Ksenophanes’in Hayvan Teologları

Herakleitos’un çağdaşı olan Yunan filozof Ksenophanes, felsefenin gerçek başlatıcısı, ilk adım attırıcısı olarak kabul edilmektedir.

“Eğer öküzlerin, atların ve aslanların elleri olsa ve ellerini biz insanların yaptığı gibi sanat eserleri yaratmak için kullansalar, atlar atlara ve öküzler de öküzlere benzeyen tanrı şekilleri çizer ve onların bedenlerini kendi farklı türlerinin şeklinde yapardı.”

Bu küçük hikâyenin ders alınacak birçok yönü vardır. Hikâye felsefi düşünce alanına yeni bir kavramsal aygıt, yeni bir düşünce aracı getirmektedir. Çünkü burada söz konusu olan akıl yürütme tarzı, olgularının betimleyici bir anlatımı yoluyla gerçek olan bir şeyin nitelenmesinden çok, tümüyle spekülatif tahminlerle tamamen varsayıma dayalı bir tez ortaya atma biçimindedir. Bu, felsefede çarpıcı bir biçimde ağırlık kazanmış bir meydan okuma tarzının ilk ayağıdır: “Eğer … olursa, ne olur?”

Diğer yönden, Ksenophon’un varsayımı görelilik doktrinine bir giriş niteliğindedir. Görelilik de şeyler hakkındaki doğruların -bu örnekte ibadetin uygun odak noktası- bakan gözlere ya da daha kesin bir ifadeyle söyleyecek olursak, söz konusu bakan gözlerin türüne göre değiştiğini savunan bir duruştur.

Buradaki temel fikir şudur: Farklı konumlardan bakanlar şeyleri kendi bakış açılarından görecektir. Bu fikir, “Her şeyin, neyin ne olduğunun ve neyin ne olmadığının, ölçüsü insandır” diyen, Ksenophon’un daha sonraki kuşaktan memleketlisi Protagoras tarafından ele alınarak ileriye taşınmıştır.

“Bir tanrı vardır; bu , tanrılar ve insanların en ulusudur; ne biçimi ne de düşünmesi bakımından ölümlülere benzer; bu tek Tanrı baştan aşağı işitmedir, baştan aşağı düşünmedir; her şeyi düşünceleriyle hiç zahmetsiz yönetir.”

Tekrarlayacak olursak, bu türsel düzeyde işleyen bir düşüncedir; ama daha sonra dogmatik bazı düşünürler bu türsel göreliliği, her bireyi “kendi doğrularının” bir yargıcı olarak gören oldukça ayrıksı bir kişisel göreliliğe kadar genişletmiştir. Ve elbette bu noktada bizatihi kişisel olmayan olgusallık kavramı da toz olup uçacak ve biz “ne düşünüyorsan odur” diye ilan eden ve genellikle “toy göreliliği” olarak tasvir edilen bir düşünce tarzıyla baş başa kalacağız.

Ksenophon’un bakış açısı Kutsal Kitaptaki insan-Tanrı ilişkisi anlatımını tepetaklak eder. Çünkü İncil’in Tanrı’nın insanı kendi suretinden yarattığını söylediği yerde, Ksenophon aslında bize insanın Tanrı’yı kendi imgesinden oluşturduğunu anlatmaktadır.

“Ölümlüler sanıyorlar ki tanrılar da kendileri gibi doğmuşlardır, kendileri gibi giyinirler, kendilerinin biçimindedirler. Nitekim Habeşler tanrılarını kendileri gibi kara ve yassı burunlu; Trakyalılar sarışın ve mavi gözlü diye düşünürler. Böyle olunca, atların, aslanların elleri olup da resim yapabilselerdi, atlar tanrılarını at gibi, aslanlar da aslan gibi çizeceklerdi. Oysa tanrılar ne aslan biçimindedirler ne zenciler gibidirler ne de Yunan heykellerinde olduğu gibi insan kılığındadırlar.”

Biraz şaşırtıcı bir biçimde, Ksenophon bize bu akıl yürütme girişimiyle bizim ne yapacağımızı söylemiş değildir. Bir tanrı fikrinin salt bir kurgu -biz insanların gerçekte anlamadığımız zorlu bir dünyada rahat etmek uğruna kendimize bakarak yarattığımız bir şeyolduğunu desteklemeye mi çalışmaktadır? Yoksa bize maddeye dair düşüncemizin köklü bir biçimde yetersiz olduğunu, gerçek doğası konuya dair biz insanların ürettiği insan dolaylı fikirleri belli ki aşan bir yaratığın hakkını veremeyecek bir insan-merkezcilikten mustarip olduğunu mu anlatmaya çalışmaktadır?

Kısacası, Ksenophon bizim Tanrı fikrimizi yüceltmeye mi aşağılamaya mı çalışmaktadır? Ne yazık ki elimizdeki kaynaklar bu sorunun cevabını vermiyor; bizim onun düşüncesinden derleyebileceğimiz enformasyon bu kritik noktada yetersiz kalıyor.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*