Tanrı’nın Varlığının Kanıtları, Tanrının Varlığının Kanıtlamaları

Tanrı'nın Varlığının Kanıtları
Tanrı'nın Varlığının Kanıtları

Düşünce tarihinde en çok tartışılan konulardan birisi din ve onun içinde barındırdığı Tanrı olgusudur. Bu bağlamda her dönemde, bir Tanrı’nın varlığı ya da yokluğu tartışılagelmiştir. Tanrı’nın var olduğuna dair ileri sürülen kanıtlar ise şunlardır:

ONTOLOJİK KANIT: TANRI’NIN VARLIĞININ ONTOLOJİK KANITLARI

Buna varlıkbilimsel kanıt da denir. İlk kez Aziz Anselmus (1033-1109) tarafından kullanılmıştır. Tanrı’nın varlığını, Tanrı kavramından yola çıkaracak ispatlamaya kalkan anlayıştır. İlk kez bu kanıtı ortaya atan kişi Aziz Anselmus’tur. Tanrı tasarlanabilen en yetkin (mükemmel) varlıktır. Yetkin varlık, var olmadığı takdirde yetkin olamaz.

Bu kanıtı ileri sürenlerden biri de Descartes’tir. Ona göre, insan yetkin olmayan varlıktır. Fakat yetkin olmayan insanda yetkin varlık düşüncesi vardır. İnsan kendi kendine yetkin varlık düşüncesini koyamaz. Çünkü insan yetkin bir varlık değildir. Demek ki insana bu düşünceyi bir yetkin varlık vermiştir.

Tanrı burada “mutlak olarak mükemmel varlık”tır. Varlığı zorunludur. Kendisinden daha mükemmeli tasavvur edilemeyen varlıktır.

Bu durumda düşüncenin en mükemmel konusu Tanrı’dır. Ontolojik kanıt denilmesi, Tanrı’nın varlığının Onun var olmasıyla kanıtlanmasından ötürüdür. Düşüncede özü itibarıyla varlığı zorunludur, bir an için bile yok sayılması mantıksal olarak imkansızdır. Çünkü Tanrı’nın var olmadığını düşünmek, onun en mükemmel bir varlık olmadığını söylemek anlamına gelir, bu ise var olmak niteliğinin eksilmesi demektir.

Noksan bir varlığın Tanrı olması düşünülemez bile. Onun dışındaki var olan şeyler de ona katılarak ondan pay alarak, “varlık” kazanırlar. Tanrı, mutlak varlık, mutlak iyidir.

O, Platon’un ideasına; yani tümel kavramları gerçek varlık sayan kavram realizmine dayanarak Tanrı’nın varlığını ispatlamaya çalışmıştır. Bu doğaldır; çünkü ona göre bilmek, düşünmektir. Hakikat de ispat edilerek bilinir. Bu anlamda, bilgi, gerçeğe uygunluktur.

Ontolojik Argüman, sırtını hiçbir şekilde kanıta yaslamaması bakımından, Tanrı’nın varoluşuna ilişkin bahsi geçen her iki argümandan da fazlasıyla farklıdır. Daha önce değindiğiniz gibi Tasarım Argümanı dünyanın, nesnelerin ve canlıların doğasına ilişkin kanıtlarda temellenir; İlk Neden Argümanı ise Tasarım Argümanına kıyasla daha az kanıta ihtiyaç duyar; o, yalnızca hiçbir şeyin var olmaması yerine bazı şeylerin var olduğu gözlemini esas alır. Halbuki Ontolojik Argüman, Tanrı’nın varoluşunun zorunluluğunun tam da Tanrı tanımının en üstün varlık anlamını taşıması kaynaklı olduğunu gösterme girişimidir. Bu çıkarım, deneyime önsel (prior) olduğu için a priori bir argüman olarak da bilinir. Ontolojik Argümanın tanımına göre Tanrı, tahayyül edilebilir en mükemmel varlıktır ya da Aziz Anselmus‘un (1033-1109) argümana ilişkin ünlü formülasyonunda olduğu gibi “kendisinden daha büyük bir şeyin kavranamadığı varlıktır.”

Tanrı’nın mükemmelliğinin ya da büyüklüğünün veçhelerinden biri onun varoluşudur. Mükemmel bir varlık, var olmaması durumunda şüphesiz mükemmel olamaz. Neticede, tıpkı üçgenin tanımı gereği iç açılan toplamının 180 derece olması gibi, Tanrı’nın var olduğu sonucunun da Tanrı tanımında zorunlu olarak mevcut olduğu varsayılır.

Meditasyonlar’ın beşincisin’e Rene Descartes (1596-1650) da dahil olmak üzere birçok filozof tarafından kullanılan bu argüman, Tanrı’nın varoluşuna ilişkin çok az kişiyi ikna etmiştir; fakat yine de bu argümanda tam olarak neyin yanlış olduğunu görmek kolay değildir.

R. Descartes Düşünceler (Meditations)[1] isimli eserinde bu kanıtı şöyle açıklamaktadır:

Ben, en yüce derecede yetkin varlık olan Tanrı fikrini zihnimde taşıyorum. Mükemmellik niteliklerinin birinden mahrum olan bir varlık, en yüce yetkin varlık olamaz. Öyle ise Tanrı’nın, yani en yüce derecede olgunluğa sahip varlığın, mükemmellik niteliklerinden mahrum olduğunu düşünmek çelişki ortaya çıkarır.

Varlık, bir yetkinlik niteliğidir. Öyle ise varlıktan mahrum olmak, yetkinlikten mahrum olmak demektir. En yetkin varlık olan Tanrı’nın varlıktan mahrum olacağını söylemek, çelişki doğurur. O halde, Tanrı’nın var olması, Tanrı kavramının ayrılmaz bir parçasıdır.

Sonuç olarak, Tanrı gerçek anlamda vardır.

Descartes’in bu kanıtı, bütün maddelerin önüne yerleştirilmesi gerekli olan şu kanıta dayalıdır: Eğer A’nın B’yi mantıken içerdiği açık ve seçik olarak görülürse, A’nın B’yi hakikatte de içerdiği anlaşılır.

Buna göre Descartes, mükemmel varlık kavramıyla başlıyor, sonra böyle bir varlık için “varlığını zorunluluğu”nu öne sürüyor; yani bir bakıma “zorunlu varlık”ı orta terim olarak takdim ediyor ve sonunda kavramdan gerçekliğe geçiyor. Demek ki Descartes’e göre Tanrı adeta her yarattığı insanın ruhuna “mükemmel varlık” fikrini mühürlüyor.

Spinoza ise ontolojik kanıta Ahlak[2] isimli eserinde yer veriyor. Ona göre Tanrı hakkında bir fikre sahip olmak bir cevheri algılamaya çalışmak gibi bir olaydır. Varlık cevherin anlamına aittir. Öyle ise, Tanrı varlığı zorunlu olan bir cevherdir.

Leibniz’e göre ise, kudret, ilim ve irade sıfatları varlık kavramı ile tutarlılık oluşturmaktadır. Tanrı’yı kendi kendisiyle tutarsız kılacak, yani O’nun bilgi, kudret ve iradesini zorlayacak hiçbir sınırlama bulunamaz. O halde, Tanrı fikri mantıken sağlam ve tutarlıdır. Buradan “Tanrı zorunlu olarak vardır” tarzında çelişki oluşturmayan bir sonuca gidilir.

İslam filozofu Farabi‘ye baktığımızda varlığı “vacib” ve “mümkün” şeklinde ikiye ayırarak bu kanıtı Tanrı’nın varlığını ispat için kullandığını görürüz. Varlığı zorunlu (yani vacibu’l vucud) olan Tanrı, ilk nedendir. Varlığını başka bir varlıktan almadığı için inkar mümkün değildir. Mükemmel Tanrı saf düşünce(akıl-intellectus), saf düşünen (akil, intellegens) ve saf düşünülen (makul, intellectum)dir. Bu niteliklere sahip olmak O’nu her şeyden ayrı tutmaktadır.

Klasik Felsefeciler tarafından savunulan ontolojik kanıt yani varlık bilimsel kanıt yirminci yüzyıl düşünürler olan Charles Hartshorne, Norman Malcolm ve Alvin Plantinga tarafından da savunulmuştur.

Anselm’in bu kanıtı geliştirmesi aslında Kutsal Kitap’ta Mezmurlarda var olan Akılsız içinden, “Tanrı yok!” der (Mezmur 14:1) sözü üzerinde yazdıkları ile ortaya çıkmıştır. Bu yazıların bulunduğu Anselm’in kitabının orijinal adı Proslogion’dur.[3] Bu yazılarında özetle ifade etmek istersek Anselm;

  1. Tanrı en yüce mümkün olan varlıktır.
  2. Tanrı en azından her kesin aklında ya da anlayışında vardır.
  3. Akılda olan en yüce varlık gerçekte olan en yüce varlık kadar yüce olamaz.
  4. Eğer Tanrı yalnızca akılda en yüceyse o zaman varlığı mümkün olan en yüce varlık olamaz.
  5. O zaman Tanrı akılda olduğu gibi gerçekte de vardır.

Klasik ontolojik kanıta yöneltilen bir takım eleştiriler olmuştur. İlk itiraz Thomas Aquinas’tan gelmiştir. Ona göre Tanrı’nın varlığını Tanrı’nın etkinliklerinden anlamak gerekir. Alemden yola çıkmak gerekir. Bir anlamda psikolojik veya analitik değil, sentetik açıdan bakmak gerekir demektedir.

Kant’ta Aquinas’ın bıraktığı yerden devam etmiştir. Bu tarz eleştirileri önceden gören Descartes “Tanrı’yı düşündüğüm için o var değildir. O var olduğu için ben onu düşünüyorum.” Tanrı’nın varlığını düşünüyorum o halde O vardır değil. O var olduğu için Tanrı’nın varlığını düşünüyorum şeklinde karşı eleştirilere adeta bir ön cevapta bulunmuştur.

Yirminci yüzyıl düşünürü Norman Malcolm’a göre şöyle bir akıl yürütme bu tarz eleştirilere adeta bir cevap oluşturmaktadır:

  1. Eğer Tanrı varsa onun varlığı gereklidir.
  2. Eğer Tanrı yoksa, onun varlığı imkansızdır.
  3. O zaman Tanrı ya vardır ya yoktur.
  4. Tanrı’nın varlığı ya gereklidir ya da imkansızdır. Yani çelişki vardır.
  5. Tanrı’nın varlığı mümkündür. İmkansız değildir. Yani çelişki ispatlanamamıştır.
  6. O zaman Tanrı’nın varlığı gereklidir.

Karl Barth’a göre Anselmus’un ontolojik kanıt görüşü bir kanıt değil iman açısından kabul edileni daha derinden anlamaya çalışmaktır.

Bütün bunlara bakarak aslında Anselmus’un “Ontolojik Kanıtının” gerek Tanrı’nın varlığının kanıtı açısından gerekse imanın daha derinden anlaşılması açısından çok büyük rol oynadığı hiç kuşkusuz ortadadır. Özellikle Teist görüşün karşısında yer alan Ateistler için oldukça zorlayıcı bir yaklaşımdır; çünkü p’nin varlığının inkarının gerçekleşmesi için p’nin gerçekten söz konusu bile edilememesi gerekir.

KOZMOLOJİK KANIT: KOZMOLOJİK İSPAT, İLK NEDEN ARGÜMANI

Bu kanıt, ilk neden ve nedensellik kanıtıdır. Hiçbir şey, nedensiz olarak meydana gelmez. Her şeyin bir nedeni vardır; her bir neden, başka bir nedenin sonucudur. Yani var olan her şeye, kendisinden önce gelen bir şey neden olmuştur. Bu nedenlere bakarak, ilk nedene kadar ineriz ve yani tanrıyı buluruz. Tanrı var olma nedeni bulunmayan temel tek varlıktır.

Kozmolojik Argüman olarak da adlandırılan İlk Neden Argümanı evrenin nasıl olduğuna ilişkin olgulara dayanmayıp yalnızca evrenin var olduğuna ilişkin empirik olguyu temel alır.

Kozmolojik kanıtta Tanrı’nın varlığı evrenden hareketle kanıtlanmaya çalışılır. Bazen bu tarz bir tartışmaya ilk neden kanıtı da denmektedir.

İlk Neden Argümanına göre, mutlak olarak her şey kendisinden önce gelen bir şeyin sonucudur: hiçbir şey bir neden olmadan varoluşa gelmez. Evrenin var olduğunu biliyor olduğumuz için, onun halihazırdaki haline gelmesine peşi sıra gerçekleşen neden ve etkiler zincirinin yol açtığını hiç şüphesiz varsayabiliriz. Bu zinciri en geriye kadar takip edecek olursak, bulacağımız şey asıl neden, eş deyişle ilk neden olacaktır. İlk Neden Argümanının bahsettiği bu ilk neden Tanrı’dır.

Bu tartışmanın tarihi kaynağı Platon ve Aristoteles’e kadar gitmektedir. Orta Çağ döneminde Thomas Aquinas ve Duns Scotus döneminde daha da gelişmiştir. Tanrı’nın varlığı hakkında Thomas Aquinas’ın Summa Theologica’sında beş kanıt gösterilmektedir bunlardan ilk üçü kozmolojik kanıt olarak görülmektedir. Daha sonra Samuel Clarke ve Leibniz tarafından buna benzer görüşler savunulmuştur. Yirminci yüzyılda ise Richard Taylor bu görüşü savunmuştur.

Bu konuşta tartışma konusu oldukça geniştir. Bu da bu kanıtın oldukça eski bir kanıt olmasından kaynaklanmaktadır. Kozmolojik kanıtın ilk ve basit şekillerini Platon’un kanunlarında görmek (10. Kitap) mümkündür. Aynı zamanda Aristoteles’in Metafizik’te de (12. Kitap) görmek mümkündür. Örneğin, Aristoteles hareketi, en son noktada, Hareket Etmeyen Hareket ettiriciye dayandırarak açıklamaktadır. Bu felsefe tarihinde oldukça etkin bir fikirdir.

Bu kanıt daha sonra Yunan felsefesinin etkisi altında kalan bazı Yahudi ve Hristiyan din bilginlerinin dikkatini çekmiştir. Daha sonrada İslam din bilginlerinin dikkatini çekmiştir. İslam düşünce tarihinde kelamcılar daha ziyade “hudüs kanıtını” filozoflar ise “imkan kanıtını” tercih etmişlerdir. Daha sonra ikisi arasında bağlantı kurmaya çalışanlarda olmuştur. El-Kindi sonlu-sonsuz ilişkisi ile bir kanıt bulmaya çalışmıştır. Aynı zamanda Kindi ve Gazali gibi İslam düşünürlerinin hareketi de bir kanıt olarak kullanmaya çalıştıkları görülmüştür.

Kozmolojik kanıt felsefe tarihinde hep önemli olmuştur. Leibniz “Varlıkların en son kaynağı” isimli kitabında, Leibniz’in çağdaşı Samuel Clarke’da “Tanrı’nın varlığı ve Sıfatlarının Kanıtı” isimli konferans metninde kozmolojik kanıtı savunmuştur.

Kozmolojik kanıtın değişik türlerinden Hudus kanıtı en önemli olanıdır. Hudus, sonradan oluşma, yoktan var olma anlamındadır. Sonradan var olan varlıklara Hadis denilir. Nedensellik ilkesi kullanılarak şöyle bir kıyasla Tanrının varlığının kanıtlanması söz konusudur:

  • Evren bütün parçalarıyla sonradan olmadır (Hadis)
  • Her sonradan olanın, bir var eden (Muhdis) ihtiyacı vardır.
  • O halde, bu evreninde bir var edeni vardır.
  • O da varlığı zorunlu olan Tanrı’dır.

Bu oldukça geçerli bir çıkarımdır, zira her nedenin bir nedeni olmasının sonsuza kadar götürülmesi imkansızdır. Nedensiz bir neden olmalıdır. Bu neden, Aristotales, Thomas Aquinas gibi Batı felsefecileri ve Farabi gibi İslam felsefecileri tarafından kullanılmıştır. Tabi bu görüşlere Kant gibi karşı gelenlerde olmuştur. Ona göre bu sadece spekülatif ve metafizik bir kanıttır, Tanrı’nın varlığını kesin olarak ispatlamaz.

Kozmolojik kanıtın sonucu zaman zaman kişileri panteist yaklaşımlara kadar götürebilir. Bu nedenle sonuca doğru giderken Tanrı’nın gerçek varlığı ile bizim kafamızda oluşturduğumuz varlığın farklı olmamasına dikkat etmemiz gerekmektedir. Kozmolojik kanıt bize Tanrı’nın varlığına kanıt olması açısından önemlidir. Tanrı’nın varlığı “Loch Ness canavarı var mı?” sorusu ile paralel bir soruya bağlı değildir. Tanrının varlığına ilişkin soru bütün evrenin tamamının karakterini içeren bir sorudur. Bu varlık kanıtını yanlış değerlendirmek bizi daha önce de dediğimiz gibi Panteizm ya da Naturalizm’in kucağına atacaktır. Ki bunu zaman zaman İslam düşünürlerinde görmek mümkündür. Evrenden Tanrıya ulaşırken yavaş yavaş varlıklar aracı olmaya hatta Tanrı’yı yansıtmaya başlamaktadır. En iyisi kozmolojik kanıtla Tanrı varlığına inanan bir kişinin yapacağı en güzel şey gerçek Tanrı’yı kendisini ifade ettiği şekilde kendini ifade ettiği Kutsal Kitabından tanımaya, anlamaya çalışmasıdır.

İmkan kanıtı ise Kozmolojik kanıtın bir diğer türüdür. Hudüs kanıtına benzer. Evrendeki varlıkların mümkün oluşundan hareketle Tanrı’nın varlığını kanıtlar.

  • Evren mümkünler (varlığı zorunlu olmayan) topluluğudur.
  • Mümkün, kendi kendinin sebebi olmayandır. Onu var kılan başka sebepler vardır.
  • Varlığı (zorunlu olmayan) mümkün olan şeyin, var olmak için başka bir nedene ihtiyacı vardır.
  • Bu neden, varlığı zorunlu, öncesiz ve ilk neden olan Tanrı’dır.

Görüldüğü gibi mümkün varlığı var eden zorunlu varlıktır. Bunun varlığını kabul etmek, kısır döngüyü engeller. Fakat bu delile karşı yöneltilen, Kant’ın eleştirilerine dikkat etmek gerekir. Bu eleştiri şu şekildedir; “Bende yüz milyon var” demek, cebimde bunun olmasının zorunlu kılmazsa, imkan kanıtı da Tanrı’nın varlığını kanıtlama da yeterli olmaz.

TELEOLOJİK KANIT: TASARIM ARGÜMANI, EREKSEL KANIT

Evrenin her yeri en ince ayrıntısına kadar düzenlenmiş şekildedir. Evrendeki bu düzen belli amaçlara hizmet etmektedir ve evrende yaşamın sürmesini sağlamaktadır. Ne düzen ne de amaç kendi kendine ortaya çıkamaz. O hâlde, evrene düzen ve amaç veren bir gücün veya bilincin varlığının olması gerekir. Bu varlık da Tanrı’dır.

Tanrı’nın varoluşuna ilişkin sık kullanılan argüman, zaman zaman “tasarım argümanı” olarak da adlandırılan teleolojik argümandır.

Bu argüman, doğal dünyada etrafımıza baktığımızda, kaçınılmaz olarak, her şeyin gerçekleştirdiği işleve uygun olduğunu göreceğimizi ifade eder: her şeyin tasarlanmış olduğuna dair kanıtları kendinde taşır.

Dolayısıyla bu, bir Yaratıcının varoluşunu bize gösteriyor olmalıdır. Örneğin, insan gözünü inceleyecek olursak, en küçük parçalarının tümünün birbirine uyduğunu, her bir parçanın yapıldığı görme amacına uygun olarak akıllıca yerleştirildiğini görürüz.

William Paley (1743-1805) gibi Tasarım Argümanı destekçilerine göre, göz ve benzeri doğal nesnelerin karmaşıklığı ve verimliliği, tüm bu nesnelerin Tanrı tarafından tasarlandığının ispatı olmalıdır. Başka türlü nasıl olurdu da halihazırda var oldukları gibi var olurlardı? Böylece onlara göre, nasıl bir saate baktığımızda onun bir saatçi tarafından tasarlandığını söyleyebiliyorsak, tıpkı buna benzer biçimde, “göz”e baktığımızda da onun bir tür İlahi Saatçi tarafından tasarlanıyor olduğunu söyleyebilmeliyiz. Öyle ki Tanrı, sanki bilerek ve isteyerek, dünyaya kendi varoluşunun kanıtlarını bırakmıştır.

Bu, etkiden yola çıkarak nedeni ortaya koyan bir argüman: etkiye (saat ya da göze) bakarak ve onun tetkikinden yola çıkarak, onu var eden nedeni (bir saatçi ya da bir İlahi Saatçi) söylemeye çalışmaktır. Söz konusu argüman, saat gibi tasarlanmış bir nesne ile göz gibi doğal bir nesnenin, birçok yönden benzerliğe sahip olduğu fikrine sırtını yaslar. Bu türden bir argüman iki şeyin birbirine olan benzerliğinde temellenen analojik bir argümandır. Analojik argümanlar, bazı yönleriyle birbirine benzeyen iki şeyin, aynı şekilde diğer yönleriyle de birbirine benzeyeceği ilkesine dayanır.

Tasarım Argümanını kabul edenlere göre, bak tığımız her yerde, özellikle de doğal dünyada -ağaçlarda, falezlerde, hayvanlarda, yıldızlarda veya baktığımız her neyse onda- Tanrı’nın varoluşunun daha ileri olumlamalarını görebiliriz. Bu şeyler (doğa nesneleri) bir saate kıyasla çok daha ustaca inşa edildikleri için, İlahi Saatçi de buna paralel olarak, normal bir saatçiye kıyasla çok daha zeki olmalıdır. İlahi saatçi o kadar güçlü ve akıllıdır ki onun Teistlerin geleneksel anlayışındaki Tanrı olduğunu varsaymak anlaşılmaz bir şey değildir.

Biz bu kanıta düzen ve amaç kanıtı da diyebiliriz. Doğa olaylarının varlığının, düzenliliğinin ve amaçlılığının bir yaratıcıyı gerektirdiğini savunan bir kanıttır.

Bütün evrene baktığımızda gerçekten hiçbir biçimde bir tesadüfe yer olmadığını gözlemlemek mümkündür. Bütün evren belli sistemlerin üzerinde durmaktadır. Doğal olarak her bir varlığın bir amacı vardır. İşte bu nedenle bu kanıt Teleolojik kanıt adını yani erekbilimsel (amaç bilimsel) kanıt adını almaktadır. Bütün bu varlıkları amaçlarına göre yaratan bir zeka olmalıdır. Bu kanıta göre bu zekanın varlığını kabul etmek kaçınılmazdır.

Kozmolojik kanıtta olduğu gibi, Teleolojik kanıtta da köken eski Yunan’a kadar dayanmaktadır. Zaten Kutsal Kitabın bir çok yerinde de Tanrı’nın böyle bir düzeni elinde tuttuğu ifade edilmektedir. Gerek Platon, gerekse Aristo hep gökyüzünün düzenine bakarak bu düzenin arkasında bir başlatıcı neden aramışlardır. Ortaçağa gelene dek de hep düşünürler bu düzeni belli başlı bir biçimde bir yaratıcı için bir kanıt görmüşlerdir. Örneğin Mezmurlarda hep “göklerin ve yerin Rabbi” ifadeleri geçerken aynı zamanda “Yıldızların sayılarını” bilen, hesaplayan, bir düzen Tanrısı gerçeği görülmektedir.

Bu yalnız Mezmurlarda değil Kutsal Kitabın farklı yerlerinde de benzer ifadeler bulunmaktadır. Thomas Aquinas‘ın Tanrı’nın varlığı için sıraladığı “Beş Yol’un” açıklandığı Orta Çağda bu kanıt ortaya atılmıştır. Daha sonra on sekizinci ve on dokuzuncu yüzyılın başlarında oldukça popüler olmuştur. Özellikle İngiliz teolog William Paley(1743-1805) tarafından geliştirilmiştir. Yirminci yüzyılda ise Richard Taylor, F.R. Tennant ve Richard Swinburne tarafından savunulmuştur.

İslam inancında düzen ve amacı içeren tartışmalar genelde iki yol takip etmişlerdir. Bunlardan biri evrendeki muhteşem düzenden ötürü Tanrı’nın varlığının ispatı diğeri ise Tanrı’nın sıfatlarından hareketle evrendeki düzenin ve amacın açıklanmasıdır. Farabi, İbn-i Sina, Gazali, İbn Rüşd gibi ünlü İslam düşünürleri Tanrı’nın adaletinden, cömertliğinden, güzelliğinden bahsederken sözü evrenin yapısına getirmişlerdir. Gazali gibi bazıları da bu iki yolu iç içe kullanmışlardır.

Teleolojik Kanıt: Özet Anlatım

  1. Doğa içinde gerçekten muhteşem bir düzeni gösteren bir çok örnekler vardır.
  2. Böylesine muhteşem bir düzen gerçekten muhteşem bir zekayı gerektirmektedir.
  3. Bu nedenle doğanın varlığı büyük bir olasılıkla muhteşem bir zekanın varlığından kaynaklanmaktadır.

Bu kanıtın insan ruhunda etkisi oldukça büyüktür. Bu nedenle birçok vaiz bu kanıtı kullanmayı tercih eder. Kant, Hume ve Darwin gibi kişiler bu kanıta karşı çıkmışlardır. Özellikle Kant duyulur alemin verilerinden duyuların kapsamına girmeyen bir şeyin varlığına gidilmek istenmesinin, evreni zorunlu bir işçi gerektiren olarak bir saat gibi düşünmeyi gerektirmektedir.

Bu da Tanrı’nın yaratıcılığına zorunluluk yükleyecektir. Hume’un bu konu üzerinde ortaya attığı görüşlerse oldukça çetin tartışmalara yol açmıştır. Zaten Darwin kendince bu kanıtın bütün dayanaklarını söküp atmıştır. Tennant ise teleolojik kanıtı yeniden dile getirerek ilahiyat konusuna bir canlılık getirmiştir.

AHLAKİ KANIT: TANRI’NIN VARLIĞININ AHLAKİ KANITLARI

Tanrı olmasaydı her şeyi yapmak uygun olurdu. O hâlde iyi ve kötünün anlam ifade edebilmesi için, bunların karşılıklarının olması gerekir. Bu karşılıkları uygulayacak bir güce ihtiyaç vardır. Bu da Tanrı’dır.

Ahlaki kanıt üzerinde tartışmanın kökeni yine Platon’a kadar gitmektedir. O noktadaki görüş gerçek ve doğru olanın muhakkak “İyi Formunda” olmasıdır. Bazı kişiler bu tarz bir kanıt üzerinde filozofların değil sade halkın durduğunu ileri sürmektedirler.

Bu bir anlamda doğrudur. Filozofların tartıştıkları konular zaman zaman şekil değiştirmektedir. Ama her ne olursa olsun filozoflar arasında moda olan konuların değişmesi daha önce tartıştıkları ya da daha sonra tartışacak oldukları konuların bir çoğunun önem taşımadığı anlamına gelmemektedir.

Ahlaki kanıt, kişinin ahlaki deneyiminden ve bu deneyim ile ilgili her çeşit veriden yola çıkarak Tanrı’nın varlığını ispat etmektir. Bu tarz bir kanıtı 18. yüz yıl sonlarında geliştiren Kant’tır. Aslında Ahlak yoluyla Tanrının varlığı inancını temellendirmeye çalışırken Kant, büyük bir zorlukla karşı karşıya kaldığının farkındadır. Bir yandan ahlakın otonomluluğunu korumak, öte yandan da inanç ile ahlak arasında makul bir bağın var olduğunu göstermek zorundadır. Böyle bir çabada ahlaktan inanca gidilmek suretiyle inanmanın rasyonelliği ortaya konacak, ama inançtan yola çıkılmak suretiyle ahlakın temellendirilmesine gidilmeyecektir. Başka bir deyişle ahlaki teolojiye “evet”, ama teolojik ahlaka “hayır” denecektir. Kant’a göre insan ahlaki bir varlıktır. İnsan ahlaklı olmaya “mecbur” bir varlıktır. Onu mutluluğa layık kılan da yine ahlaklılıktır. Akıl dünyasında ahlaklılıkla mutluluğun birleştiği bir sistemin varlığını düşünmek, insan olarak bizim hakkımızdır. Bu konunun yalnızca bir ide olarak fikirde kalmaması gerekir. Mutluluğun gerçekleşebilmesi için herkesin üzerine düşeni yapması gerekir.

Kant’a göre insan Tanrı’nın ve sonsuzluğun olmadığını kanıtlayamadığına göre ve dünyada iyi olan her kişinin de kör doğanın zulmüne tabi olacağı gerçeğinde umudunu bir yerde noktalamalıdır. Bunu yapamazsa umutsuz kalacak ve bu da kişinin ahlak duygusuna zarar verecektir. Bu noktadan hareketle Kant’a göre ahlaki bir varlık olan Yaratıcı’nın varlığının kabul edilmesi gerekmektedir.

Platon üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan A. E. Taylor’un “Tanrı var mıdır?” isimli eserinde: “Deneyimlerimize göre ahlaki talepler zorlayıcı ve bağlayıcıdır. Onların bu özelliği, kendi düşünce ve kararlarımızdan değil, daha yüce ve evrensel bir varlıktan gelmektedir. Vicdanımızın sesi, yaşayan bir Tanrı’nın faaliyetinin açık işaretidir” demektedir. Yani bir anlamda Ahlaki ideal objektif olup herkes için geçerlidir. Kesin bir olgu-değer ayrımından söz edilemez. Sürekli bir ahlaki ilerleyiş içinde bulunan insan, bir takım taleplerle karşılaşmakta ve ilahi inisiyatif onu daima ileriye doğru çekmektedir. Bu taleplerin son kaynağı insan olamaz. Yine uğruna her şeyimizi feda etmeye hazır olduğumuz bir gaye dünyevi bir gaye olamaz. İşte böyle bir gaye, varlığında bütün iyilikleri toplayan, varlığın da değerin de asıl kaynağı olan Tanrı’dır. O halde, ahlaki şuur ve ahlaki ilerleme, bizi bir Tanrının var olduğu inancına götürür.

Görüldüğü gibi bu delil, mantıki bir kesinlik iddiasıyla ortaya çıkmamaktadır. İnsanın ahlaki deneyimi hareket noktası olarak seçtiğimiz takdirde nasıl bir düşünce içine girebileceğimizi göstermektedir.

TANRININ VARLIĞININ İSPATLARI: ÖZET

Hepimiz bir tanrı fikrine sahibizdir. Ona ister inanalım ister inanmayalım “Tanrı” denildiğinde ne kast edildiğini anlarız. Şüphesiz, şu anda kendi Tanrı fikrinizi düşünüyorsunuz. Bu, Tanrı’nın gerçekten var olduğunu söylemekten oldukça farklı görünür.

Sonradan Canterbury Başpiskoposu olan İtalyan rahip Anselmus, “Ontolojik Argüman“ında, mantık gereği bir tanrı fikrine sahip olmamızın Tanrı’nın gerçekten var olduğunu kanıtladığını iddia ederken bu konuda sıra dışı bir yol izledi. Anselmus’un “Proslogion” adlı kitabında yer alan argümanı, tartışma götürmez bir iddiayla başlar: Tanrı ondan “daha yüce bir şey tasarlanamayan” varlıktır. Bu da Tanrı’nın düşünülebilecek en yüce varlık olduğunu söylemenin başka bir yoludur: Güçte, iyilikte ve bilgide en yücedir.

Ondan daha yüce hiçbir şey tasavvur edilemez ya da edilebilseydi o şey Tanrı olurdu. Tanrı en yüce varlıktır. Bu Tanrı tanımı tartışmaya açık görünmemektedir: Örneğin Boethius da Tanrı’yı buna benzer bir şekilde betimlemişti. Zihinlerimizde bir tanrı fikri olduğu aşikârdır. Bu da tartışma götürmez. Ancak Anselmus bundan sonra şöyle diyordu: Zihinlerimizde var olan, fakat gerçekte var olmayan Tanrı tasarlanabilir en yüce varlık olmazdı. Gerçekte var olan şey, kesinlikle daha yüce olurdu. Bu Tanrı kavramı zihinlerimizde var olabilir, ateistler bile genelde bunu kabul eder. Ancak tasavvur edilen bir tanrı, var olan bir tanrıdan daha yüce olamaz. Böylece Anselmus şu sonuca varır: Tanrı var olmak zorundadır.

Bu, Tanrı tanımının mantıksal bir sonucudur. Anselmus haklıysa, sırf bir tanrı fikrine sahip olmamıza dayanarak, Tanrı’nın var olduğundan emin olabiliriz. Bu, kendi sonuçlarına ulaşmak için dünyayla ilgili herhangi bir gözleme dayanmayan a priori bir argümandır. Tartışmasız bir başlangıç noktasından yola çıkarak Tanrı’nın var olduğunu ispatlar görünen mantıksal bir argümandır.

Anselmus ressam örneğini kullanıyordu. Ressam, resmini yapmadan önce bir sahne hayal eder. Bir aşamada hayal ettiğini resmeder. Böylece resim, hem zihninde hem de gerçekte var olur. Tanrı, bu örnekten farklıdır. Anselmus, Tanrı gerçekte var olmadan bir tanrı fikrine sahip olmamızın mantıksal olarak imkansız olduğuna inanıyordu; halbuki, tasarladığı resmi hiç yapmamış bir ressamı kolayca hayal edebiliriz, yani resim dünyada değil, sadece ressamın zihninde var olmuştur. Tanrı, bunun gibi yegane varlıktır: Kendimizle çelişmeden, var olmayan herhangi başka bir şeyi tasavvur edebiliriz. Eğer gerçekten Tanrı’nın ne olduğunu anlarsak, Tanrı’nın var olmamasının imkânsız olduğunu da fark ederiz.

Anselmus’un, Tanrı’nın varlığına ilişkin “kanıt”ını kavrayan birçok kişi, onun vardığı bu çıkarıma ulaşma biçiminde bir bit yeniği olduğundan kuşkulanmıştır. Yerine oturmayan bir şey vardır. Tanrı’ya inananların pek azının inancı bu çıkarıma dayanır. Buna karşın Anselmus, “Mezmur”dan alıntı yaparak, yalnızca bir budalanın Tanrı’nın varoluşunu inkar edebileceğini söyler. Gelgelelim, aynı dönemde yaşamış başka bir keşiş Marmoutiersli Gaunilo, Anselmus’un akıl yürütmesini eleştirerek bir budalanın konumunu destekleyen bir düşünce deneyini öne sürdü. Okyanusun bir yerinde hiç kimsenin ulaşamayacağı bir ada hayal edin. İnanılamayacak kadar bereketli olan bu ada, hayal edebileceğiniz bütün meyveler, egzotik ağaçlar, bitkiler ve hayvanlarla dolu olsun. Üstelik ıssız olması, onu daha mükemmel bir yer haline getirir. Aslında burası, insanın hayal edebileceği en mükemmel adadır. Eğer birisi bu adanın var olmadığım söylerse, bununla ne kastettiğini kolayca anlarsınız. Bu mantıklıdır. Ama daha sonra bu kişinin size, bu adanın bütün adalardan daha mükemmel olduğu için gerçekten var olması gerektiğini söylediğini farz edin. Bir ada fikrine sahipsiniz. Ancak bu ada yalnızca zihninizde var olsaydı, en mükemmel ada olmazdı. O halde, gerçekten böyle bir ada olmalıdır.

Gaunilo, birinin bu argümanı kullanarak sizi bu en mükemmel adanın gerçekten var olduğuna ikna etmeye çalışmasını, muhtemelen bir çeşit şaka olarak düşüneceğinizi belirtir. Mükemmel bir adayı sadece nasıl olduğunu tasarlayarak, hokkabazlıkla dünyada gerçekten var edemezdiniz. Bu saçma olurdu. Gaunilo, Anselmus’un Tanrı’nın varlığına ilişkin argümanın, en mükemmel adanın varoluşuna dair argümanla aynı biçimi taşıdığını söylemek istiyordu. Eğer hayal edilebilir en mükemmel adanın var olması gerektiğine inanmıyorsanız, hayal edilebilir en mükemmel varlığın gerçekten var olduğuna neden inanasınız?

Aynı türde bir argüman, bin bir çeşit şeyi hayal edip var etmek için kullanılabilirdi: Sadece en mükemmel ada değil, en mükemmel dağ, en mükemmel bina, en mükemmel orman. Gaunilo Tanrı’ya inanıyordu ancak Anselmus’un Tanrı hakkında akıl yürütmesinin bu örnekte zayıf olduğunu düşünüyordu. Anselmus, Gaunilo’ya argümanının adalar bağlamında değil, sadece Tanrı’nın durumunda geçerli olduğunu söyleyerek karşılık verdi, çünkü Tanrı dışındaki şeyler ancak kendi türlerinin en mükemmeli olabilirdi, oysa Tanrı, her şeyin en mükemmeliydi. Bu sebeple, yalnızca Tanrı zorunlu olarak var olan varlıktı: Var olmaması mümkün olmayan tek şey. 200 yıl sonra, oldukça uzun bir kitap olan “Summa Theologica”nın kısa bir bölümünde, bir başka İtalyan Aziz Thomas Aquinas beş argüman, Tanrı’nın var olduğunu göstermeyi amaçlayan “Beş Yol” belirledi. Bu “Beş Yol,” bugün kitabın diğer bölümlerinden çok daha iyi bilinir. Bu beş yolun ikincisi “İlk Neden Argümanı“dır. Aquinas’ın felsefesinin büyük bölümü gibi bu argüman da Aristoteles’in çok daha önce kullandığı bir argümana dayanır. Anselmus gibi Aquinas da Tanrı’nın varlığına kanıt sağlamak için aklı kullanmak istiyordu. İlk Neden Argürnanı kozmosun varlığını, var olan her şeyi kendisine başlangıç noktası alır. Çevrenize bir bakın. Her şey nereden geldi? Buna verilebilecek basit cevap, var olan her şeyin, onu var eden ve onu o yapan bir tür nedene sahip olduğudur.

Futbol topunu ele alalım. Bu top, pek çok nedenin sonucudur; insanların tasarlaması ve biçim vermesi, hammaddeleri üreten nedenler vs. Ama hammaddelerin var olmasına ne sebep oldu? Bu nedenlere ne sebep oldu? Geriye dönüp bunun izini sürebilirsiniz. Daha da geriye, ondan da geriye… Fakat bu neden ve sonuç zinciri, sonsuza kadar geri mi gider? Aquinas, hiç sona ermeyen bir etki ve öncü’ nedenleri dizisinin zamanda durmadan geriye gitmeyeceğine, sonsuz bir gerileme olmayacağına inanıyordu. Sonsuz gerilemenin olması demek, bir ilk nedenin hiç olmaması demekti: Herhangi bir şey ilk neden olarak düşündüğünüz şeyin nedeni olur, onu da doğuran başka bir neden olur ve böylece sonsuza kadar giderdi. Fakat Aquinas, mantıksal olarak bakıldığında, bir noktada bu neden ve sonuç zincirini başlatan bir şeyin olması gerektiğini düşünüyordu. Eğer Aquinas bunda haklıysa, bizi şu anda bulunduğumuz yere getiren neden ve sonuç dizilerini başlatan, kendisi nedensiz olan bir şey olmalıydı: Nedensiz bir neden.

Aquinas, ilk nedenin Tanrı olması gerektiğini ilan etti. Tanrı, var olan her şeyin nedensiz nedenidir. Daha sonraki filozofların bu argümana verecek pek çok karşılığı oldu. Kimisi, her şeyi başlatan nedensiz bir neden olması gerektiği konusunda Aquinas’a katılsanız bile, bu nedensiz nedenin Tanrı olduğuna inanmanız için belirli bir sebep olmadığına işaret ederler. Nedensiz bir ilk nedenin son derece güçlü olması gerekirdi ancak bu argümanda, onda dinlerin genellikle Tanrı’nın sahip olduğunu varsaydığı özelliklerden herhangi birinin olması gerektiğini öneren hiçbir şey yoktur. Örneğin böyle bir nedensiz neden, mutlak iyi ya da her şeyi bilen olmak zorunda değildi. Kişisel bir tanrı yerine bir çeşit enerji dalgası olabilirdi. Aquinas’ın akıl yürütmesine karşı olası bir diğer itirazsa, sonuçlar ve onların nedenlerinden oluşan sonsuz bir gerilemenin olamayacağı yönündeki varsayımını kabul etmek zorunda olmayışımızdır. Bunu nasıl biliyoruz ki? Kozmosa önerilen her ilk neden için, “peki, buna ne sebep oldu?” sorusunu sorabiliriz. Aquinas, basit bir biçimde bu soruyu sormaya devam edersek, cevabın “Hiçbir şey. Bu, nedensiz bir nedendir,” olduğu bir noktaya geleceğimizi varsayıyordu. Ne var ki bunun da nedenler ve sonuçların sonsuza kadar geri gitmesi cevabından daha iyi bir cevap olduğunu kesin olarak söyleyemeyiz.

Hazırlayan: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Ömer YILDIRIM’ın Kişisel Ders Notları. Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf “Felsefeye Giriş” ve 2., 3., 4. Sınıf “Felsefe Tarihi” Dersleri Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı; “Felsefeye Giriş” / Nigel Warburton

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*