturmaz. Sosyalistlere göre eşitliğin bozulmasının gerçek nedeni, büyük ölçüde toplumsal örgütlenmenin eksikliklerinden ve bozukluklarından kaynaklanır.

Liberallerin eşitliği siyasal ve yasal eşitlikle tanımlayarak sınırlandırmış olmaları, kapitalist sistemin içkin bir özelliği olarak beliren eşitsizlikleri aşmada yetersizdir. Eşit maddi ve toplumsal koşullara sahip olmayan insanların, önlerinde siyasi ya da yasal engeller bulunmasa dahi, seçimlerini özgürce yapmaları ve isteklerini gerçekleştirmeleri beklenemez. Bu açıdan sosyalistler, maddi ve toplumsal koşullarda bir denklik yaratılmadığı durumlarda eşitliğin yalnızca bir mitten ibaret olduğu düşüncesini paylaşır. Sosyalistlere göre eşitliğin onaylanarak desteklenmesinin, ahlaki gerekliliğinin yanı sıra sosyal açıdan da bazı önemli sonuçları bulunur. Eşit koşullardaki insanların kamu yararı için birbirlerine bağlanmaları çok daha güçlü bir olasılıktır. Bu nedenle toplumsal yapının sürekliliği ve kamu yararının öncelikli oluşu, eşitlik ilkesinin toplumun temeli haline getirilmesine bağlıdır. Ancak bireylerin birbirlerine eşit oldukları bir toplum, sınıfsal farkları aşabilecek güce sahiptir. Sınıf ayrımlarının nedeni kapitalist devlettir. Friedrich Engels’e göre sosyalizmin son aşaması olarak komünizme ulaşıldığında, devletin neden olduğu sınıf ayrımları ve çatışmaları ortadan kaldırılacağından, bu aşamada artık devlete ihtiyaç kalmayacaktır. Sosyalistler için devletin anlamı, özellikle Karl Marx ve Friedrich Engels’in yazdıkları Komünist Manifesto’da ortaya çıkar.

Karl Marx (1818-1883). Alman iktisatçı ve filozof. Sosyalizmin kurucusu olarak bilinen Marx, eserlerinde sistematik eşitsizlik ve istikrarsızlığını ortaya koyduğu kapitalizmi eleştirir. Özellikle tarih anlayışında Hegelci kaynağına sadık kalan Karl Marx, tarihin kaçınılmaz biçimde insanlığı komünizme taşıyacağı inancını taşır. En önemli eserleri üç cilt hâlinde yayımlanan Kapital (1867, 1885 ve 1894) ve Friedrich Engels ile birlikte kaleme aldığı Komünist Manifesto’dur (1848).



Marx ve Engels’e göre devlet, egemen sınıfların çıkarlarının temsilidir. Tarih boyunca egemen sınıflar değiştikçe, devlet de egemen sınıfın çıkarlarına göre yeniden düzenlenir. Bu egemen sınıflar Eskiçağda köle sahipleri, Ortaçağda feodal lordlardır. Modern çağın devleti ise egemen sınıf olan burjuvazinin çıkarlarını savunmak üzere yapılandırılan bir kurumdur (bkz. Marx ve Engels 2006). Burjuvanın egemenliği, tarihsel bir mücadele sonucunda üretim araçlarının mülkiyetini eline geçirmiş olmasından kaynaklanır. Ancak sosyalist bir hedef olarak proletaryanın devrim aracılığıyla iktidarı ele geçirmesinin ardından, üretim araçlarının mülkiyeti de toplumun kendisine geçecektir. Bu durumda devlet, giderek gereksiz bir kurum haline gelir (Engels 2005). Böylece ulaşılacak yeni toplum, komünist toplumdur.

Derleyen:
Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Felsefeye Giriş" ve 3. Sınıf "Çağdaş Felsefe Tarihi" Dersi Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı