Ontolojik Sorun ve Kavramlarla Felsefenin İnşası

felsefe Nedir

Yukarıda yaptığımız alıntıdan hareketle temel sorunlara geçmeyi denemeliyiz. Olmak dediğimiz kelime üzerinde düşündüğümüzde yani bu kelimenin ifade ettiği anlamı kavramaya çalıştığımızda iki temel soruyu sormamız gerektiğini fark ederiz: Niçin ve nasıl?

Yunan düşüncesi bu soruları şu iki kavram bağlamında açıklamaya çalışmıştır: Değişim ve hareket. Bu olmanın iki anlamıyla ilgilidir. İnsan gibi varlıkların sonradan olmasıyla yani meydana gelmesi ya da doğmasıyla hiçbir zaman varlığa gelmeyen ama hep olan yani doğmayan bir varlığın olması arasında fark vardır.

Aradaki bu ayrım aslında değişimle ilgilidir. Doğan kişi, değişmeye mahkûmdur ve bu mahkûm olmayı ölümle sonuçlandırmak zorunda kalacaktır. Bu konuda Anaksimandros’un bu sözünü ontolojinin önemli düşüncelerinden bir tanesi olduğu için zikretmekte fayda vardır:

“Her nesneye ve her bir varlığa zaman, belli bir yaşama ölçüsü ayırmıştır, sonra o çekilip gidecektir. Gelen haksızlığının yani hükmetme dileğinin cezasını ödetecektir. Başlı başına var olma dileği, ben isteği de yine kendinin yok olmasına yol açar.”

Değişim denildiğinde akla gelen doğaydı. Doğa denildiğinde düşünülmesi gereken yeryüzüydü. Ama bu doğanın dayandığı nokta ise gökyüzüydü. Nitekim yeryüzü ve gökyüzü birlikteliği filozofların açıklamalarıyla bütünlüğe kavuştuğunda kozmos olarak yani bir düzen olarak adlandırılmaya başlanacaktır.

Varlığın varlık olmak bakımından gözlemlenebilir bilgisi bizi bu anlamda doğadaki değişimin nedenlerini belirlemeye götürür. Aslına bakılırsa Yunancadan gelen phusis kelimesinin karşılığı olarak dilimizde doğa kelimesini kullanıyoruz. Bu Yunancadan değil de Latince naturadan olan bir çevirmedir. Antik Yunanlı için phusis kelimesinin birçok anlamı vardır. Bunlardan belli başlılarının hareket, değişim, gelişim, meydana gelişi olduğunu düşünebiliriz.

Hareket etmek, modern fizikte olduğu üzere kendi içinde işleyen bir yapıda değildir. Bunun için hareket denildiğinde doğanın ve doğanın içinde bulunan canlıların hareketleri anlaşılmalıdır. Doğayı hareket içinde değerlendirdiğimizde, hareketin türevleri olarak değişim ve gelişim gibi kavramların nasıl olduğunun ortaya konulması gerekmektedir.

Daha sonra doğadaki değişimin ardında olanın ne olduğunun belirlenmesine geçilmiştir ki bu da niçin sorusuyla oldukça alakalıdır. Değişimin sebebi olan nasıl sorusu ile bu sebebin sebebi yani manası, anlamı olan niçin sorusu oldukça önemlidir. Anlaşılacağı üzere nasıl ve sonrasındaki niçin soruları bizi değişimin yani fiziğin ardındaki değişmeyen olarak metafiziğe (meta: öte, sonra anlamlarına gelmektedir) götürür. Bu anlamda felsefi düşünüşün ontolojiye nasıl kaydığını görebiliriz.

Bunun yanında doğa üzerine yapılan gözlemlerin bilgi olması için uygun bir biçimde düşünmeye tabi tutulması gerekmektedir. Bu nedenle ontoloji, doğru düşünmenin kuralları olarak mantığın da kurulmasına sebep olmuştur. Ama bu felsefi disiplin özellikle ileride daha detaylı olarak işleyeceğimiz mantığın kurucusu olan Aristoteles’i bekleyecektir. Şu hâlde ontolojinin aslında felsefi disiplinlerin başında yer aldığını çünkü metafizik ve mantık gibi çok önemli iki disiplini felsefenin içine soktuğunu hatta bunlarla felsefeye kimlik kazandırdığını söylemek yanlış olmaz.

Aşağıda özellikle Aristoteles’in elinde bunun nasıl bir bilim hâline geldiğini daha detaylı bir biçimde göreceğimiz zaman sorunlardan bahsedeceğiz. Ama yine de burada ontolojinin temel sorunlarından bazılarına değinmek gerekir.

Var olanın var olmak bakımından bilgisinin ortaya konulması, değişen doğanın ardındaki değişmeyenin ne olduğunun belirlenmesine götürür. Bunun Aristoteles tarafından ilk felsefe olarak tanımlanması aslında bize bir fikir vermektedir. Bu anlamda değişmeyen aslında ilk olandır (İlke kelimesi de buradan gelir) ve ilk olan, var olmaklığını yalnızca kendisinden alan ama doğadaki ve evrendeki bütün her şeyin ondan varlık almakla olmaya başladığı temel bir yer işgal eder. Ontolojinin ilk varlığın ne olduğuyla ilgili soruları bizi teolojiye götürür.

Burada dikkat etmemiz gereken husus, teolojinin temel bir bilim olsa da onun bizatihi kendisinin incelemeye kapalı olmasıdır. Çünkü Teo yani Tanrı, doğrudan bilinmeye ve dolayısıyla bilgi konusu olmaya imkân tanımaz. Tanrı’nın özünü ve nasıl olduğunu konu edinme imkânımız yoktur. Yapılacak olan şey ise Tanrı’dan değil de onun yarattıklarından ya da yaptıklarından hareketle anlamlandırmaktır. Bu durum, felsefede teoloji ya da Tanrı’nın merkezî rolüne rağmen kullanıma uygun değildir. Zorunlu olarak Tanrı’ya dayalı olma düşüncesi, teolojide olduğu üzere, O’ndan değil O’nun elinden çıkan doğadan bahsedilmesi anlamına gelmektedir. Nitekim bütün Yunan felsefesi ve haddizatında Aristoteles’in felsefesi teolojiden ziyade teleolojiktir.

Ontolojinin yani varlık bilgisinin ilk ile ilgili olması başka bir açıdan bize bir yol açmıştır. Varlığın ilk hâli onun neden meydana geldiğini belirtmesi açısından değerlendirilmiş ve bu anlamda varlığın ilk hâli aynı zamanda varlığın ilkesi olarak kabul edilmiştir. Daha sonra göreceğimiz gibi Aristoteles tarafından varlığın ilk hâlinin ne olduğunu antropomorfik bir biçimde olsa da belirlemeye çalışan ilk filozoflar, Homeros ve Hesiodos’tur.

Buna karşın onları bugün kullandığımız anlamıyla felsefe yapan yani varlığı varlık olmak bakımından inceleyen kişiler saymadığımızı belirtelim. Yine de varlığın kaynağına ilişkin olarak yapılan bu ilk belirlenimlerin de daha sonra Aristoteles’in elinde ulaşacağı olgun hâlin ilk adımları olarak görmek gerekir. Şu hâlde bu iki kişiyi filozof olarak saysak ve hatta onlarla felsefeyi başlatsak dahi onlarla kemale erdiğini söylemek uygun değildir.

Varlığı varlık olmak bakımından incelemenin daha olgun ya da ikincil adımlarını atan kişiler Miletos ya da İyonya Okulu’nun da kurucuları olan Tales, Aneksimendros, Aneksimenes’tir. Bunlar Aristoteles için arkeyi  araştıran kişilerdir. Arke; değişen doğanın ardındaki asıl maddedir ve asıl olan kalıcıdır. Bir diğer deyişle bu aslolan maddenin oranları, yoğunlukları ve biçimleri değişmekte ama madde hep aynı madde olarak kalmaya devam etmektedir. Bunun için İyonya filozoflarının düşüncesinde madde, tanrısal bir yapıdaydı. Buradaki “tanrısal” ifadesi bir nitelendirmedir. Dolayısıyla bildiğimiz anlamda bir Tanrı’ya işaret etmekten ziyade Tanrı’yı etkin olan, değişmeyen ama değiştiren anlamlarında ele almalıyız.

Özellikle ileride Eflatun ile Aristoteles’i işlediğimizde göreceğimiz gibi maddi, değişen doğanın ardında değişmeyenin de maddi olandan çıkarılarak manevi olana kaydırılması söz konusu olacaktır. Bir diğer deyişle ilke maddenin değişimi üzerine olsa da maddenin dışında bir yerde aranacaktır. Böylece su ya da hava arke olmayacaktır. Bunlar temel madde yani unsur element olarak kalabilirler ama bunlar değişime uğrayanlardır; değişime sebep olanlar değildirler. Nitekim gerek Eflatun’da gerekse Aristoteles’te hava, su, toprak, ateş dört ana unsur olarak kabul edilecektir. Ama bunlar maddenin formu olmadıkları için var olanın ne olduğuna ilişkin olarak yeterli bir tanımda bulunmamızı sağlamazlar.

Değişmeyenin ne olduğunun belirlenmesi ve buna ilişkin bilginin oluşması ontolojik bakışı gerekli kılar. Bu bakış açısı görünenlerin değerlendirmeye tabi tutularak gerçeklik adı altında anlamlı hâle sokulmasını ifade eder. Bir diğer deyişle ontoloji denilen disiplin, gerçekliğe ilişkin arayışa yönelik soru ve cevapları içerir. Bu anlamda söz konusu arayışı hakikatin arayışı olarak adlandırabilir ve filozofu da bu arayışın öznesi olarak tanımlayabiliriz. İşte philasophos yani filozof denilen kişinin ontolojiyle olan yakın ilişkisi de böylece açığa çıkmış olmaktadır.

Bundan sonraki felsefi disiplin olarak işleyeceğimiz epistemolojinin de yani bilgi öğretisinin neden ontolojiyle iç içe olduğu sanıyoruz ki burada açık hâle gelmektedir. Çünkü Varlığın ne olduğu sorusu var olanın var olmak bakımından ne olduğunun belirlenmesinin bilgi olarak karşımıza çıkmasıdır. Dolayısıyla ontolojinin varlığı tanımlama sorusu ontolojiye ait olduğu kadar onun bilinmesi sorunu da epistemolojiye aittir.

Ontolojinin gerçeklik arayışında, değişenin ardındaki değişmeyenin aranmasının belirleyici olduğunu söylemiştik. Buradan çıkarmamız gereken önemli bir husus, ontoloji denilen disiplinin değişmeyeni ararken dahi değişeni terk etmek istemediğidir. Ontoloji ile uğraşan Antik Dönem’de Grek dünyası, değişimin de ancak değişmeyene göre anlamlandırılabileceğine inanmıştır.

Bunun için yukarıda bahsettiğimiz üzere yeryüzü değişimin yani oluş ve bozuluşun alanı iken gökyüzü sabitliğin kalıcılığın alanıdır. Ama yeryüzünün değişimi gökyüzüne bağlıdır. Mesela astronomi ve astroloji denilen bilimler, bugün sanıldığının aksine gelecekten haber vermeyle ilgilenen bir kâhinlik işi değildir. Yıldızların aynı olmaları ve aynı biçimde hareket etmeleri, onların kutsallıklarının bir göstergesi olmuştur. Bu kutsallık ise yeryüzü denilen dünyanın onlar tarafından belirlendiği şekilde hiyerarşik bir anlamlandırmaya dönüşmüştür. İşte kozmos hem yeryüzünü hem gökyüzünü kapsayan bir düzene işaret etmekteydi.

Metafizik teriminin Aristoteles’in derslerini not alan öğrencileri tarafından fizik derslerinden sonra anlatılan ders mahiyetinde verildiğini söylemiştik. Dolayısıyla metafizik olarak ontoloji fizikle yani değişimle ilgilenir. Burada daha çok vurgulanmak istenen, fiziğin anlamlandırılması için fizik ötesine bakılması gerektiği ama buna karşın fiziğin de ilk planda ne olduğunun bilinmesi gerektiğidir.

Ontolojinin temel kavramları zaman ve mekân olmuştur. Zaman hareketin ölçüsüdür. Gerek zaman gerekse mekân değişime ilişkin olarak karşımıza çıkan kavramlardır. Değişim bir şeyin değişmesine ilişkin olmak zorundadır. Bu bir şeyden bahsettiğimizde ise değişime gelişim adını veririz. Gelişimin zaman bakımından ifadesi de bizi süreç tanımına götürür. Bunun için zaman geçmeden bir şeyin değişmesinin mümkün olmadığını kabul ederiz.

Şu hâlde ontolojinin ne olduğu üzerine bir değerlendirmede zaman ve mekânın anlamlandırılması oldukça önemlidir. Örnek vermek gerekirse ontolojiyle doğrudan alakalı olan yani ontolojik bir anlama sahip olan ilk maddi neden olan arke, değişim, var oluş, yok oluş, meydana gelme ya da yok olma, imkân ile imkânsız kelimeleri aslında zaman ve mekânla ilgili olmanın ötesinde bunlara ait olan kavramlardır. Bu nedenle ontoloji; konusunu, Aristoteles tarafından kategoriler olarak adlandırılan, gerçekliğin yapısına ve doğasına ilişkin olan değişme, zaman ve mekân gibi kavramlar çerçevesinde kapsayıcı bir tarzda açıklayan bir disiplindir. Burada belki doğrudan Aristoteles’ten yardım almalıyız:

“Bazı şeyler sadece bilfiil, bazı şeyler sadece bilkuvve, bazı şeyler ise hem bilfiil hem bilkuvve olarak vardırlar. Bu gerek töz gerek nicelik gerekse diğer kategoriler için geçerlidir. Sonra şeylerin dışında hareket yoktur. Çünkü değişme daima varlık kategorilerine göre gerçekleşir ve belli bir kategoriye girmeyen, onların üzerinde olan bir cins yoktur. Nihayet bu kategorilerden her biri bütün öznelerde iki tarzda gerçekleşir. Örneğin; töz söz konusu olduğunda onun formu ve yoksunluğu vardır. Nitelikle ilgili olarak o, siyah ve beyaz; nicelikle ilgili olarak tam olan ve eksik olan, nihayet yer değiştirme hareketinde yukarı ve aşağı, hafif ve ağırdır. O hâlde ne kadar varlık türü varsa o kadar hareket ve değişme türü vardır. Her varlık cinsinde bilkuvve olanla bilfiil olan arasında bir ayrım olduğu için ben bilkuvve olanın bilkuvve olmak bakımından fiiline hareket adını veriyorum.”

Hazırlayan: Sosyolog Ömer Yıldırım

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*