Medyanın Kısa Tarihi

felsefe Nedir

Kapitalizmin yayılması, bilimsel gelişmelerin artması, demokrasinin yaygınlaşması, kentleşmenin ve kitle iletişiminin ivme kazanması gibi gelişmeler Batı toplumlarının 19. yüzyılın ortalarında çok derin bir değişim içine girdiğini göstermiştir.

Bu büyük dönüşümler ile modern bir toplumsallıktan, moderniteden bahsedilmeye başlanmıştır. Modernitenin getirilerinden biri kitle iletişimidir.

Özellikle 1890 ve 1920 yılları arasında yüksek tirajlı gazeteler, sinema ve radyo yaygınlaşmıştır. Kitle iletişim araçlarının ya da modern kitle medyasının ortaya çıkışı ile Batı toplumlarında modernitenin belirmesi eş zamanlı gerçekleşmiştir.

Dönemin hem elitleri hem de önde gelen entelektüelleri modernitenin yıkıcı etkilerine ve ortaya çıkan “kitle toplumu”na karşı endişelerini dile getirmişlerdir. İşte moderniteye ve kitle toplumuna ilişkin korkular ile kitle medyasının ivme kazanmasının aynı zamanda gerçekleşmesi medyaya ilişkin ilk dönem düşüncesinde oldukça etkili olmuştur. Kitle ve iletişim olguları ilk defa bir araya geliyor, yeni iletişim araçları “kitle” olgusu sayesinde bir anlam kazanıyordu. Ancak yüksek tirajlı gazeteler tamamen boş, değersiz ve sansasyonel haberler içeriyor, “ucuz” kitle sanatı ve kitle kültürü en düşük ortak paydayı tatmini hedefliyordu.

Bu nedenlerden dolayı kitle kültürü ve kitle medyasının toplum üzerinde olumsuz ve yıkıcı bir etkiye neden olacağı varsayılmıştır. Bu ilgi ve korku, medyanın insan davranışı üzerindeki etkisiyle ilgili, varsayımları o günden beri medya ve topluma dair düşünceyi şöyle ya da böyle etkilemiş olan bir teoride bir araya geldi. Bu varsayımlar insanlar ve toplum üzerinde olumsuz ve yıkıcı etkisi olan “çok güçlü” medya anlayışı üzerinde odaklandı (Williams, 2003: 23-24).

İşte bilimsel araştırmanın bir uzmanlık alanı olarak kitle iletişim (ya da medya) araştırmaları yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde ortaya çıkmıştır. Kitle iletişim araştırmalarının ortaya çıkışından bu yana genel olarak üç dönem saptanabilir. Yirminci yüzyıl başından 1940’a kadar iki büyük dünya savaşı arasındaki yılları kapsayan ilk dönemde medyanın çok güçlü ve ikna edici bir etkisi olduğuna dair ortak bir görüş egemen olmuştur. Hem Amerika’daki muhafazakâr ya da liberal eğilimli hem de 5. ünitede gördüğümüz eleştirel Frankfurt Okulu geleneği içindeki çalışmalarda, “Kitle Toplumu” paradigmasının kötümserliğinin doğrudan etkisi görülmüştür. Kitle iletişim araçlarının çok güçlü propaganda kurumları olduğu ve insanların bir anlamda beynini yıkadığına dair bir medya görüşü bu dönemde egemen olmuştur. Bunun ise dört nedeni vardır (Curran vd., 1982: 229):

  1. Yeni teknolojilerin yaşama geçmesiyle birlikte yeni izleyici kitlelerinin yaratılmış olması; yani radyo gibi yeni iletişim teknolojileri sayesinde eskiye oranla daha çok sayıda izleyiciye hitap ediliyor oluşu.
  2. Kentleşme ve endüstrileşmenin “kaypak”, köksüz, yabancılaşmış ve manipülasyona açık bir toplum yarattığına dair bir görüşün moda olması.
  3. Kent insanının artık savunmasız kaldığı ve kitle iletişim araçlarının kolay bir “avı” hâline geldiği fikrinin hakim olması.
  4. Kitle iletişim araçlarının 1. Dünya Savaşı boyunca beyinleri yıkadığına ve sonraki yıllarda faşizmin yükselmesini sağladığına dair ikna edici bir durumun oluşmuş olması.

Bu faktörlerden dolayı, iletişim araçları edilgen kurbanlarına derinden işleyen “sözcük mermileri” fırlatacak kadar güçlü görülmekteydi. Bir silahtan çıkan mermi, nasıl kısa sürede hedefe ulaşıp onu tahrip ediyorsa medya mesajlarının da aynı hızla hedef kitledeki alıcıya ulaşarak yüksek bir tahribata yol açtığı düşünülmekteydi. Kısaca Nazizm ve faşizmin egemen olduğu dönemde egemen olan düşünce, medyanın her şeye kadir bir gücü olduğu idi.

Bu dönemin hakim yaklaşımı olan hipodermik şırınga modeline göre medya mesajları, insanların beynine tıpkı bir şırıngadan ilacın zerk edilmesi gibi veriliyordu. Şırıngadan damara zerk edilen ilaç nasıl çok kısa bir süre içinde ve güçlü bir şekilde etkisini gösteriyorsa kitle iletişim araçlarının mesajlarının da aynı hızla ve güçle hedef izleyicileri etkiliyor olduğu kanısı hakimdi. İnsanların gördüğü, duyduğu ve okuduğu verilerin doğrudan davranışlarını etkilediği düşünülüyordu. Kitlelerin çok güçlü olduğu kabul edilen medya tarafından kolayca manipüle edildiği yönündeki kitle toplumu teorisi, işte ilk dönem medya teorisi üzerinde büyük bir etkiye sahip olmuştur. Genel olarak medyayı elinde bulunduran ve iyi kullananların geniş yığınlara istediklerini yaptırabilecekleri varsayımı bu döneme damgasını vurmuştu (Mutman, 1995: 27; Curran vd., 1982: 230; Williams, 2003:23-28).

Kaynak: T.C. ANADOLU ÜNİVERSİTESİ YAYINI NO: 2387, AÇIKÖĞRETİM FAKÜLTESİ YAYINI NO: 1384

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*