İnsanın Varoluşu ve Fenomenoloji

felsefe Nedir

Antik Yunan’da Platon yandaşlarının bir gün toplanarak “İnsan nedir?” sorusuna cevap aradıkları söylenir.

Uzunca bir süre düşündükten sonra şu cevabı bulurlar: “İnsan tüysüz bir iki ayaklıdır.” Herkes bu cevaptan tatmin olmuş gibidir. Ta ki alaycı Diyojen, elinde tüyleri yolunmuş bir tavukla konferans salona girip “Alın size insanı takdim ediyorum!” diyene kadar. Bu durumdan sonra filozoflar yeniden toplanmış ve artık insanın tüysüz ve geniş toynaklı bir iki ayaklı olduğuna karar vermişlerdir.

Felsefenin en eski tarihinden bu ilginç hikâye filozofların insanla ilgili genel, soyut tanımlamalar yaparken zaman zaman ne tür zorluklarla karşılaştıklarını gösterir. Diyojen’in müdahalesi olmasa bile kendimizi tüysüz iki ayaklılar olarak tanımlamanın insan olmanın anlamını tam olarak kapsamadığı açıktır.

“Felsefe her zaman varlık hakkında derin sorular sorar. Bu soruları, varlığın bir mesele olduğu varlığa bakarak sormalıyız. Yani, insana… Çözümlenmesi gereken varlıklar, bizleriz.”

“İnsan olmayı nasıl analiz edebiliriz” sorusu İlk Çağ filozoflarından başka, filozof Martin Heidegger’i de meşgul etmiştir. Heidegger bu soruya cevap anarken kendinden önceki filozoflardan çarpıcı biçimde farklı bir yöntem izler. İnsan yaşamına dışarıdan bakan soyut bir tanımlama yerine içeriden biri konumu denilebilecek, varlık‘ın somut bir analizini yapmaya yönelik bir tanım yapmaya çalışır. Her şeyin en civcivli yerinde -yaşamın tam ortasında- var olduğumuzdan dolayı, eğer insan olmanın ne demek olduğunu anlamak istiyorsak, bunu insan yaşamına bu yaşamın içinden bakarak yapmalıyız, der.

Heidegger, Husserl‘in öğrencisidir ve onun fenomenoloji yöntemini izler. Bu yöntem fenomene -şeylerin nasıl göründüğü- onları deneyimlememizi inceleme yoluyla bakan felsefi bir yaklaşımdır. Örneğin fenomenoloji “insan nedir?” sorusuna doğrudan yaklaşmaz, onun yerine “insan olmak neye benzer?” olarak yaklaşır.

Heidegger için bu, felsefenin temel sorusunu oluşturur. O en çok, sorulara varlık veya varoluş açısından bakan felsefenin ontoloji (Yunanca “varlık” anlamına gelen ontos’tan türemiştir) dalıyla ilgilenmiştir. Ontolojik sorulara bazı örnekler şunlar olabilir: “Bir şeyin var olduğunu söylemek ne anlama gelir?” veya “Var olan farklı türlerde şeyler nelerdir?”

Heidegger, “İnsan olmak neye benzer?” sorusunu genel varoluşla ilgili daha derin sorulara cevap vermenin bir yolu olarak kullanmak ister. Kitabı “Varlık ve Zaman“da diğer filozofların ontolojik sorular sorarlarken çok soyut ve sığ yaklaşımlar kullanmaya eğilimli olduklarını iddia eder. Bir şeyin var olduğunu söylemenin ne anlama geldiğini bilmek istiyorsak soruya, varlığın konusu olan varlıkların perspektifinden bakarak başlamalıyız. Kedilerin, köpeklerin ve zehirli mantarların da varlıklar olduğunu varsayabiliriz, ama onlar varlıkları hakkında hiçbir merak duymazlar: ontolojik sorular üretmezler, “Bir şeyin var olduğunu söylemek ne anlama gelir?” diye sormazlar. Ancak Heidegger bir tek varlığın bunları merak ettiğini ve onun da insan olduğunu belirtir. O, çözümlenmesi gereken varlıkların bizler olduğunu söylerken varlıkla ilgili soruları araştıracaksak, bizim için varolmanın ne anlama geldiğine bakarak işe kendimizden başlamamız gerektiğini anlatmaktadır.

Heidegger, varlığın anlamını sorarken soyut fikirlerden değil doğrudan ve dolaysız bir şeylerden bahseder. “Varlık ve Zaman”ın ilk sayfalarında, varlığımızın anlamının zamanla bağlanması gerektiğini söyler; bizler esasen geçici varlıklarızdır. Doğduğumuzda kendimizi, kendimizin seçmediğimiz bir yolda, buraya atılmış olarak buluruz. Bizden önce var olan ve var olmaya devam eden bir dünyada var olmaya geldiğimizi anlarız; böylece doğumumuzla birlikte tarihsel, maddesel ve tinsel bir çevreyle tanışırız.

Bu dünyanın anlamını kavramak için çeşitli uğraşlarla ilgileniriz. Örneğin Latince öğrenebilir veya gerçek aşkın peşine düşebilir ya da kendimize bir ev inşa etmeye karar verebiliriz. Zaman tüketen bu faaliyetler aracılığıyla kendimizi olası farklı geleceklere doğru yöneltir; varlığımızı tanımlarız. Ancak bazen tüm projelerimizin bir dış sınırı olduğunun, tüm planladıklarımızın bir noktada -tamamlanmış ya da tamamlanmamış olsunlar- sonlarının geleceğinin farkına varırız. Bu nokta bizim ölüm noktamızdır. Heidegger’e göre ölüm varlığımızın dış ufkudur: yapabileceğimiz ya da görebileceğimiz ya da düşünebileceğimiz her şey bu ufkun içinde yer alır. Onun ötesini göremeyiz.

Heidegger’in teknik dağarcığı anlaşılmalarının zorluğuyla ünlüdür, ama bu daha çok onun karmaşık felsefi soruları somut ya da soyut-olmayan şekilde incelemeye çalışmasından ileri gelir. O, bu soruları gerçek deneyimlerimizle ilişkilendirmeye uğraşır. “Varlığımızın en ileri ufku ölümdür.” demek, insan hayatı yaşamanın nasıl bir şey olduğu hakkında ve insan olmayla ilgili pek çok felsefi tanımın göden kaçırdığı bir şeyler söylemektir.

Hazırlayan: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Ömer YILDIRIM’ın Kişisel Ders Notları. Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf “Felsefeye Giriş” ve 2., 3., 4. Sınıf “Felsefe Tarihi” Dersleri Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*