Felsefe hakkında her şey…

Türk felsefesinde bilim anlayışı

08.11.2022
509
Türk felsefesinde bilim anlayışı

Osmanlı düşüncesindeki köklü dönüşümlerin nedenlerinden biri, modern bilgi ve bilim anlayışıdır. Ordunun teknik ihtiyaçlarını karşılamak için kurulan okullar aracılığıyla Türkiye’ye girmeye başlayan bilim anlayışı, giderek ağırlıklı bir yer kazanmıştır. Bir yandan teknolojik ihtiyaçların karşılanması için pratik çabalar sürerken, diğer yandan Tanzimat sonrasında bu ihtiyaçların teorik açıklamaları yapılmaya başlanmıştır. Münif Paşa, Ahmet Mithat Efendi, Abdulah Cevdet, Ziya Gökalp gibi çok sayıda düşünür, bilimin önemi hakkında çeşitli yayınlar yapmışlardır. Bununla birlikte bilim felsefesi bağlamında önemli çalışmalar 1933 Üniversite Reformu sonrasında ortaya çıkmıştır. Bilim anlayışına ilişkin düşünceler, 1933 Üniversite Reformu öncesi ve sonrası olarak aşağıda ele alınmaktadır.

Üniversite Reformu Öncesi Bilim Anlayışları

Münif Paşa, Mahiyet ve Aksam-ı Ulum adlı yazısında, ilmin Mezopotamya’da Süryani ve Kaldani gibi kavimlerle başladığını ve onlardan Mısır’a geçtiğini, Mısırdan, Yunanlılara, onlardan da Romalılara intikal ettiğini kabul eder. İslam dünyasında ilim gelişirken Yunancadan yapılan tercümelerin önemli olduğunu, Osmanlılarda da bir dönem önemli bir aşamaya gelmiş olan ilmin sonraları gerilediğini dile getirmektedir. Yeniçağ Avrupa’sında ilmin gelişmesi, Roma mirasına, İslam Medeniyeti’nin Endülüs koluna ve İstanbul’un fethinden sonra İtalya’ya giden rahiplerin tercümelerine bağlanmıştır (Münif Paşa 2003/2,171-172). Böylelikle bilimin tarihsel süreklilik içinde geliştiğini, ondan şüphe etmenin yersiz olduğunu açıklamıştır. Bu tarihsel açıklamada, ilim teriminin, düşünce tarihi özellikle Batı düşünce tarihi bağlamında kullandığı görülmektedir.

Münif Paşa’ya göre ilim, mutlaka bir şeyi bilmek demek olup, bir kaide çerçevesinde bir araya toplanan malumata denir. İlim tabiri, suiistimal olunarak astroloji (ilmi nücum) ve kum falı (ilm-i reml) gibi bir takım batıl itikatlar için de kullanılmıştır. Bunlar aklı selime ve şer’i anlayışa ters olduklarından, ilim tabirinin, bu grup için kullanılması uygun değildir (Münif Paşa 2003/2, 169). Münif Paşa bir adım daha ileri giderek, bilimsel bilginin mantıksal temelini açıklamıştır. Ona göre bütün ilimler, kıyas ve tümdengelim kaidesine uyularak tertip olunmuş malumattan ibaret olarak, umum hükmün ittihat eylediği (birleştirdiği) efkara (anlayışa) dayanırlar. Kıyas ve tümdengelim kaidesi, asla çelişki içermeyip, daima işin özüne uygun olur (Münif Paşa 2003/2, 169). İlimlerin geneli, eşyanın tabiatından kaynaklandıklarından, değişme ve zıtlıkla ilgili zamana bağlı ihtilafların etkisi olmaz (Münif Paşa 2003/2, 170). İlimlerin tümünde, sınır ve görevleri belirlendiğinden, birbirleri arasında bir ihtilaf söz konusu değildir. Her ilim, müstakil ve mümtaz olsa da bazıları diğerleriyle yakın ilişki içinde bulunurlar. Fiziğin hendeseye, kimyanın matematiğe (hesaba), tarihin coğrafyaya bağlılığı gibi. Hesap ilmi (matematik) hiçbir ilme ihtiyaç duymazken, diğer ilimlerle uğraşanların her birinin biraz matematik bilmeleri gereklidir (Münif Paşa 2003/2, 169-170). Bütün ilimler aynı nitelikleri göstermezler. Örneğin ahlak, sahih (kesin) ilimlerden sayılmaz (Münif Paşa 2003/2, 170). İdare-i mülkiye (kamu idaresi) ve askeriyeden ibaret olan siyaset ilimleri, değiştiklerinden, sahih ilimlerden çok büyük farklılıklar gösterirler (Münif Paşa 2003/2, 170). Münif Paşa, bilimsel bilgi ile modern bilimlerin yapısına ilişkin doğru bilgiler vererek, yeni bilim anlayışının nasıl bir temele dayandığı gerçeğine işaret etmektedir.

Münif Paşa, adı geçen yazının başında, ilimleri ikiye ayırmıştır:1- Akli ilimler, insanın kendi yetenekleriyle gerçekleştirdikleridir. 2- Nakli İlimler, vasıtasız telakki ve öğrenmedir (Münif Paşa 2003/2, 169). İslam ilim anlayışında akli ilimleri oluşturan mantık, tabiat, ilahiyat, matematik dörtlü ilim sınıflamasını verdikten sonra, yeni dönemde, önce zikredilen ilimlerin hayli çoğalıp geliştikleri ve yeni bilimlerin de ortaya çıktıklarını belirtmiştir. Döneminde bilinen ilimleri yedi başlık altında toplamıştır: 1- Lisan ve Edebiyat: sarf, nahiv, şiir, inşa, bedî, beyan. 2- Riyaziye (matematik) ve Tabiye (fizik): Hesap, cebir, hendese, Cerr-i eskal (mekaniğin ağırlık kaldırmayla ilgili kısmı), hikmet-i tabiye (fizik hakkında), kimya, astronomi. 3- Ulum-ı Tabiiye (Genel Fizik İlimleri) ve Tıbbiye: Dünyanın tabakaları ilmi, maden ilmi, botanik, zooloji, anatomi, hıfz-ı sıhhat (koruyucu tıp), tıp ve cerrahi. 4- Ulum-ı tarihiye (genel tarih) ve coğrafya: Coğrafya, tarih, arkeoloji (asar-ı kadîme), sikkeler ilmi. 5- Edyan (dinler ) ve Ulum-ı Felsefiye (Felsefe ilimleri): Dinler ilmi, felsefe, mitoloji (esatir, ilm-i hurafat), gariplikler ilmi. 6- Ulum-ı Siyasiye (siyaset ilimleri): Kanunlar ilmi, siyaset ilmi, iktisat, ziraat ilmi, askerlik ilmi. 7- Ulum-ı Nefise (Güzel Sanatlar): Fenn-i musiki, fenn-i mimari, fenn-i resim (Münif Paşa 2003/2, 170-171). Bu ilim sınıflaması, İslam ilim anlayışı ile modern bilimleri aynı çatı altında toplamaktadır.

Münif Paşa, bilimde yöntem olarak kıyas ve tümdengelimin esas olduğu, bilimlerin birbirleriyle yakın ilişkilerde bulunduklarını, sayılarının giderek arttığını belirtmiştir. Ayrıca Münif Paşa, bilmek muktedir olmaktır; insan bilgisi ne kadar artarsa, diğer şeyler üzerindeki nüfusu da o nispette artar, düşüncesini benimsemiştir (Karakuş 1995, 50). Bu anlayış, bilimden ne beklediğini de ortaya koymaktadır.

Ali Suavi, insan olmayı ilimle tanımlamış (Ali Suavi 1974/2-8, 561) ve ilimleri, ulum ve fünun olarak ikiye ayırmıştır. Ulum (ilimler), burhanlar (kıyasla) ile ispat olunmuş olan kavrayışlardır. Fünun, eşyaya mahsus kurallarla eşya üzerinde çalışmaktır Ulum, hesap, hendese, cebir, mukabele, tabiat ve ilahiyat gibi çalışmaları içerirken, fünun, sarf ve nahiv, mania ve mantık, şiir, resim ve musiki gibi çalışmaları içerir (Ali Suavi1974/2-7, 558). Ali Suavi’ye göre, zamanında her talibin bilmesi lazım gelen ulum ve fünun, hesap, hendese, coğrafya, tarih ve resimdir. Her devlet için bilinmesi lazım olan ulum ve fünun on beştir: 1- Tedbir-i mülk, temel hukuk kuralları ile dalları. 2- Askeri Tedbirler (Tedbir-i asker). 3- Deniz bilimleri (Fenn-i derya). 4- Fenn-i sefaret (konsolosluk ilimleri) 5- Fenn-i miyah (su bilimleri). 6- Cerr-i eskal (ağır şeyleri kaldırma fenni). 7- Hendese-i askeriye (Askeri geometri). 8- Topçuluk. 9- Sebk-i ma’adin, top, tüfek ve emsali aletlerin yapıldığı fen. 10- Kimya, kağıt ve barut gibi şeylerin yapıldığı ilim. 11- Fenn-i tıb (Tıp ilmi), cerrahlık, baytarlık bu öbekte yer alırlar. 12- Felâhat (ziraat) ilimleri. 13- Tarih-i tabiyat, madenler, bitkiler (nebat) ve hayvanları konu alır. 14- Kitabet, basım ile yayıncılık ve nakkaşlığı içerir. 15- Tercüme (Yabancı dillerden çeviriler yapmak) (Ali Suavi 1974/2, 558). Yakın gelecekte ilimsiz memur kalmayacaktır. Ali Suavi, insan olmayı ilimle ilişkilendirerek, ilmi kültür anlamında kullandığı izlenimi vermektedir. Ulum ve fünun ayrımı çerçevesinde yer alan çalışma disiplinlerini sıralarken, ilimlerden söz ettiğini ortaya koymaktadır. Herkesin bilmesi gereken ilimlerden söz etmesi, ilim ile insan olma arasındaki bağlantıyı güçlendirmektedir. İlimler ile devlet arasındaki ilişki de ilimleri önemsenenin bir başka şekilde ifade edilmesidir.

Üniversite Reformu Sonrasında Bilim Anlayışları

Reform sonrası felsefe eğitimi Reichenbach’la başlamıştır. Bilim felsefecisi olarak da kabul edilen Reichenbach’ın etkisi tartışmalıdır. Onun derslerinin çevirmeni olan Nusret Hızır, bilim felsefesi yayını yapmamıştır. İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde ondan ders alanlardan hiç kimse, bilim felsefesiyle uğraşmamıştır. Felsefe Bölümü’nde yabancı hocaların hakim olduğu dönemde yetişenler, çoğunlukla tarih felsefesi, felsefi antropoloji, kültür bilimlerinin sınıflanması, dil- kültür ilişkisi gibi alanlarla ilişkiye girmişlerdir. 1933 Üniversite Reformu sonrasında bilim felsefesine ilişkin çeşitli yayınlar yapılmıştır. Adnan Adıvar, bilim, din ve felsefe içerikli düşünce tarihi olan Tarih Boyunca İlim ve Din adı kitabını 1944 yılında yayınlamıştır. Aydın Sayılı’nın Hayatta En Hakiki Mürşit İlimdir adlı bilim felsefesi kitabı 1948 yılında piyasaya çıkmıştır. Takiyettin Mengüşoğlu, 1968 yılında yayınladığı Felsefeye Giriş kitabında İlim Teorisi başlıklı bir bölüme yer vermiştir. Hilmi Ziya Ülken 1969’da Ankara Üniversitesi Eğitim Fakültesinde İlim Felsefesi başlıklı kitabını yayınlamıştır. Sonraki kuşaktan olan Cemal Yıldırım ODTÜ’de bilim felsefesi dersleri vermiş ve bilim felsefesine ilişkin temel yayınları yapmıştır.

Aydın Sayılı DTCF’de bilim tarihi geleneği başlatmış, sonraki kuşaklar İslam düşüncesi çerçevesinde bu geleneği sürdürmüşlerdir. Aydın Sayılı, Hayatta En Hakiki Mürşit İlimdir başlıklı çalışmada, bilimin yapısını, dayandığı ilkeleri, yöntemi ve toplum için önemi üzerinde durmuştur. Mısır ve Mezopotamya’da Matematik, Astronomi ve Tıp başlıklı kitabı da, bilimin ortaya çıktığı şartları inceleyen bilim tarihidir. Her iki çalışmada Türkiye’de Felsefenin Gelişimi 1 adlı kitapta tanıtıldıklarından burada konu edinilmemektedir. İstanbul Üniversitesinde bilim felsefesi çalışanların başında, Canlılar Sorunu başlıklı doktora teziyle Teoman Duralı gelmektedir. Duralı, daha sonra biyoloji felsefesi alanında çeşitli yayınlar yapmıştır. Onu takip eden süreçte, Yalçın Koç’un Kuantum Fiziğinde Determinizm Sorunu başlıklı doktora tezi, Şafak Ural Bilimlerde Basitlik İlkesi başlıklı doktora teziyle, Pozitivist Felsefe adlı çalışması bilim felsefesi alanında yer almışlardır. Aşağıda Takiyettin Mengüşoğlu, Cemal Yıldırım ve Teoman Duralı’nın bilim anlayışları üzerinde durulmaktadır.

Takiyettin Mengüşoğlu’na göre Bilim Teorisi, felsefenin bilimlere metot dikte edebileceği sanısıyla geliştirilmiş ve bilim teorisinin, bilgi teorisinin yerine geçebileceği sanısını desteklemiş, fakat bunların olamayacağı anlaşılmıştır (Mengüşoğlu 1968, 12). Bilim teorisinin görevi, sadece bilimleri sınıflandırmak olarak kalmıştır (Mengüşoğlu 1968, 13). Bilimlere yöntem dikte etmenin saçma olduğu ve her bilimin kendi yöntemini iş başında geliştirebileceği düşüncesini belirtmiştir (Mengüşoğlu 1968, 16). Windelband’ın yönteme dayanan bilim sınıflandırması, insan bilgisini, bilgi ve yöntem açısından ikiye ayırarak Rasyonel bilimler (felsefe ve matematik) ile Deneye dayanan (tarih bilimleri ve doğa bilimleri) bilim öbekleri şeklinde verilmiştir. Rasyonel bilimlerin hangi temellere dayandığı ve hangi bilimlere yer verildiği, hangi bilim öbeklerinin olduğu eleştirel bir tarzda incelenmiştir (Mengüşoğlu 1968, 18- 26). Benzer bir yaklaşımı Dilthey’ın bilim sınıflandırması için de uygulamıştır. Dilthey da yöntemden yola çıkarak, bilimleri manevi ve doğa bilimleri olmak üzere ikiye ayırmıştır. Manevi bilimler sınıfında, dil, edebiyat, sanat, felsefe, hukuk ve bütün tarih ilimleri yer almaktadır. Fizik, kimya, biyoloji de doğa bilimleri öbeğinde yer almaktadırlar (Mengüşoğlu 1968, 26-29). Mengüşoğlu, Hartmann’dan hareketle bilimlerin ontolojik temele dayanan bir sınıflamasını yapmıştır (Mengüşoğlu 1968, 29-32).

Türkiye’de bilim felsefesi alanında yoğun çalışan ve bu alanda kaynak ürünler üreten Cemal Yıldırım’a göre bilim, düzenli bir bilgi gibi görülebilir. Ancak onun en önemli özelliği, ürettiği bilgiden çok, bilgi üretme yöntemidir. Özünde bir arayış olan bilim, olgusal dünyayı araştırmaktadır. Bilim, teoloji ya da herhangi bir ideoloji türünden yanılmaz dogmalar içeren öğreti değildir. Tutarlılık ölçütüne bağlı bir sınama yanılma, yanılgıyı ayıklama sürecidir. Olgusal yoklamaya, akılsal eleştiriye kapalı hiçbir ilkeye ya da varsayıma bilimde yer verilmez. Gelişmesi, bir yanıyla devrimsel atılıma, kavramsal açılıma dayanan bilim, birikimseldir. Özellikle güvenilir gözlem ve deney, sonuçları belli dönem ya da yaklaşım biçimlerine göreceli değildir (Yıldırım 2010/1, 11). Ona göre bilimin amacı, evreni anlamaktır. Bilim insanı, araştırma alanında, bu amaca, olgusal dünyanın yapı ve işleyişine ilişkin oluşturulmuş ya da doğrudan kendisini oluşturduğu, doğruluğu gözlem veya deney sonuçlarıyla yoklanabilir kuram ve hipotezlerle ulaşmaya çalışır. Bu anlamda bilim, olgu-kuram ilişkisi çerçevesinde bir problem çözme yöntemi olarak nitelendirilir (Yıldırım 2010/1, 25).

C. Yıldırım, Bilim Felsefesi (1973) adlı kitabında, bilimi bir bilgi yığını olarak değil, bir düşünme yöntemi olarak açıklamaktır (Yıldırım 1979, 5). Bu çerçevede öne çıkarılan bilim felsefesi, konu ve amacına uygun olarak, eleştirel ve analitik bir düşünme çabasına dayandırılır (Yıldırım 1979, 5). Yıldırım’a göre bilim felsefesinin amacı, bilimi anlatmaktır. Bilimin çeşitli açıklamaları olmakla birlikte, bilimi hem bir düzen hem de bir sonuç olarak görmek gerekir. Sonuç olarak bilim, düzenli ya da organize bir bilgi bütünüdür. Bilgiler, önerme denilen dilsel ifade biçimleriyle yer aldığından, bilimi anlama, bir bakıma, bu önermeleri inceleme, eleştirme ve çözümleme demektir. Önermeleri oluşturan terim ya da kavramları aydınlatma, bu kavramlar arasındaki ilişkileri belirleme, önerme ve kavramları mantıksal bir ilişki düzeni içinde kapsayan teori veya benzer sistemleri yapı ve işleyiş olarak açıklığa kavuşturma, bu yaklaşımın başlıca özelliğini belirleyen süreçlerdir. Bu anlamda bilim felsefesi, bilimin dilsel yapısını çözümleme, eleştirme ve aydınlatma çabasından başka bir şey değildir (Yıldırım 1979, 9). Bu sürecin içinde gözlem, deney, ölçme gibi olgu saptama amacı güden işlemler birinci grupta, tümevarım ve tümdengelim çıkarım, kavram ve hipotez kurma gibi işlemler ikinci gurupta yer alırlar (Yıldırım 1979, 9). Bir başka deyişle bilim felsefesi, bilimi anlama çabasını iki temel ayırım üzerinde yürütür: 1- Olgu ve teori ilişkisi. 2- Buluş ve doğrulama bağlamı (Yıldırım 1979, 9). Sıralanan gereklilikler yerine getirildiğinde, bilim felsefesi sorunları açıklanmaya başlanmış olur. Yıldırım’a göre, bilim felsefesi, ne bilimin öğretileriyle tutarlı bir dünya görüşü geliştirmek, ne de bilimin sonuçlarına uygun davranış ve yaşam anlayışı ortaya atmak amacındadır. Bilim felsefesi, bilimin mantıksal çözümlemeye elverişli yapı ve işleyişini açıklama amacı dışında hiçbir iddiası olamayan bir düşünme biçimidir. Olguları betimleme ve açıklama yoluyla bilme, bilimin mantıksal yapı ve niteliğiyken, anlama ise bilim felsefesine düşen bir işlevdir (Yıldırım 1979, 10). C. Yıldırım, bilim felsefesinin genel çerçevesini çizmiş, 20.yüzyılda baskın olan bilim felsefesi anlayışı çerçevesinde konuyla ilgili eserler ortaya koşmuştur.

Teoman Duralı’nın felsefe anlayışının temelini, kendi adlandırmasıyla felsefe- bilim anlayışı oluşturmaktadır. Felsefe Bilim Nedir? adlı çalışmada şunları dile getirmiştir: Batılı gelenek uyarınca, kök anlamı bakımından felsefe-bilim olarak anlaşılması gereken felsefe, bir dünya görüşü, yaşamaya bakma tarzı, herhangi bir temel meseleyi şu yahut bu bakış açısında donduran öğreti değildir. Felsefe, kendisinden temel meselelerin doğduğu, ama onların hep ilk ve asli kökte birleştiren ilk bilimdir; bilim doğuran bilimdir. İşte bu bildirilenler, aslında iki bin yılı aşkın bir geleneğin hülasasıdır (Duralı 2006/2, 84-85). Hiçbir esaslı felsefe sistemi, varolanlar tabanından kalkıp, önünde sonunda nesneleri özünden yakalamak ihtirasından kendini kurtaramaz. Ancak bu ihtirasa saplanıp kalmayan, gerek vakıalara gerekse öz mantık düzenine dayanarak kendini sarsıp eleştirebilen sistemler, zamanla bilimlere zemin hazırlamışlardır. İşte bu sebeple, söz konusu sistemlerin meydana getirdiği aşağı yukarı üç bin yıllık bir geçmişe sahip uzun ve tutarlı, aynı zamanda çok çeşitliliği barındıran geleneğe felsefe-bilim denir (Duralı 2006/2, 94). Felsefe-bilimin yöneldiği yolun tersine yönelenler, dünyaaşkın dogmacı yapılar halini almış, felsefe, spekülatif metafizik sistemler üretmiştir. Felsefe-bilim, bilimsel teoriler üretirken, spekülatif metafiziklerin kimisi öğretiler ile ideolojileri doğurmuşlardır (Duralı 2006/2, 94-95).

Duralı’ya göre, bilim denilen yapıların doğuşu, doğa felsefesi yahut varlık öğretileri denilen sistemlerin kaplamca daralıp, içlemce derinleşmesiyle gerçekleşmişlerdir. Uygulanmak için bir fikre, bir tasarıma ihtiyaç duyar (Duralı 2006/2, 93). Tek tek bilimlerin kaydettiği gelişmeler, onları çatısı altında toplayıp teorik sonuçlarını değerlendiren felsefe-bilimi tümüyle etkiler. Bu sebeple, felsefe-bilimin, bilgi teorisi, mantık, özellikle de metafizik konularında gelişme görülmez, görüşü yanlıştır. Tam tersine, bilgi teorisi, mantık ve spekülatif olmayan metafizik, bilimlerin kaydettikleri irili ufaklı gelişmelerden doğrudan etkilenirler (Duralı 2006/2, 104). Felsefe ile bilimin ilişkilerinin içiçeliği, bu ilişkiyi felsefe-bilim şeklinde ifade ettirecek boyutta olduğu görülmektedir.

Sorun Nedir? adlı çalışmanın ilk paragrafında felsefe-bilim hakkında şunlar ifade edilmiştir: Her çalışmanın baştan tayin olunmuş bir amacı bulunur. Teorik bağlamda sistemli çalışma denilince de akla, ilk elde, felsefe-bilim gelir. Kurucusu Aristoteles, felsefe-bilimi yarar, dolayısıyla uygulanabilirlik gayesine kapalı tutmuştur. “Yalnızca bilmek uğruna bilgi edinmeği istemek”, felsefe-bilimin esas ve aynı zamanda nihai gailesi ile gayesidir. İşte yarar ile uygulanma saikleri tarafından güdümlenmeyen çalışma, işlem ile etkinlik, teoriktir (Duralı 2006, 13). Felsefe bilim, salt meraktan kaynaklanan, yarardan uzak teorik bir yapı olarak tanıtılmıştır. Felsefe-bilimin felsefe yakası, bilgelik çıkışlıdır. Bilgelik çıkışlı olması sebebiyle, felsefenin ilk ve asli belirleyicisi aklıselimdir. Özellikle Aristoteles’in elinden bilimi doğurmasıyla felsefe, annesi bilgelikten, dolayısıyla aklıselimden uzaklaşmağa koyulup aklın biçimselleştirici etkisini benimser olmuştur (Duralı 2006, 14). Biçimselliği vazeden salt akıl, duyu verilerinin izini taşıyan tasavvurları barındırmayan ve duygulardan tecrid olunmuş düşünceler demek olan fikirlerin müellifidir. Fikirler, o halde salt düşüncelerdir (Duralı 2006, 14). Felsefe-bilim tarihinin ana durakları olarak kabul edilen Aristoteles, Descartes ile Kant’ın nezdinde, biçimselleştirme işleminin müellifi salt akıl, zaman ile mekana aşkın olup insanlığın ortak paydasıdır. Salt akıldan kalkıp yine ona doğru kulaç atan felsefe, biçimselleştirme işleminin doruğunu oluşturan sistem denilen binanın mimarıdır. Ne var ki felsefe, aynı zamanda mimarı olduğu sistem tarafından taşınır. Şu durumda özgün felsefe yapılanmaları, sistemdirler, daha doğrusu sistemli yapılardır (Duralı 2006, 14).

Duralı’ya göre, insanın kurabileceği yapıların en karmaşığı, ve müşkili, kurulduktan sonra da en zor anlaşılabileni, felsefe- bilim sistemidir. Zira bütün öteki fikri ve maddi yapılar ile kuruluşlar, belirli bir felsefe bilim sisteminden nemalanırlar. Nihai değerlendirilişleri de yine onun sayesinde mümkün olur. Kurulu belli bir felsefe-bilim sistemine dayanmıyorlarsa, belirli bir dönemde meydana getirilenler, kısa vadeli çarık-çürük ve sallapati ürünler kalmağa hükümlüdürler. Böyle bir ortamda ne esaslı bir hukuk ile siyaset, dolayısıyla da iktisat nizamı ne de tarife uygun pozitif bilim yapılanmaları türeyip serpilebilirler, deyim yerindeyse, ortaya çıkacak olan, olsa olsa bir gecekondu düzenidir (Duralı 2006, 24). Felsefe-bilim sistemi toplumsal yapıyı da temelden etkilediği için, uzun süreli medeniyetler, felsefe-bilim sistemine dayananlardır. Bunun iyi örneği, felsefe-bilim sistemini üreten Batı medeniyetleri camiasıdır. Duralı’ya göre, birtakım asli kavramların anlam değiştirmesi, yahut ihtiyaç duyulan yeni kavramların meydana getirilmesi felsefe-bilimin temelinde önemli çatlakların ortaya çıkmasına yol açmıştır. Yine de felsefe-bilim, esastaki birliğini bütünlüğünü büyük ölçüde yüzyılımıza değin koruyagelmiştir (Duralı 2006/2, 78). Birlik ve bütünlük süreci İslam’ı da içeren Batı Felsefesi tarihidir (Duralı 2006/2, 79-80). Böylelikle felsefe-bilim, Batı Felsefesi ile Batı medeniyetleriyle örtüştürülmektedir.

Kaynak: TÜRKİYE’DE FELSEFENİN GELİŞİMİ II, s. 35-42, T.C. ANADOLU ÜNİVERSİTESİ YAYINI NO: 2457 AÇIKÖĞRETİM FAKÜLTESİ YAYINI NO: 1429

BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.

2005'ten beri çevrim içi felsefe yapıyoruz...