Felsefe hakkında her şey…

Immanuel Kant Sonrası İdealizm

13.05.2020

İdealizm eğer Kant sonrasında ele alınacaksa Alman idealizmi olarak kabul edilmelidir. Bunun çeşitli nedenleri vardır. Öncelikle Alman düşüncesinde romantisizmin etkisidir. Bu düşünce akımı diğer iki düşünce yapısı olan Fransız ve İngiliz düşüncelerinden ayrılır.

Nasıl Avrupa’da farklı aydınlanma biçimlerinden yani İngiliz, İskoç, Fransız Aydınlanması’ndan bahsediyorsak aynı biçimde Alman, İngiliz ve Fransız düşünce geleneğinden bahsetmek mümkündür.

Sadece bu hususu belirterek konumuza geri dönmemiz gerekir. Alman idealizminin kurucusu olarak nitelendirilen kişi Fichte’dir. Fichte’nin, Kant’ın Pratik Aklın Eleştirisi adlı eserini okuyunca bakış açısının değiştiğini belirtmesi ilginçtir. Çünkü bu açıdan bakıldığında idealizmin bir ahlak akımı olduğunu düşünebiliriz. Halbuki durum neredeyse tam tersidir. İdealizm rasyonalizmin daha radikal bir biçimi olarak kabul edilebilir.

Fichte’nin önemli bulduğu husus özgürlük kavramıdır. Bunun yanında aynı Kant’ta olduğu üzere özgürlük kavramı Ben kavramına arzulanan işlevselliği veren bir anlama sahipti. Hatırlarsanız özerklik ya da otonomi kavramı ben ile özgürlüğün birleşimiyle meydana gelen bir kişiliği ifade ediyordu. İdealizm bunun için özgürlükten ziyade bunun Ben kavramıyla ilgili olduğunu iddia ederek kendi felsefesini inşa etmeye çalışacaktır.

İdealizm öncelikle ben kavramına hem ontolojik hem de epistemolojik bir işlev vermeye çalışacaktır. Özne-nesne ilişkisini bu çalışma içinde ben ve ben-olmayana dönüştürerek ilk adımı atar Alman İdealizmi. Buna göre özne doğal olarak ben iken nesne de ben-olmayan şeklinde belirlenir.

Aslında fark edeceğiniz üzere modern düşünce Descartes’ın ben kavramını merkeze almasıyla başlar. Buna karşın Kant söz konusu beni Descartes’ı da eleştirerek daha sofistike hale getirir. Dolayısıyla gerek rasyonalizmin gerekse idealizmin benliği daha pekiştirici hale getirmesine şaşmamak gerekir.

Fichte’nin Alman İdealizminin kurucusu olsa da ilk aşaması olduğunu belirtmek gerekir. Daha sonra gelen diğer önemli kişi ise Schelling’tir. Schelling’te özellikle yukarıda bahsettiğimiz Romantisizmin etkilerini görmeye başlarız. Onun idealizminin beslendiği nokta daha ziyade tarih ve sanat olacaktır. Bunun yanında Alman İdealizmi denildiğinde akla gelen en önemli kişi Hegel’dir. Hegel, idealizmin gelişim sürecini belirtirken Fichte’yi öznel, Schelling’i nesnel, kendisini ise mutlak idealizmin temsilcisi olarak görür. Onun mutlak idealizminde sanatın, dinin, doğanın ve benin harmanlandığını görebiliriz.

Elbette bizim dikkat etmemiz gereken husus Kant’tan nasıl etkilendikleridir. Yukarıda kısaca bahsettik bundan. Ama özellikle Hegel’in Kant’tan etkilenmesi üzerinde biraz durmak gerekir. Hegel’in bir Kant takipçisi olmak yerine onu daha doğru yorumlayan bir filozof olma iddiasına sahip birisi olduğunu söylemek daha yerinde olur. Kant’ın antinomi ya da çatışkı olarak gördüğü aklın sorunlu kısımlarını Hegel diyalektik bir gelişim içinde anlamlı bulur. İkinci olarak İdealizm, Kant’ın ding an sich olarak nitelendiği kendinde şeylerin dahi kavramsallaştırma olması açısından kendinde şey olarak nitelendirilemeyeceğini belirtir. Bu açıdan bakıldığında önemli olan akılda bu negatif unsurların nasıl pozitif bir şekilde kullanılacağıdır.

BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.

2005'ten beri çevrim içi felsefe yapıyoruz...