Felsefe hakkında her şey…

Sennett: Kamusal İnsanın Çöküşü

18.12.2022
Sennett: Kamusal İnsanın Çöküşü

Richard Sennett’e göre, kamu ya da kamusal alan, aile ve yakın arkadaş ortamı dışında kalan yaşam bölgesi anlamına gelir. Bu kamusal alanda çok çeşitli ve karmaşık toplumsal gruplar kaçınılmaz olarak bir araya gelir. Kamusal yaşamın odak noktası ise büyük şehirlerdir.

Sanayi kapitalizminin ortaya çıkardığı kentler, kentlerdeki ortak kullanım ve karşılaşma alanları olarak kahvehaneler, parklar ve mağazalar kamusal alanın ortaya çıkmasında ve aynı zamanda dönüşmesinde önemli mekânlardır. Kentlerde tanıdıklar kadar yabancılarla da ilişki kurulur. Kamusal alanın oluşumu kentlerin farklılaşmasıyla ilişkili ve eşzamanlıdır. Farklılaşmış kentin insanı, her yere girip çıkan ve her yerde rahat davranabilen “kozmopolit insandır” (Sennett, 1996: 33-4).

Sennett, 18. yüzyıla kadar pek kullanılmayan “kozmopolit” sözcüğünün, 18. yüzyılın Londra ve Paris şehirlerinde var olan toplumsal yaşamı anlamada kılavuzluk sağlayacak önemli bir ipucu sunduğunu belirtir. Kimdir kozmopolit? Kozmopolit; köksüz olandır, yaşadığı coğrafyayla kurduğu ilişkilerle kimliğini açıkla(ya)mayandır, bir yabancıdır. “Başka bir dünyadan gelen bir yaratık değil, bir meçhuldür.” Sennett, bir anlamda “yabancının” hem toplumsal hem de kişisel yaşamlarımızdan silinişinin yani “kozmopolit”in yavaş yavaş ölüşünün hikayesini anlatır (Sezer, tarihsiz: 1).

Modern dünya, bireyleşmeyle birlikte özel alanın ayrıştığı, kamusal ortak mekânların doğal olarak geliştiği bir toplumsal örgütlenme getirmiştir. Gazete, soyut bir okurlar kitlesini bir arada tutan kitlesel bir mecra olarak kamusal alanın yapılanmasında çok merkezî bir rol oynamıştır. Zira kamusal alan; sadece fizikî bir yer değil, aynı zamanda orada somutlaşan bir fikir alış-verişi, tartışma, polemik, sınıf bilinci, örgütlenme vb. toplumsal eylem ve oluşumlara yol açan soyut bir ortaklık zeminidir. Bu bağlamda, gazete, sadece bireylerin farklı tipteki enformasyonları tüketmelerini değil, aynı zamanda bir fikir platformu olarak, toplumsal ve siyasi hareketlerin yapılanmalarını da sağlamıştır. Belli bir gazetenin okuyuculuğu, aynı zamanda belli bir siyasi duruş sergileme, buna bağlı olarak bir kimlik edinme yordamı anlamına gelmiştir. Bununla birlikte, kamusal mekân, toplu eylemin gerektirdiği belli bir disiplini, yoğunlaşmayı, bunun sonucunda da aşağıda göreceğimiz gibi, kitlesel bir suskunluğu da beslemiştir (Sennett, 1996; Ergur, 2012: 3).

Ancak 18. yüzyıl sonunda meydana gelen büyük devrimler ve sanayi kapitalizminin yükselişinin ardından kamusal ve özel olana dair fikirlerde temel bir değişim belirir. Sennett’e göre, bu değişimde rol oynayan üç etken söz konusudur:

Birincisi, büyük şehirlerdeki kamusal yaşam ile 19. yüzyıl sanayi kapitalizminin girdiği ikili ilişkiydi. İkincisi, 19. Yüzyıldan başlayarak, insanların yabancıyı ve bilinmeyeni yorumlama tarzını etkileyen yeni bir sekülerizm anlayışının oluşturulmasıydı. Üçüncüsü ise ancien régime’de (eski rejim) bizzat kamusal yaşamın yapısından meydana gelen ve sonraları bir zayıflık haline dönüşmüş bir güçtü (Sennett, 1996: 35).

Sennett, 18. yüzyıla ait ideal kamusal yaşam görünümünün ancien régime’in çökmesiyle gerilemeye başladığını düşünür.

“…Kitabımızın temel tezi, dengesiz bir kişisel yaşamın ve içi boşaltılmış bir kamusal yaşamın göze batan belirtilerinin uzun zamandan beri oluşmakta olduğudur. Ancien régime’in çökmesi ve yeni bir kapitalist, seküler, kentli kültürünün oluşmasıyla başlayan bir değişimin sonuçlarıdır bunlar” (Sennett, 1992: 31).

Kamusal alan 18. yüzyılda sahip olduğu önemi yitirmiş ve insanlar özel alana çekilmişlerdir. Ona göre, kamusal yaşamdan önce aristokratlar ve burjuvazi çekilmiştir. Kentlerin topluluklara parçalanması sonucunda mahrem bir toplum ortaya çıkmıştır. Modern insanın dağarcığında “mahremiyet” sıcaklık, güven ve duygusal yakınlığı ifade eder. Toplumsal yaşam bu imkânları sunamadığı için gayrişahsi, yararsız ve anlamsız görünür. Ne var ki, mahrem alan da bireyin beklentilerini karşılayamaz (Özyurt, 2007: 118).

“Şimdi yığınla insan daha önce hiç görülmemiş ölçüde kendi yaşam öyküleri ve özel tutkularıyla ilgileniyor. Oysa bu ilginin özgürleşme değil, bir tuzak olduğu ortaya çıkmıştır.” (Sennett, 1996: 18).

Senett’e göre, çağdaş toplumun kamusal sorunu iki yönlüdür: Kişisel olmayan davranışlar ve meseleler güçlü bir heyecan uyandırmazlar; davranışlar ve konular ancak insanlar onları kişilik sorunlarıymış gibi ele aldıklarında heyecan uyandırırlar. Bu iki yönlü kamusal sorunun varlığı özel yaşamda da sorun yaratır. Mahrem duygular dünyası sınırlarını yitirmekte olup artık mahrem alan kamusal dünya tarafından sınırlandırılmaz. Bu yüzden, güçlü bir kamu yaşamının aşınması, içtenlikle ilgi duyulan mahrem ilişkileri deforme etmektedir (Sennett, 1992:20).

19. yüzyıla gelindiğindeyse kamusal alanda insan ilişkileri artık değişmiş ve insan ilişkileri gayrişahsileşmeye başlamıştır. Hoşgörünün yerini hosgörüsüzlük almıştır. İnsanlar duygularını, zevklerini ve kişiliklerini gizlemek için özel bir çaba göstermektedirler. İnsanların incindiklerini hissetmeden kamusal alana katılmalarının tek yolu artık sessiz kalmaktır. Yabancıların birbirleriyle konuşma hakkı, yerini kamusal bir hak olarak, herkesin arkasına gizlendiği bir maskeye sahip olma ve “yalnız kalma hakkı”na bırakmıştır. Artık kamusal davranış gözlemek, pasif düzeyde katılmak yani bir nevi röntgencilik yapmaktır. Modern insan artık hem “görünür” hem de “yalıtılmış”tır ve “sessiz kalma hakkı”nı kullandıgı sürece kamusal yaşama katılabilmektedir. “Modern kamusal yaşamın başına dert olan görünürlük ve yalıtım paradoksu, son yüzyılda biçimlenen kamu içinde sessiz kalma hakkından doğmuştur.” (Sennett, 1996: 45; Özyurt, 2007: 118-120). Şüphesiz 19. yüzyılda kamusal yaşamın giderek daha çok suskunluk, görünürlük, yalıtılmışlık, izleyicilik gibi imgeler etrafında şekillenmesinde sanayi kapitalizminin toplumsal yaşamı örgütleme ve denetleme gücünün etkisi açıktır.

Sennett, sosyal bilimcilerin toplumdaki kötülüklerin kökenini kamusal alanın gayrişahsiliğinde ve soğukluğunda aramakla geleneksel toplumu ve topluluğu mitleştirdiğini düşünür. “Geçmişi mitleştirme” yönelimi, 19. yüzyıldan itibaren modern toplumun ve büyük şehirlerin karmaşıklığını anlamaktan bir kaçış haline gelmiştir. Sennett’in bu tespiti önemlidir (Sennett, 1996: 35-45; Özyurt, 2007: 118-120).

Özel alan, yani günümüzdeki örneğiyle aile, kamusallık/mahremiyet ikiliğinde çok önemli bir yere sahiptir. Çünkü aile ortamı kişinin kendisi olabildiği, kendisini açabildiği yegane alandır (Sennett,1996: 31). Sennett, Gözün Vicdanı isimli eserinde Viktorya çağındaki aile algısı üzerine John Ruskin’in Susam ve Zambaklar eserinden yaptığı alıntı, ailenin konumuna dair yapacağımız betimlemeyi netleştirecek niteliktedir (Özsöz, 2011: 21).

Evin gerçek niteliği bir huzur yeri olmasıdır: Yalnızca her türlü incinmeye değil; her türlü korkuya, kuşkuya ve anlaşılmazlığa karşı da bir sığınak. Böyle değilse eğer, orası bir ev değildir; dışarıdaki yaşamın gerginlikleri evin içine sızarsa ve karı ya da koca dış dünyanın, o uyumsuz, sevgisiz ya da düşman toplumunun eşikten içeri girmesine izin verirse orası ev olmaktan çıkar; dış dünyanın, üzerine çatı çekip içinde ateş yaktığımız bir parçası olur yalnızca. Bir ev ancak kutsal bir yer, bir Vesta tapınağı, bir aile ocağıysa… bir evdir (Sennett, 1999: 37-38’den akt. Özsöz, 2011: 22).

Kaynak: SOSYOLOJİDE YAKIN DÖNEM GELİŞMELER, s. 101-104, T.C. ANADOLU ÜNİVERSİTESİ YAYINI NO: 3852 AÇIKÖĞRETİM FAKÜLTESİ YAYINI NO: 2659

BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.

2005'ten beri çevrim içi felsefe yapıyoruz...