Felsefe hakkında her şey…

Kozmolojik İspat, İlk Neden Argümanı Nedir? (Tanrının Varlığının Kozmolojik Kanıtları)

14.11.2019

Kozmolojik Argüman olarak da adlandırılan İlk Neden Argümanı evrenin nasıl olduğuna ilişkin olgulara dayanmayıp yalnızca evrenin var olduğuna ilişkin empirik olguyu temel alır.

Kozmolojik kanıtta Tanrı’nın varlığı evrenden hareketle kanıtlanmaya çalışılır. Bazen bu tarz bir tartışmaya ilk neden kanıtı da denmektedir.

İlk Neden Argümanına göre, mutlak olarak her şey kendisinden önce gelen bir şeyin sonucudur: hiçbir şey bir neden olmadan varoluşa gelmez. Evrenin var olduğunu biliyor olduğumuz için, onun halihazırdaki haline gelmesine peşi sıra gerçekleşen neden ve etkiler zincirinin yol açtığını hiç şüphesiz varsayabiliriz. Bu zinciri en geriye kadar takip edecek olursak, bulacağımız şey asıl neden, eş deyişle ilk neden olacaktır. İlk Neden Argümanının bahsettiği bu ilk neden Tanrı’dır.

Bu tartışmanın tarihi kaynağı Platon ve Aristoteles’e kadar gitmektedir. Orta Çağ döneminde Thomas Aquinas ve Duns Scotus döneminde daha da gelişmiştir. Tanrı’nın varlığı hakkında Thomas Aquinas’ın Summa Theologica’sında beş kanıt gösterilmektedir bunlardan ilk üçü kozmolojik kanıt olarak görülmektedir. Daha sonra Samuel Clarke ve Leibniz tarafından buna benzer görüşler savunulmuştur. Yirminci yüzyılda ise Richard Taylor bu görüşü savunmuştur.

Bu konuşta tartışma konusu oldukça geniştir. Bu da bu kanıtın oldukça eski bir kanıt olmasından kaynaklanmaktadır. Kozmolojik kanıtın ilk ve basit şekillerini Platon’un kanunlarında görmek (10. Kitap) mümkündür. Aynı zamanda Aristoteles’in Metafizik’te de (12. Kitap) görmek mümkündür. Örneğin, Aristoteles hareketi, en son noktada, Hareket Etmeyen Hareket ettiriciye dayandırarak açıklamaktadır. Bu felsefe tarihinde oldukça etkin bir fikirdir.

Bu kanıt daha sonra Yunan felsefesinin etkisi altında kalan bazı Yahudi ve Hristiyan din bilginlerinin dikkatini çekmiştir. Daha sonrada İslam din bilginlerinin dikkatini çekmiştir. İslam düşünce tarihinde kelamcılar daha ziyade “hudüs kanıtını” filozoflar ise “imkan kanıtını” tercih etmişlerdir. Daha sonra ikisi arasında bağlantı kurmaya çalışanlarda olmuştur. El-Kindi sonlu-sonsuz ilişkisi ile bir kanıt bulmaya çalışmıştır. Aynı zamanda Kindi ve Gazali gibi İslam düşünürlerinin hareketi de bir kanıt olarak kullanmaya çalıştıkları görülmüştür.

Kozmolojik kanıt felsefe tarihinde hep önemli olmuştur. Leibniz “Varlıkların en son kaynağı” isimli kitabında, Leibniz’in çağdaşı Samuel Clarke’da “Tanrı’nın varlığı ve Sıfatlarının Kanıtı” isimli konferans metninde kozmolojik kanıtı savunmuştur.

Kozmolojik kanıtın değişik türlerinden Hudus kanıtı en önemli olanıdır. Hudus, sonradan oluşma, yoktan var olma anlamındadır. Sonradan var olan varlıklara Hadis denilir. Nedensellik ilkesi kullanılarak şöyle bir kıyasla Tanrının varlığının kanıtlanması söz konusudur:

  • Evren bütün parçalarıyla sonradan olmadır (Hadis)
  • Her sonradan olanın, bir var eden (Muhdis) ihtiyacı vardır.
  • O halde, bu evreninde bir var edeni vardır.
  • O da varlığı zorunlu olan Tanrı’dır.

Bu oldukça geçerli bir çıkarımdır, zira her nedenin bir nedeni olmasının sonsuza kadar götürülmesi imkansızdır. Nedensiz bir neden olmalıdır. Bu neden, Aristotales, Thomas Aquinas gibi Batı felsefecileri ve Farabi gibi İslam felsefecileri tarafından kullanılmıştır. Tabi bu görüşlere Kant gibi karşı gelenlerde olmuştur. Ona göre bu sadece spekülatif ve metafizik bir kanıttır, Tanrı’nın varlığını kesin olarak ispatlamaz.

Kozmolojik kanıtın sonucu zaman zaman kişileri panteist yaklaşımlara kadar götürebilir. Bu nedenle sonuca doğru giderken Tanrı’nın gerçek varlığı ile bizim kafamızda oluşturduğumuz varlığın farklı olmamasına dikkat etmemiz gerekmektedir. Kozmolojik kanıt bize Tanrı’nın varlığına kanıt olması açısından önemlidir. Tanrı’nın varlığı “Loch Ness canavarı var mı?” sorusu ile paralel bir soruya bağlı değildir. Tanrının varlığına ilişkin soru bütün evrenin tamamının karakterini içeren bir sorudur. Bu varlık kanıtını yanlış değerlendirmek bizi daha önce de dediğimiz gibi Panteizm ya da Naturalizm’in kucağına atacaktır. Ki bunu zaman zaman İslam düşünürlerinde görmek mümkündür. Evrenden Tanrıya ulaşırken yavaş yavaş varlıklar aracı olmaya hatta Tanrı’yı yansıtmaya başlamaktadır. En iyisi kozmolojik kanıtla Tanrı varlığına inanan bir kişinin yapacağı en güzel şey gerçek Tanrı’yı kendisini ifade ettiği şekilde kendini ifade ettiği Kutsal Kitabından tanımaya, anlamaya çalışmasıdır.

İmkan kanıtı ise Kozmolojik kanıtın bir diğer türüdür. Hudüs kanıtına benzer. Evrendeki varlıkların mümkün oluşundan hareketle Tanrı’nın varlığını kanıtlar.

  • Evren mümkünler (varlığı zorunlu olmayan) topluluğudur.
  • Mümkün, kendi kendinin sebebi olmayandır. Onu var kılan başka sebepler vardır.
  • Varlığı (zorunlu olmayan) mümkün olan şeyin, var olmak için başka bir nedene ihtiyacı vardır.
  • Bu neden, varlığı zorunlu, öncesiz ve ilk neden olan Tanrı’dır.

Görüldüğü gibi mümkün varlığı var eden zorunlu varlıktır. Bunun varlığını kabul etmek, kısır döngüyü engeller. Fakat bu delile karşı yöneltilen, Kant’ın eleştirilerine dikkat etmek gerekir. Bu eleştiri şu şekildedir; “Bende yüz milyon var” demek, cebimde bunun olmasının zorunlu kılmazsa, imkan kanıtı da Tanrı’nın varlığını kanıtlama da yeterli olmaz.

Thomas Aquinas ve Tanrının Varlığı Konusundaki Kanıtları: Kozmolojik Tanrı Kanıtlaması

Orta Çağ felsefesinde Tanrı ve onun kanıtlanması problemi ağırlıklı bir yer tutmaktadır. Thomas Aquinas’ın Tanrı kanıtlamasına düşünce tarihinde “Kozmolojik Tanrı Kanıtlaması” denmektedir.

Bazıları tarafından Beş Yol (Latincesi: Quinque Viae) şeklinde de adlandırılan ünlü Tanrı kanıtlaması aşağıda ayrıntılarıyla ele alınmaktadır:

1. Hareketsiz Hareket Ettirici Kanıtı

Hiçbir şey, bir ilk hareket ettirici olmadan hareket etmeye başlamaz. Bu bizi tek çıkışın tanrı olduğu bir noktaya sürükler. Bir şey ilk hareketi sağlamış olmalıdır ve biz buna tanrı deriz.

2. Sebepsiz Sebep Kanıtı

Hiçbir şey kendi kendine sebep olamaz. Her sonucun öncül bir sebebi vardır. Bu durum, bir ilk sebep tarafından sona erdirilmiş olmalıdır ki biz buna tanrı deriz.

3. Evrensel İspat Kanıtı

Maddesel nesnelerin var olmadığı bir zaman dilimi mutlaka olmuştur; ancak şu an maddesel nesneler bulunduğundan, bunları var eden ve maddesel olmayan bir şey olmalıdır. İşte biz buna tanrı deriz.

4. Dereceden İspat Kanıtı

Dünyadaki şeylerin (konuların) farklı farklı olduklarınız biliriz. Mesela iyilik ve güzellik dereceleri farklılık gösterir; ancak bu dereceler yalnızca bir maksimuma göre kıyaslandıktan sonra açıklık kazanır. İnsanlar hem iyi hem de kötü olabilirler, öyleyle maksimum iyilik insanda aranamaz ve aransa da bulunamaz. O halde, kusursuzluk standardını belirlemek için de başka bir maksimum olmalıdır ve biz bu maksimuma tanrı deriz.

5. Teolojik (Tasarıdan) İspat Kanıtı

Dünyadaki şeyler, özellikle de yaşayan nesneler, sanki birisi tarafından tasarlanmış gibi görünürler. Tasarlanmamış gibi görünen, bildiğimiz hiçbir şey yoktur. O halde bir tasarımcı olmalıdır ve biz bu tasarımcıya tanrı deriz.

1. Yol: Thomas Aquinas, bizzat nedenin kendisinden hareket ederek Tanrı’nın bilgisine ulaşmanın olanaksız olduğunu düşünür. Biz, ancak etkilerinden yola çıkarak Tanrı’nın bilgisine ulaşabiliriz. İnsan için bu etkilerin farkına varılacak biricik yer bu evrendir. Evren, zorunsuz varlıkların bir çokluk içinde sıralandıkları bir yerdir ve dolayısıyla harekete tabi olan şeylerle doludur. Bu yüzden, Thomas Aquinas’a göre, bizim için birinci ve en açık kanıtlama biçimi hareketle ilgili olanıdır.

Herakleitos’un ortaya koyduğu ve daha sonra Platon ve Aristoteles’in de kabul ettikleri gibi, evrende sürekli hareket halinde olan şeyler bulunmaktadır. Bu sürekli hareketin esas nedeni, bileşik varoluşlar olarak şeylerin kendi yapılarında bir potansiyellik taşımalarıdır. Hareket, potansiyel konumda olanın aktüel konuma geçişi sırasında ortaya çıkan bir durumdur. Bu yüzden fizik evrende bir an için hareket halinde ve bir an için durağan bir şeye rastlamak olanaksızdır. Çünkü, fizik evrende durağanlık zaman dışında olmak demektir. Oysa Aristoteles’in Fizik isimli eserinde belirttiği gibi (232b 20) doğal nesnelerin hareketi -sürekli olarak- zaman içindedir. Başka kelimelerle söylenecek olursa hareket, harekete maruz kalanı izlemektedir. Bu da hareketin doğasını göstermek bakımından bir başka önemli noktadır.

Hareket etmek, hareket için kendisinden başka bir şeye gereksinim duymak veya başka bir şey tarafından hareket ettirilmek demektir. Thomas Aquinas’a göre potansiyel durumdaki her şey aktüel duruma geçmek için bir başka aktüellik durumuna gereksinim duyar. Bir örnek vermek gerekirse, aktüel olarak soğuk olan buz, kendisi potansiyel olarak soğuk olan suyu soğuttuğunda suyu harekete geçirmiş ve onun durumunu değiştirmiş olur. Bu durumda buz hiçbir zaman aynı anda aynı bakımdan hem aktüel hem de potansiyel durumda olamayacaktır. Zira böyle bir şey olanaksızdır. Buz, soğukluğa aktüel olarak sahiptir ve kendisi potansiyel olarak soğuk olan bir cismi soğutma yoluyla, değiştirerek hareket ettirme gücüne sahiptir. Dolayısıyla Thomas Aquinas’a göre bir şey aynı bakımdan hem hareket ettirilen (moveri) hem de hareket ettiren (movere) olamaz.

Zaman içinde ortaya çıkan hareket ve hareketli cisimler için de durum aynıdır. Hareket halinde olan her şey bir başka şey tarafından hareket ettirilir (Omne quod movetur ab alio movetur). Ancak bu durum mantıkça sonsuza kadar geri götürülemez. Dolayısıyla bir ilk hareket ettirici (primum movens) vardır ve bunun kendisi harekete tabi değildir. Harekete tabi olmamasının nedeni O’nun salt aktüel bir varoluşunun olmasından kaynaklanmaktadır.

Bir taşın atılması veya bir duvarın yıkılması türünden zorlama hareketler etkilerini kesinlikle dışarıdan almaktadırlar. Bu iki örnekteki kadar açıkça görülmese bile oluş ve bozuluş, büyüme, tökezleme gibi bütün öteki hareket türleri de kaynağını gene dışarıdaki bir etkiden almaktadırlar. İnsanın ortaya koyduğu hareketlerin hepsinde hareket ettirici ile hareket eden kısım arasında bir fark bulunmaktadır.

Aristoteles’e göre bir şeyin -yani, doğal varolanın kendisini primo ve per se (kath’auto kai proton) tarzda hareket ettirmesine olanak yoktur (Fizik, VIII, 4). Çünkü doğal varolanların varoluş nedenleri kendilerinde (per se) değildir. Bu yüzden, her bir varoluşsal değişim için kendileri dışındaki bir nedene gereksinim duyarlar.

2. Yol: Thomas Aquinas De Potentia Dei (Tanrı’nın İktidarı Hakkında) adlı eserinde şöyle söylemektedir: “Her etkileyici kendi benzerine göre edimde bulunur (agit sibi simile). Dolayısıyla, doğal bir nesneyi -doğal nesnelerin tümü bileşik yapılar olduğundan- edim halinde varoluşa taşıyan şeyin kendisinin de bir bileşik olması gerekir; yoksa maddesiz bir form veya ayrı bir töz değil.” Burada, Thomas Aquinas’ın aslında iki tür etkileyici nedenden söz etmekte olduğu açıktır. Bunlardan birincisi tıpkı Platon’un düşündüğü gibi, bütün duyulanabilir formların dışsal bir yapıdan, bir tür form kazandırıcıdan (dator formarum) kaynaklandıklarına ilişkin görüştür.

Paradeigmanın, duyulanabilir tözleri, o tözlerin dışında kalarak etkilemesi düşüncesi, giderek Aristoteles’in De Anima 430a18’deki etkin akıl (intellectus agens) tanımlayışında kullandığı ‘ayrı akıl’ nitelendirmesini, bütün bireysel akılları dışarı dan etkileyen bir tümel aklın varlığı yorumuna kadar taşımıştır. İbn Sina’nın etkin akıl anlayışı, bu tarz bir dışsal etki düşüncesinin örneklerinden biridir. Böylece, özellikle formların varlığa gelmesi ile ilgili olarak etkin ilkenin işlevi konusunda, aralarında Platon ve İbn Sina’nın da bulunduğu bir grubun -taşıdıkları farklılıklara karşın- ‘dışsal etkin ilke’ şeklinde belirleyebileceğimiz bir yaklaşımlarının olduğunu söylemek mümkündür.

Ayrı Akıl anlayışı Aristoteles’in De Anima adlı eserinde geçmektedir: “Ve bu akıl ayrıdır (nous khoristos), ve etkiye açık değildir (apathes), ve katışıksızdır (amiges), edim halinde (energeia) varolan bir tözdür (ousia). Zira etkide bulunan etkide bulunulana ve ilke (arkhe) maddeye (hüle) nazaran daima daha üstündür.” Aristoteles bu düşüncesini, etkin aklın her türlü maddi olandan bağımsız olduğunu anlatmak için kullanmıştır. Ama bu düşünce sonraki bazı düşünürlerce yanlış değerlendirilmiştir.

Bu etkinin içsel tarz olarak anlaşıldığı yerlerden biri Aristoteles’in Fizik’idir. Burada özellikle Anaksagoras’ın “olmayandan bir şey olmaz” (ex nihilo nihil fit) görüşünü ele alabiliriz. Aristoteles’in bu konuda bize aktardıklarına bakalım: “Anaksagoras, doğa felsefecilerinin “olmayandan bir şey olmaz” ortak görüşünü kabul ettiği için sonsuzluğu savunuyor (bu yüzden şöyle diyor: “her şey bir arada idi”, “belli bir nesnenin oluşması demek nitelik değiştirmesi demektir”. Bazıları da “karışma” ile “ayrılma” dan söz ediyor). Ayrıca karşıtlar birbirlerinden oluştuklarından, zaten birbirlerinin içindedirler demektir. Nitekim her oluşan şeyin ya varolanlardan ya da varolmayanlardan oluşması zorunlu ise ve varolmayanlardan oluşmak olanaksız ise (doğa üzerine yazan bütün düşünürler bu görüşte), zorunlu olarak geriye kalanı kabul ediyorlar demektir: diyesim, oluşmak, kütlelerin küçüklüğü yüzünden algılanmayan, zaten içkin oldukları varolanlardan kaynaklanır. Bunun için her şeyin her şeyden oluştuğunu gördüklerinden ötürü “her şey her şeyin içinde karışmıştır” diyorlar.” (Aristoteles, Fizik, 187a25-187b).

Thomas Aquinas, bu alıntıya ilişkin olarak yaptığı yorumda bu filozofların hepsinin de bir yanılgı içinde olduğunu söylemektedir. Yanılgının temel kaynağı olarak da onların potansiyel-aktüel ayırımından habersiz olmalarını göstermektedir. Ona göre “potansiyel durumda olmak, deyim yerindeyse, salt yokluk ile edim halindeki varlık arasındaki orta durumdur. Dolayısıyla, doğal olarak oluşa gelen şeyler yokluktan hareketle değil, potansiyel durumdan oluşa gelirler. Bu oluşa gelmek, onların düşündüğü gibi edim halindeki varlıktan çıkmaz. Böylelikle oluşa gelen şeyler, onların dedikleri gibi zorunlulukla edim halinde önceden varolmadılar; onlar sadece potansiyel haldeydiler.” (Commentary on Aristotle’s Physics by St. Thomas Aquinas, I, Lect. 9, 60).

Burada doğal formların tümünün edim halinde ve maddeyle beraber ve adeta onun içinde “saklı” tarzda bir varoluş sergilediklerini ve bütün etkinin “içsel” bir özellik gösterdiğini anlamak mümkündür. Buna göre, formların hiçbiri dışarıdan kendilerini varoluşa sevk edecek bir uyarıcıya gerek duymazlar.

Platon’un en önemli açmazlarından biri, nesneler ile idealar arasındaki “hareket” bakımından ilişki noksanlığıydı. Pay alma süreci, sorunu ortadan kaldırmamaktadır. Varolanların, kendileri dışındaki bir ilkeden dolayı ortaya çıkmaları, Thomas Aquinas için yeterli bir açıklama değildir. Zira, Aristoteles, Platon’un bu açığını kendi felsefesinde görmek istemez. Varolanların hareketi, başlangıca doğru kademeli olarak gösterilebilecek bir etkileşimi zorunlu kılar. Bu, tam da Thomas Aquinas’ın istediği bir yaklaşımdır: Etkiden hareketle Neden’i bulmak.

Bu iki (içsel ve dışsal etki) anlayış da Thomas Aquinas açısından kabul edilebilecek bir biçime sahip değildir. Onun izleyeceği yol, kendisinin de söylediği gibi bu anlayışların ortasında yer alan Aristoteles’in öğretisidir. Yukarıdaki her iki anlayışta da, ikincil nedenler (causae secundae) göz ardı edilerek Birincil Neden (Causa Prima) ile varolanlar arasındaki ilgi kopartılmıştır. Bu yüzden aslında, doğal formların maddede aktüel olarak değil; fakat potansiyel olarak varoldukları ve aktüel duruma da doğrudan İlk Etkileyici tarafından değil; fakat dolaysız neden (causa proxima) tarafından getirildikleri düşüncesi daha doğrudur.

Thomas Aquinas’ın bu tarz bir düşünce geliştirmiş olması, Birincil Neden’e ulaşabilmek adına ikincil nedenleri kullanma kaygısıdır. Etkin Neden’in (Causa Efficiens) fizik dünyadan bütünüyle kopuk ve varolanlarla ilgisinin etkileri aracılığıyla bulunamayacağı bir durum onun açısından doğru değildir. Bu bakımdan Thomas Aquinas Etkin Neden’in doğasını yakalamak için daha uygun gördüğü bu yolu denemektedir.

Thomas Aquinas’a göre, eğer nedenler arasındaki ilişkiyi sonsuza kadar geri götürecek olursak, yani bir ilk neden belirleyemezsek, o taktirde ilk nedenden dolayı işlevi olan nedenlerden de söz edemeyiz. Böylece “herkesin Tanrı dediği bir ilk etkileyici nedeni (causa ultima) kabul etmek zorundayız.” (Summa Theologica , Ia, Q. 2, Art. 3, Respondeo).

Aquinas’a göre bu dünyada bir etkin nedenler düzeni vardır. Hiçbir şey kendi varoluşunun etkin nedenine kendi içinde sahip değildir. Öyle olsaydı -zaman bakımından olmasa bile metafizik bakımdan kendi kendisinden önce gelirdi. Bu da mantık bakımından olanaksızdır. Etkin nedenler arasında belli bir sıradüzeni bulunduğu için her bir nihai etkin neden (causa ultima) dolaylı nedenden (causa remota) dolayı ve dolaylı neden de bir ilk nedenden (causa prima) dolayı işleve sahiptir. Bunlardan birinin ortadan kaldırılması etkinin de ortadan kalkmasına neden olur ve bizi Tanrı’ya götürecek yol da ortadan kalkar. Çünkü ilk nedenin ortadan kalkması dolaylı ve nihai nedenlerin de yok olması demektir.

3. Yol: Aristoteles’in Metafizik’inin V. Kitabının 5. bölümü “zorunluluk” konusuna ayrılmıştır. Aristoteles’e göre zorunlu, “bir yardımcı neden olarak kendisi olmaksızın bir şeyin yaşayamayacağı şey”e denir. Bu bakımdan, hayvanların nefes alıp vermesi ve beslenmesi onların yaşamlarını devam ettirmesi bakımından zorunludur. Ancak, eğer yaşamını nefes alıp vermek şartıyla devam ettirebilen bir canlının bu etkinliğini sona erdirecek bir girişimde bulunulursa, o zaman o canlı artık yaşamayacaktır. Buradan hareketle şunu söyleyebiliriz ki, canlılarda iki farklı yön vardır. Onlar zorunlulukla yaşamak durumunda değildirler. Bir canlı aynı zamanda cansız olma eğilimine sahiptir. Yukarıda sözü edilen zorunluluk sadece yaşamın devam etmesi bakımından ortaya konmuştur. Tam tersi de doğrudur: “Bütün insanlar ölümlüdür” türünden bir ifade de benzer çeşitten bir zorunluluğu anlatmaktadır.

Thomas Aquinas’a göre doğadaki şeyler, oluş (generatio) ve bozuluşa (corruptio) tabi olarak yaratılmışlardır. Bundan dolayı, olmaları veya olmamaları türünden bir olasılığı kendilerinde taşımaktadırlar. Ancak, her şeyin bir an için var-olmama türünden bir olasılığı gerçekleştirdiğini düşündüğümüzde, varoluş çemberi içinde hiçbir şey olamayacağını da anlarız. Eğer bir zaman için hiçbir şeyin olmadığını düşünürsek, şu anda da tecrübe edebileceğimiz herhangi bir şeyin olmayacağını kabul etmemiz gerekir. Varoluş içinde sadece olasılık taşıyan şeyler değil, aynı zamanda varoluşu zorunlu olan ve olasılıkların gerçekleşmesi için etkide bulunan bir şeyin olması da gereklidir. Aristoteles’in Metafizik 1015b10-15’te açıkça belirttiği gibi bazı şeyler “başka şeylerde bulunan zorunluluğun kaynağıdırlar.” Bununla birlikte, bütün zorunlu şeylerin -varoluşsal- nedenleri kendilerinde değildir. Kendileri dışındaki bir nedenden dolayı zorunlulukları bulunan şeylerin birbirleri ile olan ilgiyi kurmak için sonsuza kadar geri gidemeyiz. Böyle bir şey açıkça saçma olurdu. Bu yüzden, kendinde kendi zorunluluğuna sahip olan, zorunluluğunu kendi dışından almayan, fakat her şeye zorunluluğunu veren bir varoluş postulatını sergilemek zorunda kalırız. Thomas Aquinas’a göre bu varoluşa da herkes Tanrı demektedir (Sum. Theol, Ia, Q. 2, Art. 3, Respondeo).

Cicero’nun Kehanet Üstüne ile Boethius’un Felsefenin Tesellisi adlı eserlerinde zorunluluk ve zorunsuzluk kavrayışları ele alınır. Bu eserler Tanrı’nın öngörüsünü açıklarlar. Fizik dünyadaki nesnelerin olası tavır alışlarının önceden bilinmesi için, o nesnelerin nedenlerinin bilinmesi gerekir. Tanrı, etkileyici nedenlerin ilkidir ve başka bir etkileyici nedene bağlı değildir. O, olmuş, olmakta olan ve olacak şeyleri görmekte (providentia) ve gördüğü için -zatenbilmektedir (preascientia). Zira O’nun görmekte olduğu şeyin gerçekleşmeyeceği bir durum mümkün değildir. Böylelikle Tanrı’nın gördüğü şey aynı zamanda O’un bildiğidir.

4. Yol: Thomas Aquinas, Tanrı kanıtlamalarının dördüncüsünün ilham kaynağı olarak gene Filozof’u, yani Aristoteles’i göstermektedir. Aristoteles Metafizik 993b20’den itibaren, okuyanlara biraz da hocası Platon’u hatırlatarak şunları söylemektedir: “Felsefenin, hakikatin bilgisi (scientia veritatis) olarak adlandırılması da doğrudur. Çünkü pratik bilginin amacının eylem olmasına karşılık (çünkü eylem adamları şeylerin nasıl olduklarını inceleseler bile ezeli-ebedi olanı değil (non tamen secundum se), ancak göreli olanı ve şu anda önümüzde olanı incelerler), kuramsal bilginin amacı hakikattir (theoricae finis est veritas). Şimdi nedenini bilmeksizin bir hakikati bilemeyiz (Nescimus autem verum sine causa) ve şeyler arasında bir niteliğe diğerlerinden daha yüksek ölçüde sahip olan şey, kendisinden dolayı bu niteliğin başka şeylere ait olduğu şeydir. Örneğin ateş, şeyler arasında en sıcak olan şeydir. Çünkü o bütün diğer şeylerin sıcaklığının nedenidir. O halde türemiş hakikatlerin nedeni olan şey, en hakiki şeydir (Quapropter semper existentium principia esse verissima necesse est).” Buradaki düşünceden hareketle Tanrı’nın varlığını kanıtlama eğiliminde olan sadece Thomas Aquinas değildir. Anselmus’un “kendisinden daha büyüğü düşünülemeyecek olan şey” yaklaşımında da bu anlayışı görmekteyiz.

Varolanların düzeninde çeşitli türden niteliklerin her bir varolanda aynı derecede ortaya çıkmadığı açıktır. Bazı insanlar iyi, bazıları onlardan daha iyidir. Kimi hükümdar adil, başka bir hükümdar ise ondan daha adildir. Aristoteles’in de dediği gibi, en iyi ve en adil gibi kendi cinsine özgü en yüksek hakikatler aynı zamanda en yüksek varolanlardır da. Bu bakımdan onlar kendi cinslerinin nedeni de sayılmalı dırlar. Bütün bu cinslerin zirvesindeki en yüksek varolanların da nedeni, varolanları n bütün yetkinliklerinin nedeni olan Tanrı’dır (Summa Theologica , Ia, Q. 2, Art. 3, Respondeo).

5. Yol: Bu sonuncu kanıtlamaya “teleolojik” (ereksel) kanıtlama adını da verebiliriz. Thomas Aquinas’a göre, akıldan yoksun olan bütün doğal nesneleri izlediğimizde, onların kendileri için en iyiyi amaçlayan bir eylem gerçekleştirdiklerini görürüz. Bu nesneler, bir hedefe doğru programlanmış gibi davranmaktadırlar. Ona göre, akıldan yoksun canlılar, bilgi ve akıl sahibi bir şey tarafından yönlendirilmedikleri sürece bir amaca yönelik olarak hareket etmezler. Bütün yaratılmış olan varlıkların kendisine bir şekilde yöneldikleri bir nihai neden vardır ve bu da Tanrı’nın kendisidir.

Beşinci kanıtın Thomas Aquinas’ı tanımaya çalışırkenki önemi büyüktür. Çünkü bu kanıtlama, aslında sadece yaratılışa tabi olan varlıkların basit teleolojik anlamda bir -ontolojik- yol haritasını çıkarmaz; fakat aynı zamanda Aristoteles’in bu önemli terimini ön plana koyarak onu, Thomas Aquinas’ın bağlı olduğu Hıristiyanlığı n ilkeleri ile uzlaştıran bir platforma taşır. Burada aynı zamanda insan ile doğa arasında kurulan bir ilişkiyi de görmek mümkündür. Bu ilişkide kaynaştırma görevi gören temel, akıl sahibi olsun veya olmasın bütün varolanların aynı kaynaktan beslenmeleridir.

Tanrı kanıtlamalarının bize gösterdiği başka açılımlardan da söz edebiliriz. Bunlardan ilki, Tanrı’nın bilgisine ulaşmak için fizik evrenden hareket edilebileceğinin kanıtlanmış olmasıdır. Eski Yunanda, sürekli bir değişim içindeki dünyada kesin bilginin (episteme) elde edilemeyeceği düşüncesi geçerliydi. Bu düşünce, Thomas Aquinas tarafından da kabul edilmiştir. Bununla birlikte o, etkiye maruz kalmayan, değişime kapalı, yaratılmamış, öncesiz-sonrasız, kıyaslanamaz, ve bütün yaratılmışların nedeni olan bir Tanrı anlayışını kabul etme yolunu seçmektedir. Bu şekilde, metafizik kategorilerin Tanrı’ya giden yolu aydınlatabileceği olasılığına pek de sıcak bakmayan anlayışa da bir yanıt verdiğini düşünmektedir.

Hazırlayan: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Ömer YILDIRIM’ın Kişisel Ders Notları. Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf “Felsefeye Giriş” ve 2., 3., 4. Sınıf “Felsefe Tarihi” Dersleri Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı; “Felsefeye Giriş” / Nigel Warburton

BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.

2005'ten beri çevrim içi felsefe yapıyoruz...