İslam Felsefesinin Tarihi Gelişimi

felsefe Nedir

İslâm felsefesinin tarihî bir olgu olarak taşıdığı anlama dair bu izahların ardından, İslâm felsefesinin nasıl bir tarihî gelişim süreci geçirdiğinden kısaca bahsetmek gerekmektedir.

Tercüme hareketinin sağladığı verimli entelektüel ortamın bir ürünü olarak Kindî’nin ortaya koyduğu felsefî ürünler ile gerçekanlamdabaşladığını söyleyebileceğimiz İslâm felsefesi geleneğinin, tercüme hareketi bağlamında, Eflâtun’u yeniden yorumlayan Yeni Eflâtunculuk, diğeri de Aristoteles’in eserlerinin Yeni Eflâtuncu düşünürler tarafından şerh edilmesiyle oluşan Aristotelesçilik (buna Yeni Aristotelesçilik de denilebilir) olmak üzere iki temel kaynağının bulunduğunu biliyoruz.

Yeni Eflâtunculuğun derinden derine etkili olduğu düşünüldüğünde, İslâm felsefesinin özü itibariyle “Aristotelesçi” yani “Meşşâî” olduğu söylenebilir. Ancak bu yargının hakikati tümüyle ifade etmekten uzak olduğu da hatırda tutulmalıdır. Zira İslâm felsefesi geleneği içinde mesela Kindî’nin ya da İbn Sînâ’nın Aristotelesçiliği ile İbn Rüşd’ün Aristotelesçiliği arasında büyük farklar bulunduğu gibi, Aristotelesçilik dışında Eflâtun ve Pisagor’un felsefelerinin, hermetik ve gnostik düşüncelerin de İslâm filozofları üzerinde muhtelif yoğunluklarda tesirlerinin olduğu bilinen bir gerçektir.

Yeni Eflâtunculuk ve Aristotelesçilik dışında, tercüme hareketi öncesine uzanan bir tarihe sahip olan kelâm geleneğinin de İslâm felsefesinin gelişimi üzerinde önemli etkilerinin bulunduğu, yakın zamanlarda yapılan çalışmalarla daha belirgin bir şekilde gözler önüne serilmiştir. Bu çalışmalar, önceleri daha ziyade kelâm ile felsefe arasındaki çekişmeye odaklanan bakışları, bu iki disiplinin entelektüel alışverişine çevirmemiz gerektiği konusunda bizi dogmatik uykumuzdan uyandırmışlardır.

Kindî ile başlayan İslâm felsefesi geleneğinin, yaklaşık VIII.-XIII. yüzyıl arasında geçirdiği serüveni “klasik dönem” olarak adlandırmak yerinde olacaktır. “Klasik dönem” tabiri, İslâm felsefesinin, temel kavramlarının, problemlerinin ve bu problemlere yönelik başlıca çözüm önerilerinin belirgin hale geldiği bir döneme işaret etmektedir. Hiç şüphesiz, klasik dönemin en önemli ve etkili siması İbn Sînâ’dır.

Aristoteles’i anlamada Yeni Eflâtuncu geleneği miras alan İbn Sînâ, İslâm felsefesinde kendisinden önce hâkim olan Kindî ve Fârâbî ekollerini gölgede bırakacak şekilde kapsamlı bir felsefî sistem kurmuş ve bu sistemde, kelâmdan devraldığı pek çok problemin de üstesinden ustalıkla gelmeyi bilmiştir. İbn Sînâ’nın etkisinin arkasında, İslâm dünyasındaki farklı entelektüel çevrelere (özellikle de dinî ilimlerle ilgilenenlere) hitap edecek bir dil ve üslup kullanmasının yanında felsefî eser yazım tarzını zenginleştirerek bu geniş kitlenin ihtiyaçlarına göre farklı türlerde (ansiklopedi, şiir, şerh, hikâye, muhtasar) eserler kaleme almış olması yatmaktadır.

İbn Sînâ’nın kendisinden sonraki gerek felsefe içi gerekse felsefe dışı entelektüel faaliyetin merkezinde olması, onun etkisini göstermek için yeterlidir. İbn Sînâ, arkasında kendi felsefî sistemini takip eden önemli sayıda talebe ve takipçi bıraksa da, İbn Rüşd gibi sayıca az bazı isimler, onu, Aristoteles’in felsefesinden sapmakla suçlamışlar; Sühreverdî (ö. 587/1191) ise İbn Sînâ felsefesinin yetersizliğini vurgulayarak, “İşrâkīlik” adıyla anılacak olan bir başka felsefî ekolün kuruluşuna ön ayak olmuştur. İbn Sînâ felsefesine felsefe dışı çevrelerden gelen tepkilerin en meşhuru ise Gazzâlî’nin Tehâfütü’l-felâsife’sidir. Şehristânî, Fahreddin er-Râzî (ö. 606/1210) ve İbn Teymiyye (ö. 728/1328) gibi isimler tarafından sürdürülen bu güçlü eleştiri faaliyeti, İbn Sînâ felsefesinin yok olmasına değil, bilakis –kaderin cilvesi- felsefenin İslâm dünyasındaki tüm entelektüeller için zımnen vazgeçilmez bir konum kazanmasına yol açmıştır. Bilhassa Gazzâlî’nin sert eleşirilerini yumuşatarak felsefe-kelâm-tasavvuf arasındaki ilişkileri yeni bir boyuta taşıyan Râzî’nin, XIII. yüzyıl sonrası İslâm düşüncesini anlamak açısından kritik bir konumda olduğu rahatlıkla söylenebilir.

Tabii bu uzlaşmada İbnü’l-Arabî (ö. 638/1240) ve Sadreddin Konevî’nin (ö. 672/1273) tasavvuf cephesinden yaptıkları ciddi katkılar da unutulmamalıdır. Râzî sonrası dönemde felâsife kavramının, gittikçe artan bir oranda, sadece bir tarihsel gerçekliği ifade eder hale gelmesine mukâbil felsefenin entelektüel hayatın derinliklerine nüfuz etmesi, felâsifenin, hem naklî hem de aklî ilimleri şahsında bir araya getiren yeni “âlim prototipi”nde varlığını sürdürmesine yol açmıştır. Artık kendisine feylesûf denen ya da kendisini feylesûf olarak niteleyen isimlerin sayısı gittikçe azalırken, ciddi bir felsefî birikime sahip olan kelâmcı, sûfî ve fakihlerin varlığından söz etmek daha yerinde olacaktır. Bu, İslâm medeniyetinde söz konusu tarihten itibaren felsefenin hayatiyetini yitirdiği anlamına gelmemekte, aksine “imparatorluklar çağında” felsefenin aldığı farklı görünümlere işaret etmektedir.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*