Kant’ta Ahlak – Din İlişkisi

felsefe Nedir

Ahlak-din ilişkisi bir bakıma tavuk mu yumurtadan çıktı yoksa yumurta mı tavuktan çıktı sorusuna benzer. Aslında tam olarak bir cevabın verilmesi mümkün olmayan soruların soru olmadığını görmek önemlidir.

Bunun gibi bu mesele de ahlak ile din arasında bir yarışın olduğu ve nihai kararın yukarıdaki soru gibi sorulup cevaba göre bir değerlendirmenin yapılacağı anlamına gelir. Eğer din daha önceydi ve ahlak ondan neşet etti dersek dini ahlak karşısında aksi takdirde de ahlakı dinin önüne koymuş olacağız. Hâlbuki bu türden bir yaklaşım belirttiğimiz gibi doğru değildir. Önemli olan yaklaşım ikisi arasındaki ilişkinin nasıl kurulması gerektiğidir.

Kant’ın bu anlamda pratik akılda dinin nasıl bir önem arz ettiğini ilk planda belirttiğini söyleyebiliriz. Bir önceki bölümde en yüksek iyi bağlamında bir mutluluğun olması gerektiğini belirtmiştik. Aslında bunun bir mutluluk beklentisi olduğunu çünkü mutluluğun hiç bir zaman bir amaç olarak ortaya konulmaması gerektiğini göstermiştik.

Mutluluk beklentisi Kant için dinlerde de oldukça önemli olan farklı bir kavrama götürür bizleri: Umut. Dikkat ederseniz u-mut ile mut-luluk aynı köke sahiptir. O halde mutluluk isteğimizin umut etmeyle ilgisi olduğu açıktır. Kant ahlaklı olan kişinin mutluluk bekletisinin dinin içinde umuta dönüştüğünü belirtir. Din bu haliyle ahlaklılığı öğretmez. Buna karşın din ahlaklı olan bireyin ağır bir yük olan ödevden dolayı ve ödeve uygun yaşamayı kaldırabilir hale getirebilir. Elbette buradaki dinin özellikle Tanrı’yı özne olarak taşıması gerektiği açıktır.

Yukarıdaki meseleye ilişkin olarak genel bir cevap verilmesi gerekirse dinlerin insanlara ahlakı öğrettiği aşikardır. Ama bu neyin ahlaki olduğu noktasında bir arayışın olmasını engellemez. Bir çok din olabilir ve bunların benzer ahlaki ölçütleri ve değerleri olmasına rağmen benzemeyen kısımları da olabilir. Bunun için dinlerin tarihselliği ve çeşitliliği Kant gibi evrenselci bir filozof için sıkıntı teşkil eder. Nitekim Kant eğer Tanrı birse O’nun emirlerinin de bir olması gerektiğini belirtir. Bunun için çok olan dinler değil, inançlardır. Kant’ın ahlaklılığı evrensel kılıp daha sonra dine geçişinin umut etmeyle ilgili olması evrensellik sorununu önemli ölçüde halleder gibidir. Buna karşın Kant’ın din deyince aklına yeryüzündeki inanç biçimlerini getirdiğini unutmamak gerekir. Sonuçta Kant için hıristiyanlık da bir inançtır. Diğer inançlardan farklı olarak Kant hıristiyanlığın akıl dinine en uygun bir inanç olduğunu düşünür.

Vahiy

Kant’ın teorik anlamda sınırları belirlediği Tanrı anlayışının bir yansımasını vahiy yaklaşımında bulabiliriz. İlkönce şunu belirtmek gerekir: Hıristiyanlıkta İslam’da olduğu biçimiyle bir vahiy söz konusu olmamıştır. Hz. İsa’nın başından geçenler daha sonra havarilerin ilhamı ve hatta kutsal olmaktan öte ilahi bir şahsiyet olan Papa bile bugün vahiy alabilir. Dolayısıyla vahiy anlayışının eleştirilebilir olmasını beklemek batı düşüncesi için daha mümkündür.

Tekrar konumuza dönecek olursak, Kant’a göre aşkın bir varlık olarak Tanrı’nın bizimle aracılarla da olsa konuşması, O’nun sesinin herhangi bir insanda duyulması mümkün değildir. Bunun için insandaki ahlak yasasının Tanrı’nın emirleri yerine geçmesi önemlidir. Nitekim Kant için din, ahlak yasasının emirlerinin Tanrı’nın emirleriymiş gibi düşünülmesidir. O halde vahyin işlevi ne olacaktır? Vahiy Kant için insanları ahlaklılığa götüren yolda daha basit düzeyde yapılan araçsal bir öğreti olarak görülebilir. Yani aslında ahlakın evrensel değerlerinin, dinin vahiyleri aracılığıyla ortaya konulmasının faydası vardır. Dolayısıyla vahyin ve kutsal kitabın özünü ahlaki bir değer oluşturmak durumundadır.

Ahlaki değer açısından bakıldığında vahyin anlaşılması tarihsel bir perspektif içinde değerlendirme yapmayı gerekli kılar. Böylece geçmişte olan olayların bugüne aktarılması için ahlaki açıdan kurulmuş bir zeminin olması gereklidir. Bunun yanında şu soru sorulabilir: Acaba ahlaki açıdan değerlendirme imkânı bulunmayan hususlar varsa bunların dinden atılması mı gerekecektir? Mesela Kant Hz. İbrahim’den Cebrail aracılığıyla oğlunu kurban etmesini Tanrı’nın istemesi mümkün değildir. Kant’ın Tanrı’nın böyle bir şey istemeyeceğini belirtmesi ahlak yasasına dayanmasıyla ilgilidir. Yani Kant oğlunu kurban etmen gibi bir eylemin ahlaken yasak olmasının Tanrı’yı da bağlaması gerektiğinden hareket eder. Elbette Kant burada Tanrı’nın mükemmel olması nedeniyle böyle bir istemeyeceğini bunun yerine Hz. İbrahim’i kötü bir meleğin kandırdığını iddia eder. Bu konuya ilişkin eleştiriyi sonuç kısmında ele alacağımızdan şimdilik kapatıyoruz.

 İman

İman ile vahiy arasında özellikle İbrahimi dinlerde doğrudan bir ilişki olduğunu unutmamak gerekir. Yani Tanrı’nın varlığından ziyade O’nun vahiyle getirdiğine inanma anlamında iman vahyi zorunlu olarak içerir. Bunun yanında imanın Tanrı’ya kendini adama anlamı çerçevesinde ilerlemesi gerekmektedir. Kant bağlamında soracağımız soru ahlaki bir yaşamanın kendini Tanrı’ya adama olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceğidir. Kant’ın otonomi kavramı çerçevesinde ahlaki bir eylemin Tanrı da dâhil olmak üzere herhangi bir şey için yerine getirilmesi doğru değildir. Bu durum ahlakın oldukça önemli bir kavramı olan özerkliğe aykırıdır. Bunun için yukarıdaki sorumuza muhtemelen, Tanrı’dan dolayı yerine getirmek anlamında bir imanın sakıncalı olacağı şeklinde bir cevap vermemiz gerekecek. Bunun yanında Tanr’nın gözetilerek ya da O’nun gözetlemesi altında eylemde bulunma bilinci olarak kabul edilen bir Tanrı imanının Kant tarafından da kabul edileceğini söyleyebiliriz.

Kilise ve Etik Cemiyet

Kant’ın kilise yaklaşımı belki de onun din yaklaşımında en eleştirel olduğu kısımdır. Bunun nedenini Kant’ın dine ve özelde kiliseye karşı duyduğu husumetle açıklamak yanlış olur. Kant’ın dini ayinlere katılmadığı, dolayısıyla kiliseye gitmediği bilinir. Buna karşın Kant bunların ikisine de yani ne dine ne de kiliseye düşman hatta karşı olduğunu söylemek doğru değildir. Kant’ın kendi felsefesinden hareketle otoriter bir yapı arz eden kilise anlayışına eleştirel olduğunu söyleyebiliriz en fazla.

Eleştirel olmak kendi aklını kullanarak hareket etmek anlamına gelir. Otonomi sadece insanın kendi aklına özgürlük kavramı neticesinde bağlanmayı ifade eder. O halde kilisenin öğretmesiyle devamlı hareket eden bir birey tipi Kant için teklif edilemez. Buna karşın kilise kendi öğretileri üzerinden anlaşılması gereken bir dinin doğru olduğunu iddia eder. Böylece aklın ve özellikle modern aklın yolunun kilisenin yolundan farklı olma durumu oldukça artar. Kant bu gerilimde elbette akıl tarafında olacaktır. Nitekim aydınlanma çağının akıl çağı olması sadece Kant oluşan bir tarafında değil Kant’ın da olduğu bir taraftar grubuna işaret etmektedir.

Aslında bakılırsa Kant kiliseyi etik bir cemiyet inşası için önemli görür. Kilise insanın içselleştirdiği bir otoriteyi ahlaki bağlamda yaparsa doğru bir sosyal kurum olabilir. Bunun için kilisenin kutsallığı aşkınlık ve saygın, değişmez ve mutlak bir otoriteye götürecekse Kant tarafından kabul edilemez. Daha çok Kant kilisenin insandaki ahlaki potansiyeli aktüel hale getirmekle yükümlü olduğunu düşünür. Nitekim Kant için önemli olan görünür kilise değil görünmez kilise olmasıdır. Çünkü kilise de dahil olmak üzere bütün otoritelerin kendisine devamlı bağlı olan bireyler yetiştirmek yerine giderek kendisi dahil olmak üzere bütün otorilerden bağımsız hareket edebilecek bağımsız; özerk bireyler yetiştirmek önemlidir. Kilise bu mütevazilik üzerine kendisini kurumsallaştırmalıdır.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*