Felsefe hakkında her şey…

Yaşamın bir simülasyon olmadığını ispat etmek mümkün müdür?

03.11.2023
444
Yaşamın bir simülasyon olmadığını ispat etmek mümkün müdür?

Şu anda bir bilgisayar simülasyonunda olmadığınızı nereden biliyorsunuz? Bu fikir genellikle simülasyon teorisi olarak bilinen felsefi düşünce deneyinden kaynaklanmaktadır. Simülasyon teorisinin ana fikri kısaca şöyledir: “Bir bilgisayar simülasyonunda yaşıyoruz.”

Bir simülasyonda yaşıyor olmak ne demektir? Buradaki mesele her şeyin simülasyonla etkileşim içinde olmasıdır. Bir simülasyonun içindeyken insanın duyusal girdileri simülasyondan kaynaklanacak ve eylemsel varlığı da simülasyonu etkileyecektir. Bu etkileşim sayesinde kişi simülasyona tamamen dahil olmuş bulunacaktır.

“The Matrix”in başlangıcında, Neo’nun biyolojik bedeni ve beyni simüle edilmemiş bir dünyada, başka bir yerdeki bir simülasyona bağlı bulunan bir kapsülün içindedir. “İçinde” sözcüğünün sıradan uzamsal anlamında, Neo’nun beyni simülasyonun “içinde” değildir. Bununla birlikte, tüm duyusal girdileri simülasyondan gelmekte ve çıktıları oraya gitmektedir. Bu anlamda Neo, bir simülasyonda yaşamaktadır. Morpheus’un elinden kırmızı hapı aldıktan sonra ise Neo’nun duyuları simüle edilmemiş dünyayı fark etmeye başlamıştır ve bu nedenle Neo artık bir simülasyonda yaşamamaktadır.

Sadece doğru simülasyon programını kurmamız ve gidişatını izlememiz gerekiyor

Simülasyonun içindeki biri için “sim” sözcüğünü kullanırsak en az iki tür sim vardır, diyebiliriz. İlk olarak, biyosimler mevcuttur: uzamsal anlamda simülasyonun dışında bulunan ve simülasyona bağlı olan biyolojik varlıklar. Bu bağlamda “The Matrix”in Neo’su bir biyosimdir. Bir bilgisayara bağlı hâlde kavanozun içinde tutulan bir beyin de öyledir.

Biyosim içeren bir simülasyon, saf simülasyon değildir; çünkü simüle edilmemiş unsurlar (biyosimler) içermektedir.

İlgili konu: Kartezyen şüphecilik

İkinci tür olarak saf simülasyonlardan bahsetmek mümkündür. Bunlar tamamen simülasyonun içinde olan simüle edilmiş varlıklardır. Daniel F. Galouye’nin 1964’te yayımlanan “Simulacron-3” adlı romanındaki insanların çoğu saf simlerdir. Simülasyonun bir parçası oldukları için duyusal girdileri doğrudan doğruya simülasyondan alırlar. Daha da önemlisi, bunların beyinleri de simüle edilmiştir.

Yalnızca saf simleri içeren simülasyonlar mutlak simülasyon olabilir; zira bunlar, içinde gerçekleşen her şeyin simüle edildiği simülasyonlardır.

Hem biyosim hem de saf sim içeren karma simülasyonlar da mümkündür. “The Matrix”in başkarakterleri Neo ve Trinity biyosim iken Ajan Smith ve Kâhin saf simlerdir. 2021 yapımı “Free Guy” isimli filmde, başkarakter Guy (Ryan Reynolds) bir video oyununun içinde tamamen sanal bir karakterken onun oyun içi partneri Molotov Girl (Jodie Comer) oyun dışında sıradan bir hayatı bulunan bir video oyunu oyuncusu ve yazılımcısıdır. Yani Guy saf sim, Molotov Girl ise bir biosimdir.

İlgili konu: “Free Guy” filmi üzerine: Hepimiz bir simülasyonun kod satırlarından ibaret olabilir miyiz?

Simülasyon teorisi hem saf hem saf olmayan hem de karma simülasyonlar için geçerlidir. Simülasyon fikrinin bilim kurgudaki ve felsefedeki mevcudiyeti dengeli biçimde yer edinmiştir.

Kısa vadede düşünülecek olursa saf olmayan simülasyonlar saf simülasyonlardan daha yaygın olacaktır; çünkü insanları simülasyonlara nasıl bağlayacağımızı biliyoruz ve fakat insanları nasıl simüle edeceğimizi henüz bilmiyoruz. Uzun vadede ise saf simülasyonlar daha yaygın olmaya yatkındır. Çünkü saf olmayan simülasyonlar için ihtiyaç duyulacak insan beyni sınırsız sayıda değildir ve her durumda simülasyon ile beyni birbirine bağlamak daha zordur. Buna karşın, saf simülasyonlar uzun vadede daha kullanışlıdır. Sadece doğru simülasyon programını kurmamız ve gidişatını izlememiz yeterlidir.

Biyolojik sistemler düşünüldüğünde bedenler simüle edilebilir

Simülasyonun bütün bir evreni detaylı bir şekilde simüle ettiğini söyleyen teoriye evrensel simülasyon teorisi adı verilmektedir. Bu teoriye göre evrensel simülasyon; Dünya’daki bütün insanları ve diğer varlıkları, Dünya gezegeninin kendisini, tüm güneş sistemini, galaksiyi ve onun ötesindeki her şeyi simüle etmektedir. Buna karşın lokal simülasyon teorisi ise simülasyonun evrenin yalnızca bir bölümünü ayrıntılı olarak simüle ettiğini ileri sürmektedir. Simülasyonlar sadece sizi, sadece Ankara’yı, sadece Dünya’yı ve yeryüzündeki herkesi ve her şeyi ya da sadece Samanyolu galaksisini simüle etmektedir.

Yakın zamanda lokal simülasyonların oluşturulması daha kolay olacaktır. Zira bunun için, evrensel simülasyon için gerekenden çok daha az bilişim kapasitesine gerek duyulacaktır. Ancak, lokal simülasyonun dünyanın geri kalanıyla etkileşime girmesi gerekecektir ki bu da belli başlı sorunlara yol açacaktır. Örneğin 1999 yapımı “The Thirteenth Floor” adlı filmde simülatörler yalnızca Güney Kaliforniya’yı simüle etmektedir. Filmin kahramanı Nevada’ya gitmeye çalıştığında “Yol kapalı!” uyarılarıyla karşılaşmıştır. Buna rağmen yola devam eden karakter bir noktadan sonra her şeyin ince yeşil çizgilerden oluştuğunu fark edecektir. O hâlde lokal simülasyonlar, simülasyonun içindekiler için inandırıcı bir ortam sunmamaktadır diyebiliriz. Eğer lokal simülasyon tamamen lokal ise, dünyanın geri kalanıyla etkileşim normal bir şekilde devam edemeyecek ve bu durum da asla simüle edilemeyecektir.

İlgili konu: Sıradan insanı bir filozofa dönüştüren filmler

Lokal simülasyonların iyi sonuç vermesi, olabildiğince esnek olmalarına bağlıdır. Simülatörler bir kişiyi simüle etmek için onun çevresindeki pek çok şeyi de simüle etmek zorunda kalacaktır. Başka yerlerdeki insanlarla görüşen, televizyondan dünyanın dört bir yanında meydana gelen olayları takip eden ve sık sık seyahate çıkan bir kişinin yaşantısını simüle etmek, bütün bu çevresel etkenleri de hesaba katmak anlamına gelecektir. Ayrıca her bireyin tanıştığı insanlar da diğer pek çok insanla iletişim hâlindedir. Dolayısıyla lokal çevrenin başarılı bir simülasyonunu oluşturmak için dünyanın geri kalanının da oldukça ayrıntılı bir simülasyonunu oluşturmak gerekecektir. Simülatörlerin, simülasyon işledikçe daha fazla detayı sisteme işlemesi elzem olacaktır. Örneğin, Ay’ın görünmeyen yüzüne ilişkin bir simülasyonun, uzay araçları Ay’ın fotoğrafını çekip Dünya’ya gönderdikten sonra düzenlenmesi gerekecektir. Burada bazı doğal sınır noktaları söz konusu olabilir: Belki de simülatörler Dünya’yı ayrıntılı olarak ve güneş sistemini ihtiyaç duydukları ölçüde işleyerek evrenin ötesini sadece kabaca simüle etmişlerdir.

Simülatörler bize geçmişimizden bazı kişisel kesitler gösterebilir

Filozoflar farklılıklardan haz alırlar. Bu bağlamda simülasyonlar arasında yapabileceğimiz daha pek çok ayrım vardır. Geçici ve yerleşik simülasyonlar (İnsanlar simülasyona kısa bir süreliğine mi giriyor yoksa tüm yaşamlarını orada mı geçiriyor?), kusursuz ve kusurlu simülasyonlar (Tüm fizik yasalarını aslına uyarak mı simüle ediyoruz yoksa yaklaşıklıklara ve istisnalara izin veriyor muyuz?), önceden programlanmış ve sınırları önceden belirlenmemiş simülasyonlar (Önceden programlanmış tek bir olay akışı mı var, yoksa başlangıç koşullarına ve simlerin ne seçtiğine bağlı olarak çeşitli olaylar da meydana gelebilir mi?). Muhtemelen başka ayrımlar da düşünebilirsiniz, ancak elimizde zaten yeterincesi mevcut.

Peki gelelim asıl sorumuza: Bir simülasyonun içinde bulunmadığınızı kanıtlayabilir misiniz?

Simüle edilmediğinize dair kesin kanıtınız olduğunu düşünebilirsiniz. Fakat böyle bir kanıt da simüle edilmiş olamaz mı?

Belki de etrafınızı saran ormanın muhteşem ihtişamının yaşadığınız dünyanın bir simülasyon olmadığını kanıtladığını düşünüyorsunuzdur. Ancak prensipte bu muhteşem ormanın en ince ayrıntısına kadar simülasyonu yapılabilir ve bu ormandan size yansıyan her bir parıltı da simüle edilebilir. Beyniniz simüle edilmemiş, sıradan bir dünyada nasıl tepki verecekse simüle edilmiş bir orman da tıpkı sıradan bir orman gibi tepki oluşturacaktır. O hâlde simüle edilmiş bir ormanın sizi sarmadığını gerçek anlamda kanıtlayabilir misiniz?

Can dostu köpeğinizin asla simüle edilemeyeceğini mi düşünüyorsunuz? Oysa köpekler biyolojik yapılardır ve biyolojik yapıların simüle edilebilmesi mümkün görünmektedir. Yeterince gelişmiş bir teknolojiyle köpeğinizin simülasyonu, aslından ayırt edilemeyecek düzeyde oluşturulabilir. O hâlde köpeğinizin bir simülasyon olmadığını gerçekten biliyor musunuz dersiniz?

Etrafınızdaki insanların yaratıcılıklarının ya da sevgi dolu davranışlarının asla taklit edilemeyeceğini düşünüyor da olabilirsiniz. Ama az önce bahsettiğimiz can dostu köpeğiniz için geçerli olanlar, insanlar için de geçerlidir. İnsan biyolojisi de köpek biyolojisi gibi simüle edilebilir. İnsan davranışlarının kaynağı, beyindir. Beyin karmaşık bir makineymiş gibi görünmektedir. Beynin bu makinemsi yapısının tam bir simülasyonunun tüm bu davranışları ayrıntılı olarak yeniden üretemeyeceğine gerçek anlamda emin olabiliyor musunuz?

Kendi bedeninizin asla simüle edilemeyeceğini de düşünmeniz tabii ki mümkündür. Sonuçta açlık ve acı hissedersiniz, hareket edersiniz, ellerinizle bir şeylere dokunursunuz, yersiniz, içersiniz… Kendi vücudunuzun fiziksel ağırlığının farkında olursunuz. Ve fakat biyolojik sistemler olarak bedenler de simüle edilebilir yapılardır. Vücudunuz beyninize tamamen aynı sinyalleri gönderecek kadar iyi simüle edilirse beyninizin aradaki farkı anlayamayacağı ortadadır.

Belki de bilincinizin asla simüle edilemeyeceğini düşünüyorsunuzdur. Birinci tekil şahıs perspektifinden baktığınız dünyaya dair öznel bir deneyiminizin var olduğunu görüyorsunuz: Renkleri, acıları, fikirleri, anıları deneyimliyorsunuz. “Ben” olmak, size kendinizi “bir şey” olarak hissettiriyordur. Hiçbir beyin simülasyonu, bu bilinci sizin deneyimlediğiniz deneyimleyemez! Emin misiniz?

Bilinç meselesi ve bir simülasyonun buna sahip olup olamayacağı diğerlerinden daha karmaşık bir tartışma konusudur. Şimdilik, saf olmayan simülasyonlara, yani simülasyona bağlı bir biyosim olduğunuz “The Matrix” tarzı simülasyonlara odaklanarak bilinç konusunu bir kenara bırakabilirsiniz. Biyosimlerin kendi varlıkları simüle edilmemiştir. Onlar sıradan biyolojik beyinlere sahiplerdir ve muhtemelen de bizimki gibi bilinçlilerdir. Yalnızca bilinçleri, simülasyonlarla yönlendirilmektedir. Siz sıradan bir insan da olsanız, beyni “The Matrix” simleriyle aynı durumda olan bir biyosim de olsanız, her şey size “aynı” görünecek ve aynı hisleri tadacaksınızdır. Her iki durumda da bir simülasyonda yaşamadığınızı asla kanıtlayamayacaksınızdır.

Yine de bir simülasyonun içinde olduğumuza dair çok güçlü kanıtlar elde edebiliriz. Simülatörler Boğaziçi Köprüsü’nü havaya kaldırıp baş aşağı çevirebilir. Bize simülasyonun kaynak kodunu gösterebilirler. Bize geçmişimizden çok özel sandığımız bölümleri, onları üreten simülasyon teknolojisiyle birlikte izletebilirler. Bana gerçeklikte kablolara bağlanmış beynimin bir filmini izletebilir, düşüncelerim ve duygularımla ilgili bir sunum yapabilirler. Hatta simülasyonun kontrolünü bana vererek sadece birkaç düğmeye basarak etrafımdaki dünyayı yerinden oynatmamı sağlayabilirler.

Bu kanıt dahi bir simülasyonda olduğumuzu kesin olarak ispat etmekte yetersiz kalacaktır. Zira içinde bulunduğumuz dünya, Harry Potter evreni gibi simüle edilmemiş, sihirli bir dünya olabilir. Bu da demek olur ki her şeye gücü yeten büyücüler, güçlerini kullanarak bizi bir simülasyonda olduğumuza ikna ediyorlardır.

Belki de hayatımızın çoğu simüle edilmemiş bir gerçeklikte geçmiştir; ama simülatörler bizi yanıltmak için geçici bir simülasyonun içine sokmuşlardır. Ya da belki de uyuşturucu kullanımından kaynaklı bir halüsinasyon görüyoruzdur.

 


Bu makale Sosyolog Ömer Yıldırım tarafından www.felsefe.gen.tr için, David J. Chalmers’ın “Reality+ Virtual Worlds and the Problems of Philosophy” isimli kitabından Türkçeye çevrilip derlenerek hazırlanmıştır. Alıntılanması durumunda kaynak gösterilmesi, ahlaklıca olanıdır.

Kaynak Metnin Yazarı: David J. Chalmers New York Üniversitesinde felsefe profesörüdür.

Çeviri ve Derleme: Sosyolog Ömer YILDIRIM

BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.

2005'ten beri çevrim içi felsefe yapıyoruz...