Stoa Okulu (Stoalılar, Stoacılar)’nun Yaşam Biçimi ve Önemsememenin Önemi Anlayışı

İnsanlar başlarına gelen şeyler karşısında “filozofça” davrandıklarını söylediklerinde, sözcüğü Stoacıların kullandığı anlamda kullanırlar. “Stoacı” adı, bu filozofların Atina’da sık sık buluştukları boyalı bir sundurma olan stoadan gelir. İlk Stoacı, Kıbrıslı Zenon‘du.

Erken dönem Yunan Stoacılarının, gerçeklik, mantık ve etiğe ilişkin geniş bir felsefi problemler alanında görüşleri vardı. Bununla birlikte en ünlü oldukları nokta, zihinsel kontrol üzerine görüşleriydi. Temel düşünceleri, sadece değiştirebileceğimiz şeyler üzerine endişelenmemiz gerektiğiydi. Diğer şeyler konusunda kaygılanmamalıydık. Şüpheciler gibi onlar da huzurlu bir zihni amaçlıyordu. Bir Stoacı, sevilen birinin ölümü gibi trajik olaylar karşısında bile duygularına kapılmamalıydı. Başımıza gelen şey çoğu zaman kontrolümüz dışında olsa da ona ilişkin tutumumuz kontrolümüz dahilindedir.

Stoacılığın kalbinde, hislerimiz ve düşüncelerimizden sorumlu olduğumuz fikri yatar. İyi veya kötü talihe nasıl karşılık vereceğimizi kendimiz seçebiliriz. Bazı insanlar duygularının değişen hava gibi olduğunu düşünürler. Stoacılar ise, aksine, bir durum ya da olay karşısındaki hislerimizi kendimizin seçtiğini düşünür. Duygular öylece başımıza gelmez. istediğimizi elde etmekte başarısız olduğunuzda üzgün, biri bizi kandırdığında kızgın hissetmek zorunda Stoacılar duyguların akıl ve mantığı bulandırdığına ve yargılama gücüne zarar verdiğine inanmışlardır. Onları sadece kontrol etmemeli, mümkün olduğunda onlardan tümüyle kurtulmalıyız da.

Daha geç dönem Stoacılar arasında en iyi bilinenlerden biri olan Epiktetus, hayatına bir köle olarak başladı. Birçok badire atlattı, açlığı ve acıyı öğrendi, bacağını zehirli bir böcek ısırdıktan sonra topal kaldı. Bedenlerimiz birer köle de olsa zihinlerimiz özgür kalabilir dediğinde kendi deneyimini tarif ediyordu. Bu sadece soyut bir teori değildi. Acı ve dertle nasıl başa çıkacağımız hakkında pratik tavsiyeler içeriyordu öğretisi. Özü şuydu: “Düşüncelerimiz bize bağlıdır.” Bu felsefe, Vietnam Savaşı sırasında Kuzey Vietnam üzerinde vurulan Amerikalı savaş pilotu James B. Stockdale’e de esin kaynağı olmuştu. Stockdale pek çok kez işkenceye maruz kalmıştı ve dört yıl boyunca da yalnız başına bir hücreye kapatılmıştı. Üniversite yıllarında almış olduğu bir derste geçen Epiktetus’un öğretisinden hatırladıklarım uygulayarak hayatta kalmayı başardı. Paraşütle atlayarak düşman bölgesine düştüğünde, insanlar ona ne kadar kötü davranırlarsa davransınlar o duygularına kapılmamaya karar verdi. Değiştiremeyeceği şeylerin kendisini etkilemesine izin vermeyecekti. Stoacılık, ona çoğu insanı yıkıma sürükleyecek bir acı ve yalnızlığa katlanıp hayatta kalma gücünü verdi.

Bu sağlam felsefe eski Yunanistan’da başladı, ama yıldızı Roma İmparatorluğu’nda parladı. Stoacı öğretinin yayılmasına yardımcı olan iki önemli yazar Marcus Tulius Cicero ve Lucius Annaeus Seneca‘ydı. Yaşamın kısalığı ve kaçınılmaz yaşlılık, onları özel olarak ilgilendiren konulardı. Yaşlanmanın doğal bir süreç olduğunu kabul ettiler ve değiştirilemez olanı değiştirmeye çalışmadılar. Aynı zamanda, kısa olan ömürlerimizi en iyi şekilde değerlendirmek gerektiğine inandılar. Cicero ömrüne pek çok uğraş sığdırmıştı: Bir filozof olmasının yanı sıra, politikacı ve avukattı da. “Yaşlılık Üzerine” adlı kitabında, yaşlılığın getirdiği dört ana sorunu belirledi: Çalışmak zorlaşıyor, beden zayıflıyor, fiziksel hazların verdiği zevk azalıyor ve ölüm yaklaşıyordu. Yaşlılık kaçınılmazdır ancak Cicero’nun da söylediği gibi bu süreci nasıl yöneteceğimizi kendimiz seçebiliriz. Yaşlılıktaki bedensel ve zihinsel gerilemenin yaşamı çekilmez hale getirmesinin gerekmediğini fark etmeliyiz. Bir kere yaşlı insanlar, çoğu kez deneyimleri sayesinde, daha az çalışarak bir şeylerin üstesinden gelebilirler; dolayısıyla yaptıkları herhangi bir iş, daha etkili olabilir. Bedenleri ve zihinleri, şayet onları işletirlerse, ani bir düşüşe geçmeyecektir. Ayrıca fiziksel hazları onlara daha az keyif yerse bile, başlı başına çok değerli olan dostluk ve sohbet üzerine daha fazla zaman harcayabilirler.

Son olarak Cicero, ruhun sonsuza kadar yaşadığına inanırdı, yani yaşlıların ölecekleri için endişelenmelerine gerek yoktu. Cicero’nun tutumu, hem doğal yaşlanma sürecini kabul etmemiz hem de bu süreç karşısında kötümser bir tavır takınmak gerekmediğini kavramamız yönündeydi. Stoacı görüşleri yaygınlaştıran bir diğer büyük filozof Seneca, yaşamın kısalığı hakkında yazdığında benzer bir görüşteydi. İnsanların yaşamın uzun oluşundan şikayet ettiğini nadiren duyarsınız. Çoğumuz hayatın çok ama çok kısa olduğunu söyler. Yapmamız gereken çok fazla şey var ve bunları yapacak çok az zaman. Eski Yunan filozofu Hippokrates‘in sözleriyle, “Sanat uzun, hayat kısa”dır. Ölümün yaklaştığını görebilen yaşlı insanlar, yaşamda gerçekten istedikleri şeyi başarabilmek için birkaç yıl daha yaşamayı dilerler sıklıkla. Ne var ki artık çok geçtir ve yapabilecekleri ama yapamadıkları şeyler için üzüntü duyarlar. Doğa bu anlamda acımasızdır. Tam zirveye ulaştığımızda, ölüm kapımızı çalan Seneca bu görüşe katılmıyordu. Çok yönlü Cicero gibi o da bir filozof olmasının yanı sıra oyun yazarı, politikacı ve başarılı bir işadamıydı. Ona göre sorun hayatlarımızın kısa. olması değil, birçoğumuzun zamanı kötü kullanmasıydı. Bir kez daha insan olmanın kaçınılmaz yanlarına karşı tutumumuzdur Seneca’yı en çok ilgilendiren.

Hayat kısa olduğu için kızmak yerine bize verilen süreden olabildiğince faydalanmalıyız. Bazı insanlar binlerce yılı ömürlerini harcadıkları gibi kolayca boşa harcardı. Hatta o zaman bile hayatın çok kısa olduğundan şikayet edebilirlerdi. Aslında doğru seçimleri yaparsak, boş işlerle zaman harcamazsak hayat genellikle birçok şeyi yapabileceğimiz kadar uzundur. Kimileri öyle bir enerjiyle paranın peşinden koşar ki başka bir şey yapmaya zamanları kalmaz, kimileri de tüm boş zamanını içmekle ve sevişmekle geçirme tuzağına düşer. Seneca bunu anlamak için yaşlanmayı beklersek çok geç kalmış olacağımızı düşünmüştür. Beyaz saçlar ve kırışıklar, bir yaşlının zamanının çoğunu dişe dokunur bir şeyler yapmakla geçirdiğini göstermez, ne var ki bazıları böyle yapmış gibi davranırlar. Bir gemiyle denize açılan ve fırtınayla oradan oraya sürüklenen biri yolculuk yapmış olmaz; sadece oradan oraya savrulmuş olur. Hayat için de aynısı geçerlidir. Kontrolsüz olmak, en değerli ve anlamlı deneyimler için zaman bulmaksızın olayların akışına kapılmak, hakiki yaşamdan çok uzaktır.

Hayatı iyi yaşamanın bir yararı da yaşlandığımızda hatıralarınızdan korkmanıza gerek olmamasıdır. Zamanınızı kötü harcamışsanız, geriye dönüp baktığınızda, hayatınızı nasıl geçirmiş olduğunuzu düşünmek istemeyebilirsiniz çünkü harcadığınız tüm fırsatlara kafa yormak çok acı gelebilir. Seneca, çok sayıda insanın boş işlerle meşgul olduğunu düşünmüştür, yapmayı başaramadıkları şeylere ilişkin hakikatten kaçınmanın bir şeklidir bu. Seneca, okurlarına her zaman kalabalıktan uzak durmalarını ve gereksiz işlerle meşgul olarak kendilerinden saklanmamalarını öğütledi. O halde, Seneca’ya göre zamanımızı nasıl geçirmemiz gerekir?

Stoacı ideal, diğer insanlardan uzakta bir keşiş gibi yaşamaktı. Seneca, zeki bir biçimde var olmanın en verimli yolunun felsefeyle uğraşmak olduğunu ilan etti. İşte bu, gerçekten hayatta olmanın bir yoluydu. Seneca’nın yaşamı, ona öğrettiği şeyleri bolca uygulama şansı verdi. Örneğin İ.S. 41 yılında, İmparator Gaius’un kız kardeşiyle bir ilişki yaşamakla suçlandı. Bunu yapıp yapmadığı kesin değildir, ancak sonuçta sekiz yıllığına Korsika’ya sürgüne yollandı. Sonrasında şansı tekrar döndü ve imparator olacak on iki yaşındaki Neron’a öğretmenlik yapması için Roma’ya geri çağrıldı. Daha sonra söylev yazarı ve politika danışmanı olarak görev aldı. Ne var ki kaderin bir cilvesiyle bu ilişki de oldukça kötü son buldu: Neron, onu, kendisine karşı düzenlenen bir suikast planının parçası olmakla suçladı. Seneca için bu kez kaçış yoktu. Neron ona intihar etmesini söyledi. Reddetmesi imkansızdı, zaten reddetse bile her şekilde idam edilecekti. Karşı çıkması anlamsız olurdu. Kendi elleriyle hayatına son verdi, Stoacılığından ödün vermeden sonuna kadar sakin ve huzurlu kaldı.

Stoacıların temel düşüncelerine bakmanın bir yolu, Stoacılığı bir tür psikoterapi, hayatlarımızı daha dingin kılacak bir dizi psikolojik teknik olarak düşünmektir. Düşüncelerinizi bulandıran can sıkıcı duygulardan kurtulduğunuzda her şey daha basit olacaktır. Ancak ne yazık ki duygularınızı kontrol etmeyi başarsanız bile, önemli bir şeyi kaybettiğinizi fark edebilirsiniz. Stoacıların savundukları kayıtsızlık durumu, kontrolümüzün dışındaki olaylar karşısında mutsuzluğu azaltabilir. Ama bedel olarak soğuk, kalpsiz bir insana dönüşebilir, hatta bir parça insanlığımızı yitirebilirsiniz. Dinginliğe ulaşmak için ödenecek bedel fazlasıyla yüksek olabilir.

Hazırlayan: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Ömer YILDIRIM’ın Kişisel Ders Notları. Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf “Felsefeye Giriş” ve 2., 3., 4. Sınıf “Felsefe Tarihi” Dersleri Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*