Felsefe hakkında her şey…

Gabriel Marcel kimdir?

05.11.2019
Gabriel Marcel kimdir?

Gabriel Marcel 1889-1973 yılları arasında yaşamış olan Fransız varoluşçu filozoftur. Hıristiyan varoluşçulardandır.

Gerçek olanı rasyonel olanla, yani özlerle ya da değerlerle özdeşleştirdiğine, şeyleri saf nesnelere dönüştürdüğüne inandığı ve varoluşu, çelişik olduğu gerekçesiyle, inkar ettiğine inandığı idealizme karşı çıkan Gabriel Marcel, inancın önemini vurgulamış ve Heidegger gibi, insani tecrübenin ontolojik ağırlığını ortaya çıkarmaya çalışmıştır.

Gabriel Marcel ilk Fransız fenomenolog diye de anılır. Öte yandan Hristiyan varoluşçu sıfatıyla literatüre geçmiştir. Felsefeciliğinin yanında, oyun yazarı, eleştirmen ve bestecidir. Katoliklik, fenomenoloji ve Kierkegaard gibi ilgi merkezleri arasında kimi “duygulanımsal” terimleri, felsefi düzeye çıkarma olanağı bulmuştur; mesela “adanmışlık” ve “bağlılık” gibi.

Marcel ve Varoluşçuluk

Gabriel Marcel’in felsefesi giz, sorun, sahip olmak gibi kavramlara dayanır. Marcel “ben kimim?” sorusunu sorar ve yanıt olarak “ben bedenim.” der. Ama bu benliği bedene indirgediği anlamına gelmez, o, sadece Descartes’in dualizmini reddeder gibi bedeni benlikten ayrı tutmaz. Çünkü beden, ben’i taşıyan ve başkalarıyla iletişimimi sağlayan formdur. Yani ben, bedenim sayesinde başkaları için var olurum ve ben bedenim ile birlikte varım.

Marcel, “başkası”nı Sartre gibi olumsuz bir anlamda anmaz. Gerçi Sartre, “Cehennem başkalarıdır” dediğinde, başkasını benim dışımda beni çevreleyen ve izleyen, özgürlüğümün sınırlarını belirleyen, alan olarak belirlerken, insanlardan uzaklaşmak, toplumsallığı reddetmek anlamında söylememişti.

Marcel, daha olumlu bir yandan bakarak, varoluşumuzu tamamen başkalarının, başka benlerin varlığına ve onlarla iletişime geçen ben’e bağlıyor. Tanrı inancının tamamen kişisel olduğunu savunan Gabriel Marcel, kendisi dışında bağlantıda olduğu en değerli “sen” Tanrı’dır diye düşünüyor. Tanrı’ya içebakış ile ulaşabiliriz ve bu deneyim tamamen bireyseldir, paylaşılmaz, ispatlanmaz. Çünkü Tanrı akılla kavranmaz. İnsan içe bakış ile gizleri ve sorunları fark eder. Gizler sezgiyle, sorunlar akıl ile anlaşılır. İçe bakış ile kendini bulan, en gizemli gerçeği yani ben’ini bulan insan, sonra Tanrıyı ve dünyayı keşfeder.

“Somut olan ben, ancak kendisini aşan bir hakikatle münasebeti içinde mevcuttur.”

Platon’un anımsama (anamnesis) miti gibi, Marcel’in gizem doktrini de, ayrıcalıklı ve kayıp bir aracısız bir mevcut olma halinin öğrenilmesiyle ortaya çıkan bir geri kazanımdır: Düşünmek için öğrendiğimiz şeyden uzaklaşarak düşünmeyi öğrendiğimizde, kaybettiğimiz şeyle yeniden temas kurarız ve böylece daha ileriki aşamada yapılan düşünme eylemi bizi ona yaklaştırır.”

Burada Gabriel Marcel’in düşünmekten anladığı geleneksel anlamda düşünmek değil, bir tür gizeme götüren sezgisel bir kavrayıştır. Bu ancak içe bakış, daha doğrusu insanın kendi içine yönelmesi ile söz konusudur.

Onun Hıristiyanlığı, bir Hıristiyan hümanizmdir.

“En mahrem ve sarsılmaz kanaatim – ki eğer kabul edilen doktrinlere karşı çıkıyorsa, en çok Ortodoksluğa karşıdır – şudur: Dindar ve eğitimli kişilerin pek çoğu hakkında ne söylerse söylesin, Tanrı bizim tarafımızdan, kullarının karşısında, hiç de sevilmek istemez, ama kullarınca yüceltilmek ve başlangıç noktasının bu olmasını ister. Pek çok din kitabının benim için katlanılamaz olmasının nedenin budur. Kullarına yaslanan ve bir şekilde yarattıklarını kıskanan bu Tanrı benim gözümde anca bir puttur. Ve yeni bir dinin doğuşuna kadar da, ilan ederim ki, şu anda yazdığım şeyle çelişen herhangi bir şey kaleme aldığımda samimi olmayacağım.” (Etre et Avoir)

Marcel’in felsefesinde başkası ile ilişkimde, “sevgi” ve “sadakat” önemli yer tutar.

“Benim üzerimde talepleri olan dünyada, başkaları ile birlikte olduğumu gördüm: Başkalarına tepki veriyorum ve onlarla birlikte veya onlar için sorumluluklar alıyorum. Yani, kendi oluşumdan uzakta, bilişteki kesinliğimin zemini ve irademdeki tutarlılığın motifi, bana temel varoluş nosyonumu veren bir başkasının varoluşu ve başkalarının varlığına inandığım ve bu inanç üzerinden hareket ettiğim sürece, kendi varoluşumu doğrulamaktır; benzer bir şekilde, sadakatle kendi varlığımın yaratılışını başlatacak ve sürdürecek olan bir başkasına verdiğim samimi bir yanıttır. Ahlaki varoluşun bu özü üstüne düşünmek Varlığa dair bir metafiziğe yöneltir.”

Marcel Nietzsche’nin söylemini değerlendirecek, onun derinliğinin altını çizer: ‘İnsan, vaatler verebilecek’, kendini bir şeylere bağımlı kılacak ve geleceğini belirleyebilecek ‘tek varlıktır.’

Yüzleşmek, sorumluluk almak, değerlendirmek kişisel varoluşun başlıca eylemleridir. Endişe ve kaygı ise ruhu kurutan, her içten girişimi engelleyen bir şeydir.

“Eğer inanç, umut ve merhamet içinde, Tanrı’ya olan derin bağlılıkta sabır ve tevazu besleyerek yaşamaya karar verirsem, var olduğuna inandığım ve uğrunda diğer her şeyi kaybetmeye razı olduğum bir amaç uğruna yaşıyorum demektir: Sahip olduklarımın üzerinde bir şeyi doğrularım ve aldığım risk de hayatımdır.”

Onun inançtan anladığı, kişinin kendi içinde yaşadığı bir şeydir. Dolayısıyla bu deneyim ne aktarılır ne de öğreti gibi kabul ettirilir. Herkesin Tanrı ile kurduğu bağ kendini bağlar. Bu kişisel seçim yine kişinin özgürlüğü ile bağlantılıdır.

Umudun dayandığı hesaplanamaz şey doğaüstüdür: “Umut, ancak içinde mucizelere yer olan bir dünyada olasıdır.”

Dolayısıyla kişi varoluşunu Tanrıya olan derin bağlılıkla yaşamayı seçerek, amacına giden yolda sabırlı olarak ve bu doğrultuda yolunun getirebileceği riskleri göğüslemeye hazır olarak özgürdür.

Tecessümü ve aşkınlığı ile birlikte kişisel varoluş deneyimi, yaratılan evren karşısında aşkın bir “ben neysem oyum” duruşunu akla getirir; yalnızca bedenim ve hayatım karşısında durduğum gibi değil fakat şöyle bir duruş: Mutlak bir Sen olan her inanç sahibi için mutlak bir Ben. Her inanç sahibi bir tanıktır ve inançsız kişi başkalarının inancına inanmakla yola çıkar. Kilise, tarihi olarak tasdik edilmiş gerçekliğinin doğrulanması yoluyla, telkinin akla yatkınlığını temin eder. Oysa verili olandan hareketle inanmak onun anladığı anlamda inanç değildir.

Yaradılışa Hıristiyan gözüyle bakacak olursak, Tasavvuf felsefesine çok yakın bir şeyler buluruz. Eğer maddi dünyanın yaradılışı, bir teknik değilse, özellikle insanın yaratılışı hiç de bir teknik eseri değildir. Allah insanı hür yaratıyor, onu hür bir varlık haline getiriyor, onda hürriyeti yaratıyor. Yaratma faaliyeti el işçiliği ile ilgili “bir iş” değildir, fakat varlığın, aşk aracılığıyla bir intikalidir, bir tecellisidir (yani, yaratma faaliyeti, yaratıcı ile varlık arasında bir aşk ifadesi, bir aşk münasebetidir), yaratma faaliyeti kendisinden bir şey vermedir, yaratma faaliyeti varlıkları “Varlığa” iştirak ettirmek arzusudur. İnsan bahis konusu olunca, yaratma onu, diğer varlıklar arasında hürriyet aracılığıyla, ilahi tabiata iştirak ettirmek maksadını ifade eder.

BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.

2005'ten beri çevrim içi felsefe yapıyoruz...