Felsefe hakkında her şey…

Macit Gökberk’in tarih felsefesi görüşleri

10.11.2022
689
Macit Gökberk’in tarih felsefesi görüşleri

Macit Gökberk, akademik çevrelerde, kitap boyutlarında ve sistematik olarak tarih felsefesini çalışan ilk kişilerden birdir. Kant ve Herder’in Tarih Anlayışları (1948) adlı kitabı bu alandaki ilk çalışmalardan biridir.

Gökberk’e göre, 19. yüzyılda Avrupa tarihinin taşıyıcıları, bu tarihin yapısına şekil veren ilkeler milletlerdi. Millet adı verilen tarihi insan grupları, 15.yüzyılda başlayan bir gelişme ile, ilk olarak Avrupa’da ortaya çıkmışlardır. Gerçi kendilerini henüz gerçekleştirmemiş olarak, yani birer olanak, birer taslak olarak milletler çok eskidirler. Ama bugün anladığımız anlamda millet, oldukça yenidir. Yeni olan milletlerin uyanmasıdır; yani milletlerin varlıklarını, birliklerini, özelliklerini anlamaları ve kavramalarıdır. Bugün millet deyince, dil, kültür, soy -bu soy ister gerçek, ister hayal edilmiş olsun-, siyasi ve tarihi kader bakımından birliği ve ortaklığı olan ve bunun böyle olduğuna inanan, böylece bunun bilincini taşıyan bir insan topluluğun anlaşılır (Gökberk 1997/8, 105). Milleti kuran etmenler arasında en ağır basanı dildir (Gökberk 1997/8, 107-108). Nerede bir milli uyanış varsa, orada önce dile yönelme ortaya çıkar, milli dil yabancı dil unsurlarından temizlenmeye çalışılır. Avrupalılar için yabancı dil Latincedir, bizim için Arapçadır (Gökberk 1997/8, 108-109). Gökberk, tarihe ilişkin sorunları bu millet anlayışı bağlamında dile getirmiştir.

Gökberk, 1978 yılında yayınlan Tarih Bilinci adlı yazısında tarihe yaklaşım tarzının nasıl olması gerektiği ve ne türden yanlışların bulunduğu üzerinde durmuştur ‘Tarih Bilinci’ deyiminden, kısaca, tarihi bilmeyi, tarih denilen konunun ne olduğunu iyice kavramış olmayı anladığını bildirmiştir (Gökberk 1997/4, 47). “Tarih” sözcüğü, bir anlamda, içinde bulunduğu varlık bölümünde, burada, insanın eylemlerinden oluşan bir süreci gösterir. Süreç, sürüp giden demektir. Tarihte sürüp giden de, değişmeler, başkalaşmalardır (Gökberk 1997/4, 47). Öteki anlamda tarih, bu sürecin öyküsü, bilgisi, bilimidir (Gökberk 1997/4, 47).

“Tarih bilinci”ni ölçü alarak dört anlayışı analiz etmiştir: 1- “Tarih bir yinelenmedir” yargısı, tarihi olayların tekrar ettiğine iddiasına dayanır. Bu yargı yanlıştır, tarihi olaylar biriciktir (Gökberk 1997/4, 47-48). 2- “Günün birinde tarih yazacak bunu”. İlgili konuyu önemli bulmak ve tarihçilerin bununla ilgileneceği düşüncesine dayanır (Gökberk 1997/4, 48). Tarihi olayları yeniden kuran tarihçinin kendi öznel yaklaşımının etkili olması nedeniyle, tarih olayların tam olarak verilemeyeceği ve tarihin, bilim dışı amaçlar için kullanıldığı üzerinde durmuştur Bunlardan biri, misyon düşüncesi doğrultusunda tarihi işlemek, yani bir ulusun tarih içinde gerçekleştireceği bir görevi olduğu inancını tarih bilimi ile desteklemektir (Gökberk 1997/4, 50). Tarihsel görev (misyon) kavramını, ulusların tarihteki görevleri bağlamında Hegel belirtmiştir. Tarih bilgisinin öznelliği, düşman ulus ve sınıfların tarihçiliğinde çok açık görülür. (Gökberk 1997/4, 50-51). 3- “Şu anlayışın, şu düşüncenin, ya da şu kurumun kökü dışarıdadır” yargısı. Daha çok siyasal, ideolojik suçlamalarda kullanılır. Tarih gerçeğine aykırı bir tutum. Çünkü tarihte hiçbir ulus ya da hiçbir toplum tüm kültür değerlerini kendisi kendisinden üretip ortaya koyamaz. Toplumlar arasında sürekli kültür alış verişleri olmuştur. Örneğin, Batı medeniyeti, MÖ 4000’den başlayarak Akdeniz çevresindeki toplumların ürettikleri ortak eserdir (Gökberk 1997/4, 51-52). Yunan felsefesinin, Hıristiyanlık ve İslam düşüncesinde etkili olması diğer bir örnektir (Gökberk 1997/4, 52). Hint, Çin ve Arap etkileri göz önüne alındığında, Türk tarihinde de benzer bir durum söz konusudur (Gökberk 1997/4, 52-53). 4- “Tarih bilincinin, yani tarih gerçeğini doğru olarak kavramış olmanın ne yararı var?” sorusu, genellikle bilmek yararlı bir şeydir; şeklinde cevaplandırılarak ele alınmıştır. F. Bacon’ın deyişiyle, bilmek, egemen olmaktır. Bu, doğa bilimlerinde açık seçik görülür (Gökberk 1997/4, 54). Tarih alanında durum farklıdır. Tarihte doğada görüldüğü gibi düzenli yenilenmeler yoktur, biriciklik söz konusudur. Doğa bilimlerinin fizik alanında gerçekleştirdikleri başarıyı, tarih alanında başarmak için Comte’un sosyal fizik adı altında sosyolojiyi kurmuş ve sosyal bilimlerdeki gelişmelere rağmen, insanlık kontrol edilememiş ve bunalımlardan kurtulamamıştır (Gökberk 1997/4, 55).

Gökberk’e göre, tarih bilincinin göreli de olsa, bir değeri ve yararı vardır. İlkin, tarih bilgisi bize tüm insanlığın ya da bir toplumun yaşamöyküsünü anlatır ve insanlığın olanakların öğretir. Bir ulusun olumlu olumsuz yanlarını, zaman içindeki serüvenini tanıtır. Bu bilgiler de bizi özgür yapar. Birtakım inançların, görüşlerin, değerlerin ve kurumların tarihin belli bir döneminde, belli koşullar içinde oluştuklarını, dolayısıyla ancak bu belli bir dönem için, bu ortam için geçerli olabileceklerini kavramakla geçmişin tutsağı olmaktan kurtuluruz. (Gökberk 1997/4, 55). Zamanın geçmiş boyutuna önem verilmesini eleştirmiş, gelecek boyutunun önemine işaret etmiştir (Gökberk 1997/4, 55-56). Ona göre, geleceğin, insanı daha mutlu yapacağına güvenmek cesaretini kendimizde bulabiliriz. Dönemin eğilimleri, geleceği iyimser yorumlama imkanı vermektedir. Gelişme olasılığı bulunan eğilimler şunlardır: 1- Bilinçlenmenin giderek artması. Tüm dünya nimetlerinin -ekonomik ve kültürel değerlerin- herkese açık olması gerektiğini bilmeyi ve bunun gerçekleşmesi için davranmak. Bu bağlamda teknik gelişmeler tüm insanlığı kaplayacak (Gökberk 1997/4, 56). 2- Sanayi uygarlığı, insanın yaşama standartlarını çok yükseltecek, onu yoksulluk ve bilgisizlikten kurtaracaktır. 3- Bunların gerçekleşmesindeki zorluklar, BM gibi uluslar arası örgütlerin sıkı ilişkileri aracılığıyla aşılacaktır (Gökberk 1997/4, 57). Bu süreç gerçekleşirken, tekbiçimli bir insanlığın ortaya çıkacağı sorununu ileri sürenler vardır. Ancak, insanlık bugün hiçbir çağında olmadığı kadar siyasal bakımdan bölünmüş durumdadır. Böylesine bölünmüşlük, ortak sorunların çözümünde elbete kolaylık sağlamaz (Gökberk 1997/4, 57). Bununla birlikte, olumlu resim gerçekleşir.

Bugünden yarına uzanıp, geleceği biçimlendirecek bilinçlenme (aydınlanma, akılcı kültür) ile sanayileşme evrensel olaylardır; yani bütün yeryüzünü kaplama yolunda olan gelişmelerdir. Düne kadar tarih öncesinde donmuş kalmış olan Afrika, ya da aşınmış, yozlaşmış değerleri yüzyıllar boyunca sürükleyen Asya, bugün aydınlanma (bilinçlenme) ve teknikleşme ile silkinmektedir. Bilinçlenmenin de, sanayileşmenin de bunların ikisinin de, kökleri Batı uygarlığındadır. Dolayısıyla Batı uygarlığı bugün bütün insanlığın malı olma yolundadır (Gökberk 1997/4, 57- 58). Atatürk devrimlerini bu açıdan görürsek, onların nasıl tarihin gidişine uygun olduklarını “Osmanlı modeli” gibi görüş ve önerilerin de tarih gerçeğine nasıl aykırı düştüğünü anlarız. Bunu anlamak da bize bugün için de geçerli olan bir yönelim sağlayabilir. Tarih bilincinin yararı da buradadır. Daha iyi bir geleceğe inanarak, onu planlayarak çevrilmemizi destekler. Dahi iyi bir geleceği istemek ve onun için davranmak da bir ahlak ödevidir (Gökberk 1997/4, 58).

1982 yılında yapılan bir söyleşide, bizde (Türklerde) tarih bilinci ne koşullar altında doğmuştur? Bizde Batı tarihinde olduğu gibi bir süreklilik var mıdır? sorularını şöyle cevaplandırmıştır: Tarih bilinci, yanılmıyorsam, bir toplum içindeki değişmenin başladığı yerde beliriyor. Hiç değişmeyen, eskiyi sürekli olarak yineleyen toplumlarda bir tarih bilinci yok. Dolayısıyla bizde de tarih bilinci ancak Tanzimat’tan bu yana oluşmaya başlamıştır, denebilir. Ondan önce de tarih var, ama bütün bir topluma yaygın bir bilinç olarak değil de, yöneticiler için bir çeşit not; vakanüvislerin günlük olup biteni bir yere yazması şeklinde. Ama tarih bilinci deyince, en azından bir aydın tabakasını ilgilendiren, ona yaygın bir bilinç anlaşılıyorsa, bunun Tanzimat’la başladığı söylenebilir. Bu bilinç, Cumhuriyet’le büsbütün hızlanıp, yoğunlaşmıştır. Bunun nedeni, Cumhuriyet’in uluslaşma sürecini hızlandırmasıdır. Uluslaşma demek, bir toplumun tarihselliği demektir; tarih içindeki serüvenin sonu olan, ürün olan bir bireyselliğe ulaşması demektir. Dolayısıyla her ulus bu bireyselliğini kuran yapıcı, kurucu öğeleri arar, bunu da tarih gösterir, yani kendisinin nasıl oluştuğunu gösterir kendisine. Bundan ötürü, her uluslaşmada, ulusun bireyselliğinin bilinci demek olan tarih bilinci de doğar (Gökberk 1982, 28). Ona göre tarihçilik, Türk tarihinin, dünya tarihi içindeki yerinin iyice belirlenmesi, insanlığa kazandırdığımız değerler varsa, bunların belirtilmesi ve özellikle de üzerinde yaşadığımız toprakların kültürümüze bir etkisi olup olmadığının, yani kendimizi bu toprakların tarihsel katlarına bağlayıp bağlayamayacağımızı göstermesi gerekir (Gökberk 1982, 28).

Kant ve Herder’in Tarih Anlayışları (1948) adlı çalışmanın önsözünde, ulusal tarihimizin son olaylarının, “tarih”i bir sorun olarak karşımıza çıkardığını belirtmiştir. Ulusal bilincimizin oluşmasına büyük bir hız kazandırmış olan Kurtuluş Savaşı ile son devrimler, ülkemizde bir tarih anlayışına, bir tarih bilincine yol açmışlardır. Son on beş yılda düşünce hayatımızın baş ilgilerinden birini oluşturan tarihsel akımlar, bu gelişmenin göstergesidir. Güdüler (motive) ve bilim değerleri ne olursa olsun bu akımlar Türk insanının tarih boyunca kendi yazgı ve anlamı üzerine eğilmesi, bu dünya içindeki özel görevini araması demektir. Ancak şimdiye dek tarih bilimi kadrosu içinde kalmak isteyen, dizgeli bir bağlantısı olmayan anlam -yorumlarından pek ileri gitmeyen bu tarih ilgisi, felsefe ile desteklenmeli, temellendirilmelidir. Felsefe bu tarih bilincini artıracak, ona birliğini ve bütünlüğünü kazandıracaktır (Gökberk 1997a, 55). Her tarihsel dönem, kökleri geçmişte olan güçlerden örülmüştür. İçinde yaşanılan tarihsel anın bilinçli bir yurttaşı olunmak isteniyorsa, bu güçlerin bilinmesi gerekir. Bu da, “şimdi-burada varoluşmuzun” dışına çıkıp, tarihsel yaşamla bir bağlantı kurmakla olur. Zamanımızın özel tarihsel durumu ancak böyle kavranabilir. Yalnız, bunun için de tarihsel düşünmeği öğrenmek gerektir. Önce ne olduğumuzu, sonra da ne olmamız gerektiğini ancak tarih temeli üzerinde anlayabiliriz. Gerçi içinde bulunduğumuz zamanın tarihsel yapısı, içimizde bulanık bir yaşam duygusu biçiminde kımıldanır. Ancak bu duygu aydınlık ve sınırlı bir biçime de yükseltilmelidir. Bunu da şimdiye yönelik kültür bilincini duymak, bu kültürün problematiği üzerinde düşünmek sağlar. (Gökberk 1997a, 55-56). Ulusal tarihteki sorunların felsefe açısından desteklenmesi ve temellendirilmesi gerektiği vurgulanmıştır. Böylelikle, tarih ve tarihçilik, aydınlanma adı altında sunulan, tasavvurun gerçekleşme süreci olarak görüldüğü ortaya çıkmaktadır.

İlk baskısı 1948 de yapılan Kant ve Herder’in Tarih Anlayışları adlı eserin önsözünde, Türkiye’de tarih felsefesine ilişkin çalışmaların parçalı ve yetersiz olduğu belirtilmektir (Gökberk 1997a, 53). Gökberk’e göre, Türk düşüncesinin bundan önceleri tarih felsefesi konusunu bir bütün olarak ele alamaması, doğaldır. Çünkü tarih sorununun felsefe alanında dizgesel [sistematik] olarak işlenmesi, Batı’da da henüz yenidir. Bu tür çalışmalar orada, ancak 19.yüzyılda başlamıştır. Ancak son zamanlarda da bu konuya ilgisiz kalışın nedeni, düşünce dünyamıza sosyolojinin hakim olmasıdır. İnsanların ortaya koyduğu bütün konuları kucağında toplamak savında bulunan sosyolojizm, tarih felsefesine özgü öbeği de kendisine mal etmiştir. İşte Türk düşüncesinin yakın zamanlarda tarih felsefesi ile doğrudan doğruya tanışamaması, bu disiplinin sorunlarına toplumbilim çevresinde rastlaması yüzünden olmuştur. Ayrıca, Türkiye’de, felsefeyle hiç dost olmayan pozitivist sosyoloji hakimdir (Gökberk 1997a, 53-54). Gökberk’e göre, Türkiye’de sosyoloji alanına August Comte ve Marx’ın anlayışlarının hakim olması, tarih felsefesi açısından iyi olmamıştır (Gökberk 1997a, 54). Onların spekülatif düşünceye karşı olmaları, spekülatif sorunları çözme çabalarının önünün kesmekte ve düşüncenin temel yönlerinden birini köreltmektedir (Gökberk 1997a, 54). Bilimdeki bilgiden özü gereği ayrılan doğaötesi bilgi biçiminin de yeni doğrulara varmak için kendine göre yolları ve olanakları vardır. Bundan dolayı felsefe, mevzilerini her gün biraz daha olgu bilimlerine kaptıran, doğal ömrünü doldurmakta olan bir bilgi türü değildir. Ortaçağ’da teolojinin emrindeydi şimdi de pozitivizmin emrinde görmek isteyenler var. Ama felsefe, bilimlerin yanında, onlarla birlikte çalışan, insan düşüncesinin ayrı, zorunlu ana bilgi türlerinden biridir (Gökberk 1997a, 54).

Gökberk, Türkiye’de Batı’ya bağlı olarak gerçekleşen değişmeleri, aydınlanma, çağdaşlık, akılcılık, uygarlık terimleriyle açıklayarak, felsefi bir tavır sergilemiştir. Ona göre, son iki yüzyıllık tarihimizdeki bunalımların birçoğu, aydınlanmayı tanımaktan kaynaklanan uyanmanın sıkıntılarıyla açıklanabilir. Kültür çevresini değiştirerek, dinsel-duruk Ortaçağ düzeninden akılcı-dinamik çağdaş uygarlığa, geçme sürecinde, direnmelerin, gerginliklerin ve çatışmaların olması doğaldır (Gökberk 1997/12, 142). Batı’nın üstünlüğü kabul edilip, onun üstün yanlarını, özelliklede teknik ürünlerini alıp aynı zamanda toplumun manevi değerlerini koruma çabası baskın bir tavır olmuştur. Gökberk’e göre, Batı kültürünün birbirinden “maddi” ve “manevi” diye ayrılabilecek iki yönü yoktu; bunlar birliği olan bir bütünün birer yönüydüler (Gökberk 1997/12, 142-143). Ortaçağ’ın kapanmasıyla özgür olan insan düşüncesi, doğayı büyüsel -dinsel yorumların dışında nesnel olarak kavrayınca, çağdaş matematik ve doğa bilimleri doğmuş. Bu dünyaya dönük laik bir kültür oluşmuştur (Gökberk 1997/12, 143). Batı kültürün bölünmez bir bütün olduğunu gören ve ona göre de davranan Atatürk olmuştur. Osmanlı uzlaşmacılığına son vererek, kendilerini gerçekleştirmişlerdir (Gökberk 1997/12, 143). Gökberk, Batı kültürü çevresini benimsenin sakıncalarının olmadığını tarihsel verilerle açıklamıştır. Ona göre, İslam ve Hıristiyanlığın, Akdeniz çevresi ürünü ve Semitik dinler olmaları, Eskiçağ Yunan felsefesini kullanmaları, ortak bir zemine dayandığını göstergeleridir (Gökberk 1982, 19-20). Doğu ile Batı arasında kültür çatışması yoktur, çağların çatışması vardır. Yani Ortaçağ değerleri ile Yeniçağ değerleri çatışmaktadır. Felsefeye düşen görev, bilimlerin yapamayacağı, Yeniçağa geçişin yollarını, çağların ilke ve hedeflerini aydınlatmaktır (Gökberk 1982, 20). Tanzimat sonrasında bizde Ortaçağ ile Yeniçağ çatışması Cumhuriyete kadar gelmiş, Atatürk bu tarihi zorunlu gidişe kesin bir atılım kazandırmıştır (Gökberk 1982, 21). Batı kültür çevresinden gelen bu etkiler, sonunda bizi bütünleşmiş bir insanlığa doğru götürebilir (Gökberk 1982, 25). Konuya ilişkin ileri sürülen gerekçelerden biri de, toplumdaki farklı kesimlerin savunduğu Müslümanlık ve ulusçuluğun her ikisinin de dışardan gelmesidir (Gökberk 1997/4, 54). Ona göre, kültürlerarası alışverişte, kültürel unsuru alan, önce öykünme durumundadır. Ancak öykünme, sonunda yaratıcılığa ulaştıran bir yol olabilir. Burada asıl sorun, dışarıdan almak değil, bir toplumun dışarıdan aldığını benimseyişi, onun kişiliği içinde eritip yeniden değerlendirilmesidir. Böylelikle, toplum insanlık kültürüne katkı sağlar ve katkıları oranında saygınlık kazanır (Gökberk 1997/4, 54). Ancak, İslam kültür çevresine girişte olduğu gibi, Avrupa kültür çevresine girişte de bu değişim zorunlu olmuştur (Gökberk 1997/6, 75). Gökberk, tarih felsefesini kültürel dönüşüm ve bilinç sorunları bağlamında değerlendirmeyi seçmiştir. Her ne kadar Kant ve Herder’in tarih anlayışları üzerinde çalışmış olsa da, onun bu konudaki esas kaygısı, Batılılaşma sürecindeki kültürel dönüşümün temellendirilmesi olmuştur.

Kaynak: TÜRKİYE’DE FELSEFENİN GELİŞİMİ I, s. 88-92, T.C. ANADOLU ÜNİVERSİTESİ YAYINI NO: 2456 AÇIKÖĞRETİM FAKÜLTESİ YAYINI NO: 1428

BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.

2005'ten beri çevrim içi felsefe yapıyoruz...