Olgu-Değer İlişkileri Bağlamında Ahlak Felsefesi

Felsefe Genel
Felsefe Genel

Olgu terimi, doğada ve toplumda olagelen olayları ayırıcı nitelikleri açısından sınıflamamıza elveren genellemelere işaret etmektedir.

Örneğin Fransız ya da Rus Ekim Devrimi toplumsal bağlamda olagelmiş iki tarihsel olaydır. İşte bu söz konusu iki devrim sonuçları ve kapsamları açısından çok önemli ve devasa birer tarihsel olaya işaret etmekteyken, onların birer devrim olması ise tarihsel bir olguya işaret etmektedir.

Doğa alanından bir örnek vermek gerekirse elimizdeki taşı yere bıraktığımızda düşmesi doğal bir olaya işaret ederken, yerçekimi ise doğal bir olgu ve yasaya işaret etmektedir. Bu anlamda bütün doğal ve toplumsal yasalar eğer zorunlu ya da genellenebilir bir içerik taşıyorlarsa birer olgu olarak nitelenebilirler.

Şu anda dışarıda yağmurun yağıyor olması ya da bir aracın geçiyor olması doğal ve toplumsal birer olaya işaret ediyorken yağmur ve trafik birer doğal ve toplumsal olgudurlar. Bu anlamda olgular tekrarlanabilir genel durumlara işaret ederken olaylar bu genel durumların anlık ve biricik örnekleri olarak karşımıza çıkmaktadırlar.

Dikkat edilirse toplumsal olgu ve yasalar doğal ve toplumsal olgulardan yalıtılamazlar ve ancak onların varlığı üzerinde şekillenebilirler. Ya da diğer bir dile getirişle insan toplumu doğasız varolamaz, fakat doğa insan toplumu olmaksızın varolabilir. Bu önemli ayrımın doğal ve toplumsal olgu ve yasaların ayrımı bağlamında bir önemi vardır. İnsan açısından hem doğal hem de toplumsal olgular ve onların zaman ve mekân içindeki örnekleri olarak olaylar değerlendirmeye tabi tutulur. Ahlaki ve politik açıdan insan doğasını akılsal bir düşünüş bağlamında iyi kavrayamayan ve toplumsal normlar bağlamında insan doğallığını yalnızca bastırmayı hedefleyen bazı geleneksel toplumların modern toplumsal ilişkiler karşısında güç kaybettiği görülmektedir.

Olgu ve değer ilişkileri de ahlak felsefesi bağlamında öncelikle analiz edilmesi gereken ivedi bir sorundur. Olgu olan, olagelen şeylere, değer ise olması gereken, olması istenen şeylere işaret etmektedir. Olgunun gerçeklikte bizim toplumsal ve bireysel beklentilerimizden bağımsız olarak tüm olaylar bütününe işaret ettiği söylenebilir. Olgu böylece gerçeklik alanına, işaret edilebilir ve ölçülebilir olaylar alanına karşılık gelmektedir. Örneğin dışarıda şu an yağmur yağıyor olması doğal bir olay olarak işaret edilebilir ve ölçülebilir bir şeydir.

Bu olgusal gerçekliğin şu an için farklı insanlarda farklı sonuçlar ve değerler yaratması ise farklı bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır. Yağmurun yağması o anda tarlasını ekmiş bir çiftçi için ya da yaptığı çömlekleri kuruması için dışarıya bırakmış çömlekçi için farklı bir değer taşıyacaktır.3 Birisi için iyi olan bir olay başkası için kötü olacaktır. Bu durumda değerler öznelliğimizden bağımsız olarak var olan doğal ve toplumsal olguların, toplumsal ve kişisel beklentilerimize yönelik etki ve sonuçlarıyla dolayımlı ya da ilgilidir.

Toplumsal gerçekliği gözlediğimizde ekonomik, estetik, ahlaki, politik ve dinsel olarak örneklendirilebilecek birçok farklı değerden söz edilebilir. Örneğin dinî inançları olan birisi için bir ibadet yeri dinî inançları olmayan birisine göre farklı bir içerik ve değerle karşımıza çıkacaktır. Örneğin Mozart’ın bir senfonisi ya da Zeki Müren’in bir şarkısı her insan için aynı değer ve anlamı taşımayacaktır. Ahlaki alandan bir örnek vermek gerekirse yalan söylemek ya da sözünü tutmak tüm bireyler tarafından aynı şekilde değerlendirilmeyecektir. Değerler bizi kendi içeriklerine uygun şekilde davranmaya yönelten ilkeler olarak anlaşılabilirler. Bu bağlamda ahlaki, siyasi, dinî, ekonomik ve estetik gibi farklı değerlerin varlığı söz konusudur.

Değerlerin kendileri de birer toplumsal olgu olarak karşımıza çıkarlar. Toplumda içselleşmiş normlar, kişisel değer yargıları ve bireysel öznelliğimizin beklentilerinden bağımsız bir gerçeklik alanı olarak karşımızda durur ve bizi her gerçeklik alanı gibi belirler ve sınırlarlar. Buna karşın fiziksel olgulardan farklı olarak değerler, birer toplumsal olgu olarak doğrudan gözlenebilen ve ölçülebilen olgular değildirler. Değerler daha çok insanların olgusal gerçeklik karşısında oluşturduğu karakterle biçimlenen içsel tepki mekanizmalarına işaret ederler.

Bu içselleşmiş tepki mekanizmaları ya da davranış kalıpları, bizi çoğunlukla uzun soluklu düşünmeden olaylar karşısında tepki vermeye ve davranmaya yönlendirirler. İşte ahlak felsefesinin bir diğer görevi de bu içselleşmiş tepki mekanizmalarını ve davranış kalıplarını bilince kavuşturmak ve onların normatif değeri konusunda bir felsefi düşünüş ve tartışma süreci başlatmaktır. Ahlak felsefesi, davranışlarımızı belirleyen değerlerin ve karakter özelliklerimizin bilinçli bir düşünüş süreciyle sorgulanmasını hedefler.

Değerler bize içinde bulunduğumuz toplumun düzeni bağlamında tikel bir yön duygusu ve disiplin verirler. Davranışlarımızı yöneten değerlerimizi kendi yalıtılmış bireysel varlığımız içinde üretemeyiz. Belli bir değerler sistemi içine doğarız. İster ailemiz ve isterse tüm toplum açısından belli davranışları göstermemiz beklenir. Bu beklenti her zaman göz ardı edilebilecek, umursanmayacak bir hafifliğe sahip değildir. Toplumsal beklentiler bireysel benlikleri ve onların bu beklentilere aykırı davranma arzularını baskılar.

Böylece doğal olgulardan farklı olarak doğrudan işaret edilemeyen toplumsal değerler, bireyler için oldukça nesnel ve bağlayıcı bir forma bürünürler. Toplumsal değerler insana yalnızca bir doğa varlığı olmadığını ve bir kültür varlığı olduğunu sürekli hatırlatırlar. İnsan toplum içinde kendi dolaysız bedensel varoluşunu ve onun içgüdü ve içtepilerini sürekli denetleme, düzenleme gereksinimi içindedir. Ahlak insanı toplumsal kurallar bağlamında sürekli biçimlendirir ve denetler.

Bu ilk bölümün bazı sonuçları şöyle özetlenebilir: Ahlak toplumsal bir olgu olarak doğal gerçeklik ve olgulardan yalıtılamaz. Bu bağlamda olgular ve değerler karşılıklı olarak birbirlerini belirleyen bir yapı içindedirler. Toplumsal bir varlık olarak birey, olguların değerlere dönüştüğünü ve değerlerin olgusal bir gerçekliğe evrildiği bir tarihsel süreç içinde yaşar.

Ahlak felsefesi de ahlakın özünü oluşturan değerlerin bu ikili karakterine uygun olarak, hem analitik hem norm ya da değer koyucu bir işleve sahip olabilir. Filozoflar ahlak felsefesi bağlamında hem varolan ahlaki sistemleri, toplumların kendilerine özgü ahlaklarını anlamaya hem ideal ve evrensel bir ahlaki anlayış ve sistematiği ortaya koymaya çalışabilirler.

Hazırlayan: Sosyolog Ömer YILDIRIM

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*