Küreselleşmenin Ekonomik Nedenleri ve Sonuçları

Dünyada Gayr-ı Safi Yurtiçi Hasıla Dağılımı (2011) Gayr-ı Safi Yurtiçi Hasıla bir ülkenin bir yılda ürettiği mal ve hizmetlerin Pazar değerinin hesaplanması ile oluşturulur. Eleştirilse dahi, ülkelerin üretim ve gelişmişlik durumunu ölçmekte yaygın olarak kullanılır.

Küreselleşme dediğimiz olgunun en açıkça gözlemlenebildiği alan ekonomidir. Ekonomik açıdan küreselleşmenin iki önemli özelliği var: 1. Ulusal ekonomilerin giderek küresel piyasanın gücü karşısında gerilemesi ve dünya piyasalarıyla bütünleşmesi, 2. Çokuluslu şirketlerin giderek güç ve önem kazanması. Bu süreçlere bağlı olarak hem üretim hem de buna bağlı olarak finansal süreçler giderek küreselleşiyor.

Ancak dünya piyasalarının böyle iç içe geçmesi tarihte ilk kez rastlanan bir olgu değil. Bu bütünleşme Sanayi Devrimi’ni takip eden 1870–1914 arası liberalizmin de en temel hedeflerinden biriydi çünkü başından beri diğer ekonomik sistemlere karşı kapitalizmin ayırt edici özelliği, üretimde daha önce görülmemiş bir artış sonucu malların olağanüstü birikimine ve buna bağlı olarak sermayenin kâr güdüsü doğrultusunda bu birikimi dünya piyasalarına yaymak yönünde bir eğilime yol açmasıydı.

Dolayısıyla günümüzdeki küreselleşme süreci, ekonomik açıdan, kapitalizmin liberal evresiyle önemli benzerlik gösteriyor. Fakat yine de şu an içinde bulunduğumuz küreselleşmeyi liberal dönemle tıpa tıp aynı saymak doğru olmaz.

Dönemler arasındaki farklılaşmaya yol açan en önemli neden, dolayısıyla küreselleşme dediğimiz olguyu, ekonomik, siyasal, toplumsal ve kültürel boyutları ile bir bütün olarak olanaklı kılan ve sermayenin yaygınlaşmasını sağlayan temel etken ‘60’lı yıllardan başlayarak ulaşım ve enformasyon teknolojilerinde yaşanan baş döndürücü değişim, yani daha hızlı ulaşım araçlarının gelişmesi, bilgisayar teknolojilerinin geliştirilmesi, yetkinleştirilmesi ve yaygınlaşması ve elbette İnternet’tir. Bu devrim niteliğindeki değişimler sayesindedir ki insan etkinliklerini o zamana kadar kısıtlayan en temel iki sınır, zaman ve mekân sınırı, tarihin daha önce hiç tanık olmadığı boyutta aşabilmiştir.

Bu teknolojik olanaklar sayesinde sermayenin üretimi farklı şekilde örgütleyebilmesi ve daha önce görmediğimiz bir güç, esneklik ve hareketlilik kazanması mümkün oldu. Başka bir deyişle internet teknolojisi sayesinde birkaç saniyede dünyanın öbür ucuna enformasyon ve talimat iletebilmesi ile, sermaye ulusal sınırları aşarak örgütlenebildi ve robotik teknolojiler sayesinde üretimi yeni baştan örgütleyebildi. Böylece çok uluslu şirketler, kendi çıkarlarına uygun olarak tüm dünya üzerine yayılan üretim ve yönetim birimleri oluşturabildi. Örneğin fabrikalarını emeğin daha ucuz olduğu bölgelerde açabildiler.

Aslında yabancı bir şirketin başka bir ülkede yatırım yapması da yeni bir şey değil, kapitalizme özgü bağımlılık ilişkilerinin bir sonucu olarak Soğuk Savaş döneminde de güçlü merkez ülkelerin şirketleri daha güçsüz çevre ülkelerde yatırım yapardı. Fakat Soğuk Savaş dönemindeki yatırımlar çevre ülkede, merkez ülkeye bağlı ve tüm yönetim-üretim işlevlerini aynı çatı etrafında toplamış şirketler-fabrikalar kurulması şeklindeydi. Yaygın olan üretim modeli ise tek bir üretim hattı üzerinde birörnek kitle üretimiydi (ki ilk kez Ford otomobil fabrikalarında denenen ve Taylor adlı bir mühendis tarafından geliştirilen üretim modeli olduğu için bu model Fordist ya da Taylorist üretim olarak anılır).

Oysa şimdi çok uluslu şirketler, bant tipi üretimin yerine çok farklı beğenilere ve gelir gruplarına hitap edebilen bir ürün çeşitliliği[3] içeren post-Fordist üretime kaymış durumda; başka bir deyişle, demin değindiğimiz gibi, yeni teknolojik olanaklar sayesinde üretim ya da yönetimin çeşitli aşamalarını parçalayarak, her birini kendileri için avantajlı başka bir ülkede gerçekleştiriyorlar. Elbette bu yabancı yatırımlar tüm dünyaya eşit şekilde dağılmıyor. Zaten yatırımın hâlen büyük kısmı ABD, Japonya ve Avrupa Birliği’nde yoğunlaşıyor. Yatırım yapanların çoğu da gene bu ülkelerdir. Bunların dışında kalan bölgelerde özellikle Güneydoğu Asya ve Latin Amerika ciddi yabancı yatırım çekiyor. Az gelişmiş ülkeler içinde en aşağıdakilerde yabancı yatırım yok denecek kadar az. Yani yatırım azgelişmiş ülkeler arasında da eşit şekilde dağılmıyor.

Dünyada Gayr-ı Safi Yurtiçi Hasıla Dağılımı (2011)
Gayr-ı Safi Yurtiçi Hasıla bir ülkenin bir yılda ürettiği mal ve hizmetlerin Pazar değerinin hesaplanması ile oluşturulur. Eleştirilse dahi, ülkelerin üretim ve gelişmişlik durumunu ölçmekte yaygın olarak kullanılır.

Peki, gelişmiş ülkelerdeki sanayicileri iş süreçlerinin örgütlenmesinde böyle köklü değişiklikler yapmaya ve ulusal sınırlar dışında yatırımlara sevk eden nedenler nelerdi?

Bu noktada üç neden göze çarpıyor:

  1.  Soğuk Savaş döneminde yaygın olan Fordist üretim modeli içinde emeğin verimliliğinin giderek azalması, 
  2.  Batı sermayesinin, özellikle Tayland gibi Doğu Asya ülkelerinden gelen ucuz mallarla rekabet etmekte zorlanması ve bunun yarattığı baskı, 
  3.  Yine Soğuk Savaş döneminde geçerli olan sosyal refah devleti şemsiyesi altında, sigorta vb. kalemlerle Batı’daki işçi maliyetinin şişkinleşmesi ve bunları azaltmak yönündeki işveren etkinlikleri karşısındaki güçlü direniş.

Ekonomik bir süreç olarak küreselleşmenin nedenlerine değindikten sonra, bir de yine ekonomik alanda doğurduğu önemli sonuçlara bir göz atalım.

Birincisi, uluslararası ticaret geçmiş dönemdekinden çok daha karmaşık ve belirsiz bir hâl almıştır. Bu karmaşıklığın en önemli nedenleri ticaret hacminin görülmedik bir boyuta erişmesi ve ulus devletin zayıflayarak, geçmişte olduğu gibi bu ticareti düzenleyememesidir. İkinci olarak tüm dünyada ‘80’li yıllardan itibaren toplumun zengin kesimlerinin vergileriyle toplumun daha az avantajlı kesimlerini desteklemeye dayalı refah devleti politikaları gerilemiş ve neo-liberal politikalar giderek yükselmiştir. Ayrıca ulusal kalkınmaya dayalı model terk edilmiştir. IMF gibi uluslararası örgütlerin de savunduğu bu politikaların temel hedefleri şöyle özetlenebilir: Küresel pazara yapısal uyum, kamu kesiminin ve devletin ekonomi içindeki etkisini azaltmak ve özel sektörün etkisini artırmak, bu anlamda da özelleştirmeyi yaygınlaştırmak.

Dolayısıyla neo-liberal politikalar çerçevesinde ekonomik sorunların çözümü için artık devlet değil, piyasa adres gösterilmiş; hatta devletin çözümün değil sorunun kaynağı olduğu ve işlev ve harcamalarını kısarak küçülmesi gerektiği savunulmuştur. Bu çerçevede geçmişte devletin kamusal bir hizmet olarak sunduğu eğitim & sağlık gibi birçok hizmet ağırlıkla özel sektöre devredilmiş; sosyal güvenlik uygulamaları gerilemiş, emeklilik yaşı yükseltilmiştir. Özetle devlet, daha önceki dönemde yükümlülüğünü üstlendiği birçok hizmeti üzerinden atmış; daha da önemlisi bunların bir kamusal hak sayılması yönündeki algı kırılmıştır. Üstelik devlet doğrudan piyasayı güçlendirmeye yönelik, sermaye yanlısı politikaları uygulayan bir kuruma dönüşmüştür.

Azgelişmiş ülkelerin küresel ekonomide pazarlık şansları da gözle görülür oranda azalmıştır. Soğuk Savaş döneminde ABD-SSCB arası rekabet ortamında birer müttefik olarak kalkınmaları bu güçlü ülkeler tarafından desteklenen ve eşitsiz koşullarda da olsa sistemin içinde kalan yoksul ülkeler artık sistemden tamamen dışlanma tehdidiyle karşı karşıyadır.

Ulus devletlerin ekonomiyi düzenleyici işlevlerinin azalması da bu süreç üzerinde etkili olmuştur. Bunun yanı sıra özellikle gelişmiş ülkelerde hizmet sektörü giderek yaygınlaşmakta ve bir önceki Soğuk Savaş döneminin güçlü sanayi sektörünün yerini almaktadır. Sanayi de az gelişmiş ülkelere doğru kaymaktadır. Dolayısıyla küreselleşme sürecinde gelişmiş ülkeleri az gelişmişlerden ayıran asıl faktör, geçmişte olduğu gibi sanayileşmiş olmaları değil teknoloji üretebilmeleridir. Buna bağlı olarak, bu teknolojinin üretilmesini mümkün kılan “bilgi” küresel ekonomi içinde en önemli değer hâlini almaktadır. Küreselleşme süreci aynı zamanda gelişmiş ülkeler için endüstri toplumundan “bilgi toplumu”na geçiş olarak görülebilir.

Öte yandan belli sermaye grupları önünde riskli de olsa yeni ve görülmedik birikim ve yayılma olanakları açan küreselleşme süreci işgücü ya da emek açısından dev boyutlarda sorunlar doğurmaktadır. Özellikle üretimde otomasyonun artması, birçok işin robotlar tarafından üstlenilmesi, işin örgütlenme biçimindeki değişiklikler ve belli işlerin az gelişmiş ülkelere kaydırılması, ekonomik krizlerin de küresel boyuta ulaşması hem gelişmiş ülkelerde hem tüm dünyada yaygın işsizliğe yol açmaktadır. Tüm dünyada işsizlik hem artmakta hem kalifikasyonların altında istihdam[4]gibi yeni biçimler alabilmektedir.

Üstelik geçmişte işsizlik sorunundan daha az etkilenen eğitimli, profesyonel orta sınıfları da vurabilmektedir. Açıkçası üniversite diploması artık iş bulmak için bir garanti değildir. İstihdamın ‘esnekleşmesi’ iş değiştirme sıklığında da artışa yol açmıştır; dolayısıyla sosyal refah devleti döneminde olduğu gibi iş güvencesine sahip olmak artık bir düştür. Anne babalarımız gibi ilk girdiğimiz şirketten emekli olmak neredeyse imkânsızdır. Yine iş yaşamında taşeronlaşma, evden çalışma, proje bazlı çalışma gibi yeni istihdam biçimleri ortaya çıkmaktadır.

Üstelik küreselleşen dünyada (hele belli bir yaşın üzerinde) işsiz kalmak artık bir sistemden dışlanma riskini de beraberinde getirmektedir çünkü sosyal refah devletinin sağladığı koruma şemsiyesi delinmekte, güçlü ulusal bürokrasilerin sağladığı (parasız sağlık, parasız eğitim, desteklemeler, geniş sosyal güvenlik şemsiyesi vb.) kamusal hizmetler, yeniden canlanan liberal ekonomi politikalarının ya da neoliberalizmin hedeflediği devletin işlevlerini azaltma ve özelleştirme dalgası karşısında giderek özel sektöre devredilmektedir. Ulus devletler de çok uluslu şirketleri kendi ülkelerine çekebilmek için vergileri ve işgücü maliyetlerini artıran sosyal politikaları gitgide terk etmektedirler. Böylece nüfusun önemli kesimleri bu hizmetlerden yararlanamaz konuma düşmektedir.

Dünyada işsizlik oranı ve tahminler

Tüm bunların sonucunda yoksulluk tüm dünyada artmakta ve derinleşmektedir. Elbette Soğuk Savaş döneminde de yoksulluk vardır; ancak yine Soğuk Savaş döneminde yoksullukla mücadeleye dönük güçlü politikalar, bundan da önemlisi yoksulluğu bir insanî sorun olarak algılayan yaygın bir zihniyet de mevcuttur. Küreselleşme ile değişen, yoksullukla mücadelenin bir öncelik olmaktan çıkması ve bunun insanî & ahlâkî bir sorun olarak algılanmamasıdır. Başka bir deyişle geçmişte daha çok bir eşitlik sorunu olan yoksulluk Dünyanın bazı yerlerinde artık bir hayatta kalma sorununa dönüşebilmektedir. Tüm bu zihinsel dönüşüm ve neo-liberal politikalar nedeniyle yoksulluk hem yaygınlaşmakta hem de daha önce rastlanmadık ölçüde derin ve vicdanları yaralayan yeni biçimlere ulaşmaktadır. Dolayısıyla küreselleşme sadece farklı ülkeler arasındaki gelir uçurumunu büyütmez; aynı zamanda tek tek toplumlar içindeki gelir dağılımı ya da sınıflar arası bölüşüm de giderek adaletsizleşmektedir.

Yoksulluk sınırı altında yaşayan nüfusun genel nüfusa oranı (Birleşmiş Milletler İnsanî Gelişme Raporu 2009)

Fakat sermayeyi, arzı ya da üretimi merkeze alan bu ekonomi politikaları, insanların reel ücretlerindeki düşüş nedeniyle talep ya da tüketimde dengesizliğe yol açmakta ve ekonomiler bu dengesizlik sonucu sık sık krize girmektedir; üstelik ulusal ekonomiler birbirine geçmiştekinden çok daha sıkı bağlarla bağlı olduğundan bu krizler kısa sürede dünya ölçeğinde ekonomik kriz görünümü almaktadır.

Dolayısıyla ve kısaca artık kapitalist ekonomi Soğuk Savaş’ın görece belirli, kurallı, sadakate dayalı ve güvenli yapısından; belirsiz, kuralsız, riskli (o oranda da çeşitli fırsatlar içeren), daha “serbest” bir yapıya doğru kaymaktadır.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*