İslam Felsefesi Nedir?

İslam’ın doğuşundan sonraki birkaç yüz yıllık süre içinde Müslümanlar, eski dünyanın birçok büyük düşünce merkezini egemenlikleri altına aldılar.



Kurdukları siyasi otorite, eski düşünce odaklarının yok edilmesi yolunda kullanılsaydı Müslümanlar kuşkusuz bunda önemli ölçüde başarılı olabilirlerdi. Oysa onlar eski uygarlıkların düşünsel zenginliklerinden yararlanmayı yeğlediler ve İslâm’ın askerî fetihleri eski dünyanın hikmet birikimlerini özümsemeye yönelik coşkulu bir düşünsel çaba tarafından izlendi.



İslam düşünürleri özellikle Antik Yunan uygarlığının başlıca felsefe klasiklerini Arapçaya kazandırmaya giriştiler. Genellikle büyük siyaset adamlarının himayesi altında gelişen bu süreç, felsefe kavramlarının ve yöntemlerinin İslam düşüncesinde kendisine özgün ve köklü bir yer edinmesiyle sonuçlandı. Bu çeviri hareketi sayesinde Platon ve Aristoteles gibi büyük Yunan filozoflarının etkileyici görüşleriyle tanışan İslam düşünürleri, kendilerini kısa sürede din ile felsefe arasındaki ilişkilerin doğasına yönelik çetin tartışmaların içinde buldular. Bu tartışma aynı zamanda akıl ile iman, vahiy hakikatleriyle felsefe hakikatleri arasındaki ilişkilerin nasıl belirleneceğine yönelik derin teolojik sorunlara göndermede bulunmaktaydı ve bu yüzden İslam ilahiyatçıları tarafından da önemsendi.

İslam düşünürleri Batı’daki Hıristiyan muadilleri ile üç aşağı beş yukarı aynı düşünsel sorunlarla karşı karşıyaydılar. İslam düşünürleri de tıpkı Hıristiyan düşünürleri gibi Tanrı’nın varlığını, birliğini ve yaratıcı etkinliğini aklî açıklamalarla temellendirmek zorunluluğunu hissediyorlardı. Bunun yanı sıra Tanrı’nın evrenle ilişkisini (yaradılış problemi), insan iradesinin Tanrısal irade karşısındaki durumunu (özgürlük problemi), yeryüzündeki kötülüklerin Tanrı’nın mutlak iyiliği ile nasıl bağdaştırılabileceğini (kötülük problemi), insan ruhunun ölümden sonraki akıbetinin ne olacağını (ölümden sonra yaşam var mıdır sorunu ve sorusu), eğer dirilecekse nasıl dirileceğini, insanın evren hakikatlerine ilişkin neleri ne ölçüde bilebileceğini (bilginin sınırları ve kaynağı problemi) büyük bir düşünsel yetkinlikle tartıştılar ve bu sorunları doğru işleyen her insan aklını ikna edecek şekilde çözüme kavuşturmaya çalıştılar.



İslam dünyası bu verimli düşünsel çabalar sayesinde, insanlık tarihi açısından kısa sayılabilecek bir süre içinde (9. ve 12. yüzyıllar arasında) Batı düşüncesini derinden etkileyen Kindi, Razi, İbn Sina, Farabi, İbn Haldun, Gazali, İbn Rüşd gibi birçok büyük düşünün yetiştirmiş, bilimin hemen her sahasında, bazıları kendi türünün ilk ve öncü örnekleri arasında sayılan birçok önemli eser üretmiştir. Bu sayede Arapça kısa sürede dönemin farklı dilleri konuşan kişilerin bilim yapmak için başvurdukları ortak dili hâline gelmiş, Roger Bacon gibi önemli bir on üçüncü yüzyıl düşünürüne, Arapça bilmeyenin bilim ve felsefe ile etkili biçimde uğraşamayacağını söyletecek denli önem kazanmıştır. Bütün bu nedenlerle söz konusu iki-üç yüzyıllık süreyi insanlık tarihinin, düşünsel anlamda, nadir altın çağlarından biri olarak kabul etmek gerekir.

İslam dünyasında ilk özgün ve olgun ürünlerini VIII-XIII. yüzyıllar arasında veren özel anlamıyla “felsefe” çalışmaları başlamadan önce, özünde İslam dininin inanç, ahlak ve hukuk ilkeleri temelinde ilmî ve fikrî tartışmaların yapılageldiği bilinmektedir. Fert ve toplum hayatını ilgilendiren gerek dinî ve ahlaki, gerekse hukuki, sosyal ve siyasi her türden problemin doğrudan Hz. Peygamber tarafından çözüme kavuşturulduğu mutluluk çağındaki inanç ve fikir birliği, onun irtihaliyle birlikte, yerini başta hilâfet meselesi olmak üzere büyük günah, kader ve irade hürriyeti vb. birçok probleme bırakmıştı. Ayrıca büyük bir hız ve başarıyla gerçekleşen fetihlerle daha ikinci halife Hz. Ömer döneminde İslam’ın Irak, Suriye, Filistin ve Mısır’ı da içine alan geniş bir coğrafyaya yayılması, Müslümanların çok farklı inanç ve kültür çevreleriyle tanışmalarını sağlamış, bu da bazı önemli gelişmeleri beraberinde getirmişti.



İslamiyet öncesi dönemde Doğu’daki çeşitli merkezlerde (Antakya, Harran, İran ve İskenderiye gibi) açılan okullarda Antik Yunan felsefesine dair çeviriler yapılmıştır. Özellikle Yunan (Grekçe) dilinden Süryaniceye yapılan çeviriler, Doğu ile Batı arasındaki coğrafyayı Antik Yunan felsefesiyle tanıştırmıştır. İslam medeniyetinin hızla yayılması çok farklı kültürlerin birbiriyle etkileşim kurmasını sağlamış; bilim, sanat ve felsefede önemli gelişmeler oluşturmuştur. Özellikle Bağdat bu gelişmelerin merkezi konumuna gelmiştir. İslam felsefesi; MS 7-12. yüzyıl arasında İslam dininin kabul gördüğü, bünyesinde farklı milletlerin bulunduğu geniş bir coğrafyada ortaya çıkmış ve yayılmıştır.

İslam Felsefesinin Genel Özellikleri Şunlardır:

- Antik Yunan felsefesinden etkilenilmiştir.
- Akıl, iman ve inanç gibi konular tartışılmıştır.
- İslam felsefesinden önceki problemler tartışılmıştır.
- Çeviri faaliyetleri yapılmıştır.
- Felsefeyi gelişimine katkı sağlanmıştır.
- Batı felsefesini etkilemişlerdir.

Hazırlayan: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Ömer YILDIRIM’ın Kişisel Ders Notları. Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf “Felsefeye Giriş” ve 2., 3., 4. Sınıf “Felsefe Tarihi” Dersleri Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı, MEB Ders Kitabı



Ayrıca lütfen bakınız:

- Kelam nedir, kelam nasıl doğmuştur?
- İslam felsefesinde yaratıcının varlığını kanıtlama problemi
- İslam felsefesinde irade özgürlüğü problemi
- İslam felsefesinde toplumsal yaşama dönük problemler
- İslam felsefesinde bilgi problemi
- İslam felsefesinde inanç akıl ilişkisi
- Tercüme hareketi ve felsefenin İslam dünyasına aktarılması
- İslam felsefesinde ortaya çıkan ekoller