Robert Owen ve Sosyalizm Fikri

felsefe Nedir

Owen, felsefenin yanı sıra bilime de çok meraklıydı.

Buhar makinesini gemilere uyarlayan Robert Fulton’la yakın arkadaş olan Owen, dönemin en önemli kimyacısı John Dalton’un evinde de bilim, din ve toplum üzerine verimli tartışmalara katılmıştır.

Aralarında ünlü bilim ve düşün adamlarının olduğu “Manchester Edebiyat ve Felsefe Topluluğu”nun saygın üyelerinden biri olmuş ve orada çalışma hayatı ile insan karakteri üzerine birkaç başarılı sunum da yapmıştı. İnsan karakteri, bilim ve üretim üzerine makaleler de kaleme alıyordu. Bilimin toplum hizmetine sunulmasına yönelik vurguları nedeniyle entelektüeller onu “düşünen makine” ya da “insanları kimyayla yaratmayı düşünen filozof” diye nitelendiriyorlardı.

Robert’ın yarattığı başarının sırrı kullandığı teknolojide değil, toplumsal ve felsefi görüşündeydi. Ona göre, “insanoğlu doğuştan ne iyi ne de kötüydü. Toplumsal koşulların bozukluğu insanoğlunu ahlaki ve zihinsel olarak mahvediyordu. Eğer imkân verilirse, onun başaramayacağı güzellik yoktu.”

Artık Robert Owen, siyasi ve felsefi düşüncelerini özgün bir modelde denemek istiyordu. Amacı, koşullarını kendisinin belirlediği bir “yaşam ve üretim merkezi” kurmaktı. Bunun için ilk fırsat da eline geçmişti. İskoçya’nın köklü bir ailesine mensup bir fabrikatör ve Glasgow Kraliyet Bankası’nın genel müdürü olan David Dale, Robert Owen’a ortak bir işyeri kurma teklifinde bulunmuştu. Ama bunun için Lanark’a gitmeliydi, çünkü orada iyi çalışmayan bir dokuma fabrikası vardı. Owen, 1 Ocak 1800 tarihinde, kendi ifadesiyle “Lanark Hükümeti’nin başına geçmişti”. Ama Owen’ın, David Dale’le ilişkisi şirket ortaklığından da öteydi. Owen, Dale’in, Caroline adındaki 19 yaşındaki kızına âşık olmuştu. Kısa bir süre sonra bu aşk evliliğe dönüşecek ve bu evlilikten de her biri bir başka alanda başarı gösterecek 7 çocukları olacaktı. Kısacası Owen, İngiltere’nin sayılı burjuvalarından birinin damadı olmuştu.

Lanark Projesi ise “sadece çalışanların değil, bölgede yaşayan bütün insanların hayatlarını değiştirecek ve onlara mutlu olacakları bir hayat sunacaktı”. Halk, “tembellik, yoksulluk, her türden ahlaki bozukluk içinde yaşıyordu. Herkes borçlu, hastalıklı ve sefildi.” Halkın kurtarılması lazımdı.

İşçiler, düşük ücret karşılığında 15-16 saat çalışmak zorundalardı; bölgenin yetimhanelerinden getirtilen 6-13 yaş arası çocuklar, günde 13 saat karın tokluğuna çalışıyorlardı. Aileler tek bir göz evde, çamur deryasının içinde, hastalıklarla boğuşarak yaşıyorlardı. Çocuk ve kadın ölümü oranı çok yüksekti. Söz konusu kötü koşulların yanı sıra fuhuş, kumar, alkol, kavga ve cinayetler de günlük vakalardan sayılırdı. Bilimsel sosyalizmin teorisyenlerinden Engels, sonradan bu koşulları “İngiltere’de Emekçi Sınıfının Durumu” başlıklı muhteşem eserinde kaleme alacaktı.

Bütün bu koşulları değiştirmeyi kafasına koyan Owen’a en büyük direnci ise ne yazık ki işçilerin kendileri gösteriyorlardı. Yılların alışkanlıkları ve geleneklerinden gelen ahlaki yapı ve karakter bozukluğu nedeniyle kimse kimseye güvenmiyordu; kimse kimseden iyilik beklemiyor, yapılan her iyiliğin ardında bir çapanoğlu arıyordu. 12 yıl sonra Owen, deneyimini Yeni Bir Toplum Görüşü (A New View Of Society,1813) adı altında kaleme almıştı. Orada her şey ayrıntısıyla not edilmişti:

Fabrikada en gelişmiş teknoloji kullanılmıştı; makinelerin büyük bir kısmı onun icadıydı; yetişkin işçilerin çalışma saatleri 10,5 saate indirilmişti, 1,5 saat de dinleniyorlardı; çocuk işçilerin çalışması yasaklanmıştı; hastalık, kaza ve ihtiyarlık sigortasının ilk adımı olarak bir fon oluşturulmuştu; suç oranlarının azaltılmasını sağlayacak bir dizi idari tedbir alınmıştı; hiçbir işçi hırsızlık yapmıyordu; alkol yasaklanmış; kontroller artırılmış ve herkesin aydınlatılması için eğitim seferberliği başlatılmıştı. Kadınlar için hem okuma yazma hem de meslek kursları düzenlenmişti; çocuklar için kreşler kurulmuştu.

Sorunlar çıktığında polis ve mahkemeler devre dışı bırakılıyor, işçi temsilcilerinden oluşan bir heyet, bütün sorunlara el atıyordu. Tam bir özyönetim söz konusuydu. Din ve kanaat özgürlüğü vardı, ama hiç kimse kendi inancını bir başkasına dayatamazdı. Hiç kimsenin herhangi bir imtiyazı yoktu.

Çalışma güvenliğinin yanı sıra temizlik ve sağlığa çok önem veriyordu. Fabrikanın yakınına toplu konutlar yaptırılmış ve böylece zaman kaybı da önlenmişti; işçi ailelerinin toplu ve düzenli evlerde yaşamalarını sağlayan konutlar-lojmanlar yaptırılmıştı. İşçiler Owen’a ancak 6 yıl sonra, o da malzeme eksikliğinden dolayı üretim yapılamayınca ve işçiler birkaç ay evlerinde boş oturdukları halde maaşlarını almaya devam ettiklerinde güvenebilmişlerdi. Owen’a göre insan karakteri, toplumsal koşulların değiştirilmesiyle biçimlendirilebilirdi. Sömürünün, baskının, sefaletin ve aşağılanmanın olmadığı bir uyum dünyasını kurmak mümkündü. Ama önce koşullar değişecek ve insanlar adım adım biçimlendirileceklerdi. Owen ilk kez bu düzenin adını “sosyalizm” olarak ifade etmişti. Ayrıca ona göre kapitalizm, feodal düzene rahmet okutmuştu. Bu düzende insan sömürülmekle kalmıyor, ahlaki olarak da çöküntü yaşıyordu.

Owen’ın ünü Avrupa’ya ve Amerika’ya yayılmıştı. Londra, Paris, Berlin, New York, Petersburg, Viyana gibi başkentlerde konferanslara davet ediliyordu. Avrupa’nın bilim ve düşün adamlarının yanı sıra Rus Çarı Nikola, Avusturya Prensleri Johann ve Maximilian (bir süre için Meksika Kayzeri), Prusya Kralı, bankerler vs. ardı ardına onu davet ediyor ve ondan bilgi alıyorlardı. Ama gel gör ki o bir sosyalistti ve bütün bozuklukların kökenini özel mülkiyette görüyordu. Ona göre “özel mülkiyet ortadan kaldırılmadan hastalıkların düzelmesi mümkün değildi.” Bunu söyleyince de önce saray kapıları sonra da salonlar teker tek kapanmıştı.

Ama Owen yılmadı. Söz konusu düzenin işleyebileceğini bütün dünyaya göstermek istiyordu. 5 bin kişiden oluşan işçi ve ailelerini ikna ederek, bütün malını mülkünü de satarak ve ailesini de yanına alarak Amerika’ya göç etmiş ve İndiana Eyaleti’nde “New Harmony” (Yeni Uyum) adında eşitlikçi bir komün kurmuştu. Komünde herkes eşitti. Kimsenin özel mülkiyeti olmayacaktı, herkes yeteneğine göre çalışacak, emekleri kadar da kredi sahibi olacaktı. Onun başkanlığında bir yönetim, danışma usulüyle her şeye karar verecekti. Komünün anayasası vardı ve bu herkese uygulanacaktı. Ama gel gör ki işler düşünüldüğü gibi gitmemişti. Önce kazıklanmışlar; onlara satılan arazinin dere kenarında değil, çorak bir yerde olduğu saptanmış, sonra da tahmin edemedikleri ve doğadan kaynaklanan başka zorluklarla karşılaşmışlardı. Sorunlar, iç tartışmaları tetiklemiş ve komün kendi içinde tartışmalara boğulmuştu. Bunun üzerine Owen, 15 yıl sonra komünden ayrılarak yeniden İngiltere’ye dönmüş, geri kalan zamanını, toplumun iyileştirilmesi için düşündüğü projelerini kaleme almakla geçirmişti. Komün deneyimini sonradan “erken bir girişim” olarak değerlendirecekti… Ama Komün dağılmadı. Daha da büyüdü ve adeta herkesin ziyaret ettiği bir Kâbe’ye dönüşmüştü. Ünlü bilim adamları, yazarlar ve siyasetçiler komünü ziyaret ederek bilgi almaya ve destek vermeye devam ettiler. Komünün okulları, matbaası, gazetesi, üretim işlikleri vs. vardı. Amerika’nın ünlü yazarı Emerson, komünün etkisini şöyle anlatıyor: “Amerika’ya gelen her aydının yelek cebinde bir komün projesi vardır.”

Robert Owen’ın oğlu sonradan Indiana Eyaleti’nin valisi oldu. Komünde yetişen Frances Wright, Amerika’nın kadın hakları hareketinin lideri oldu. Komünde uygulanan birçok yasa, Amerikan eyaletlerinde uygulamaya sokuldu. Owen’ın görüşlerinden etkilenen işçi liderleri, İngiltere ve başka ülkelerde sendika ve kooperatifler kurdular, yardım ve grev fonları oluşturdular, makine kırıcılığına (Ludditler) karşı çıkarak çağdaş işçi sınıfı hareketinin oluşturulmasına önayak oldular. Sonra bunu işçi partilerinin kuruluşu takip etti. Friedrich Engels, Amerika’daki komünleri inceleyen uzun bir makale kaleme aldı ve bunları, sınıfsız bir toplumun kurulabileceğine dair kanıtlar olarak ileri sürdü.

Bu türden girişimler samimiydi, ama başarısızlığa mahkûmlardı ki bunun sonucu 1848 Avrupa devrimlerinde görülmüştü. Robert Owen, koşullar uygun hale getirildiğinde insanların mutlu olabileceği bir uyum dünyasının kurulacağına dair inancını hiçbir zaman kaybetmedi. O, 1858 yılında, 87 yaşında hayata gözlerini yumduğunda sosyalist harekete muazzam bir miras bırakmıştı.

Hazırlayan: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Ömer YILDIRIM’ın Kişisel Ders Notları. Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf “Felsefeye Giriş” ve 2., 3., 4. Sınıf “Felsefe Tarihi” Dersleri Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*