Felsefe hakkında her şey…

Habermas’ın söylem etiği

11.10.2022
494

Habermas’ın söylem etiği, bir evrensel pragmatik varsayımına dayalıdır. Bu pragmatik, sadece önermelerin fonetik, sentaktik ve semantik özelliklerinin değil, lingüstiksel söyleyişlerin pragmatik açılımının önemli olduğunu ve sadece dilsel değil, aynı zamanda iletişimsel yeterliliğin lingüistik evrensellerin kurulmasındaki işlevini vurgular.

Evrensel pragmatiğin vazifesi, mümkün anlama [biçimlerinin] şartlarını belirlemek ve yeniden inşa etmektir. Habermas’ı bu bağlama götüren, söylemin deneyim ve eylemin sınırlarının aşıldığı bir uğrak olarak görüldüğü ve söylemde, rasyonel iradelerin somutlaştığı ve haklılaştırılabildiği bir normatif düzenleyiciliğin iletişimsel olarak paylaşıldığı bir pragmatanın geliştirilmesi inancıdır.

Söylem etiği, teoriyle pratiğin ilişkisi ve pratik aklın araçsal rasyonaliteye indirgenmesinden kaynaklanan “bilimcilik” ve “kararcılık” arasındaki yapay tercihten uzaklaşmak amacıyla, dahası, ahlak felsefesinin genel rasyonel söylem teorisinin kurucu unsurlarından biri olarak anlaşılabilmesinin şartlarını araştırır. Genellikle siyasal bir sorun olarak kavranan “meşruiyet”, yâni siyasal düzenin uzun vadede baskı ya da yasak ve karşılıklı çıkarların kenetlenmesiyle sağlanamayacağı fikri, ahlaki normların ve düzenin benzeri şekilde sağlanamayacağı, dolayısıyla ahlaki taleplerin yasak ya da amacı geri iten geçici bir uzlaşmayla işler kılınamayacağı fikrine ilham verir.

Habermas, Piaget’nin jenetik (türeyimsel) yapısalcılığıyla Kohlberg’in ahlaki gelişim teorisinden etkilenerek postkonvensiyonel bilinçlilik formlarının, ahlak teorilerinin somut tarihsel biçimlerin hayatında değil, lingüistik olarak biçimlenmiş hayatında şekillendiğini savunacaktır. Ahlaki ilkenin haklılaştırılması, iletişimsel eylem bağlamında gerçekleşir. Ahlaki yargıların, ampirik ve değer-kuşkucu kavramsallaştırmalarına karşı, bilişsel yorumuna odaklanır. Ahlaki çatışmalardaki tarafların, normatif bağlamdaki farklı görüşlere rağmen, rasyonel söylem pratiğinde, ortak duyusal bir çözüm bulabileceklerine inanır.

Bireyler kendi kapasitelerine göre geliştirdikleri söylem pratikleriyle tartışmaya konu olan normlar hakkında bir anlaşmaya varabilirler. Muhtevaya bağlı ve dolayısıyla kültürel olarak yanlı sayılabilecek bir evrenselleştirime karşı, ahlaki ilkenin tartışmanın genel ve kaçınılmaz idealine müracaat edilerek oluşturulmuş evrensel geçerliliğini savunur. Ahlaki ilkenin haklılaştırılmasının samimi olarak bir söylem pratiğine katılanın, tartışmanın genel kurallarını ve evrenselleştirme ilkesinin geçerliliğini kabul etmesinden ibaret olduğunu vurgular.

Eylem normunun haklılaştırılması ihtiyacı, kerameti kendiliğinden menkul “olmalı” tutumunun, iletişim ve tartışma sürecinde dilsel olarak ifade edilen iddiaların imâ ettiği alanı kaplamaktaki yetersizliğinden kaynaklanır. Çünkü ahlaki olanın anlamı, iletişimsel olarak kurulmuş hayat formlarında ortaya çıkan sorunlara aranan karşılıklardan türetildiğinden, belli bir öznenin (kollektif ya da değil) iletişim sürecinde, “hayır” deme özgürlüğüne dayandığı kadar, bu öznenin ancak özneler arasılıkla mümkün bir bağın kurucu ögesi olduğu gerçeğinden türer. Bu bakımdan, ahlak teorisinin genellikle birinci ve ikinci şahısların dışında bir gözlemcinin bakış açısını yansıtan “dışarıdan kuruluşu” yerine, pratik sosyal hayatta özneler arası bir şekilde gerçekleşen ve pratik sorunların yarattığı rasyonel çözüm anlayışının ortaya çıkardığı bir bağlama yaslamak gerekir. Hemen belirtmek gerekir ki rasyonel çözüm, durumun mümkün kıldığı araçların kullanımıyla ilişkilidir; içkin bir değere gönderme yapmaz.

Söylem teorisi, adaletle ilgili sorunları etik sorunlardan, yani iyi bir hayat nedir, iyi bir hayat nasıl yaşanmalıdır ve bunun için ne yapılmalıdır gibi sorulardan ayırır. Bu ayrımın temelinde Kant’ın amaçsal-rasyonel aktörlerin özgürlüğüyle, ahlakî olarak hareket eden öznelerin özgül iradesi arasında imâ ettiği irade ve pratik aklın kullanılışının muhtelif çağrışımları bulunur. Bir tarafta araçların amaçsal-rasyonel seçimi ve değer yüklü hedeflerin, diğer tarafta da ahlaki yargı ve eylemin, bir kişinin kim olduğuna ve kim olmak istediğine bağlı bir etik öz anlayışta konumlandığını düşünür. Ancak, Habermas, aklın pragmatik, etik ve ahlaki kullanılışının sadece ilgili pratik nedenlerin türüne değil, bu pratik nedenlerin rasyonel değerlendirilişinin özgür iradeye ne kadar nüfuz ettiğini ve bu iradeye ne kadar bağlı olduğunu da vurgulamadan edemez.

Pratik aklın pragmatik kullanılışı, istediğimiz değerler ve hedefler tartışma alanının dışında mümkün motivasyonlar olarak kalır. Bir etik öz anlayış oluşturulması konusunda değer yönlenimleri harekete geçtiğinde, akıl ve irade karşılıklı olarak birbirlerini belirler. Kişiye bağlı olmayan bir ahlakın özneler arasılık karakteri, tekil çıkarlarla genel çıkarları birbirinden ayırmaya yardım eder. Ahlaki değerlendirmeler ve pratik söylemler sürekli bir inşanın konusudur. Ahlaki pratiklerden bağımsız ahlakî olgular bulunmamakla birlikte, ahlaki yargılar ve normlar uygun ya da değil biçiminde değerlendirilebilir, tıpkı nesnel dünyanın önermelere doğru ya da yanlış hükmünü verebildiği gibi, sosyal dünya da bunları sınırlandırabilir.

İletişimsel eylemin önerisi, “dünya”, “toplum” ve “ben” olmak üzere formel bir ayrıma götürülebilir. Bu ayrım, iletişimsel form ve tutumsal olarak bilişselliği ve nesneleştirici bir tutumu gerektiren dış gerçeklik (dünya); etkileşimi ve performans gerektirici bir gerçeklik olarak toplum (“bizim” dünyamız); ve dışa vurucu, kendini ifadeci bir tutumu gerektiren “ben” şeklinde somutlaşır. Buna bağlı olarak geçerlilik iddiaları, dünya için “hakikat”, toplum için “doğruluk”, ben içinse sahiciliktir.

Kaynak: Çağdaş Felsefe II, s. 199-200, T.C. ANADOLU ÜNİVERSİTESİ YAYINI NO: 4175, AÇIKÖĞRETİM FAKÜLTESİ YAYINI NO: 2955

BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.

2005'ten beri çevrim içi felsefe yapıyoruz...