Sartre’ın Varlık Felsefesi Anlayışı

Sartre'ın Varlık Felsefesi Anlayışı
Sartre'ın Varlık Felsefesi Anlayışı

Bilinçten hareket eden bir ahlak ya da özgürlük filozofu olarak Sartre’ın, etik ile ontoloji veya varlık felsefesinin düşüncesindeki yakın ilişkisinden dolayı, aynı zamanda önemli bir metafizikçi olduğu söylenebilir. Satre, başyapıtı olan, “Fenomenolojik Ontoloji Üzerine Bir Deneme” alt başlıklı “Varlık ve Hiçlik” adlı eserinde, varlık teorisinin tüm temel kategorilerini ele aldıktan sonra, yerine getirilmemiş bir taahhüt olarak, etik üzerine bir eser kaleme alma taahhüdüyle kapar. Bu eserde ele alınan temel varlık kategorileri, madde ile bilinç arasında bir karşıtlık tesis edecek şekilde, esas itibariyle kendinde-varlık ile kendisi-için-varlıktır. Birbirlerine hiçbir şekilde indirgenemeyen bu iki varlık kategorisinin kendilerine özgü ayırt edici birtakım özellikleri vardır.

KENDİNDE VARLIK

Onun varlık teorisinin çok önemli bir kategorisini oluşturan kendinde-varlık kategorisi, nesneler dünyası ile bu dünyanın çok çeşitli unsurlarını meydana getiren nesneleri tanımlayan bir kategoridir. Nesnenin, bilinçten yoksun varlığın, bilincin olumsuzlama faaliyetinden önce farklılaşmamış ve vasıfsız olumluluk olarak çıplak varoluş diye anlaşılması gerektiğini bildiren Sartre, onun kendi kendisiyle özdeş veya her ne ise o olduğunu, realist ontolojilerde varlığa genel olarak yüklenen özelliklerden yoksun bulunduğunu söyler. Buna göre, o ne etkin, ne de edilgindir; olumsuzlamanın olduğu kadar olumlamanın da ötesindedir; başkalığı bilmediği gibi, zamansallığa da tabi değildir.

Mümkün olandan türetilmediği gibi zorunlu olana da indirgenemeyen kendinde-varlık, Sartre tarafından yaratılmamış, kendisini hiçbir zaman tam olarak vermemek anlamında sınırsız bir varlıktır. O, Sartre’a göre, kendisiyle dolu olduğu, kendisine gönderimde bulunamadığı, herhangi bir gizemden yoksun olduğu, içine tekabül eden bir dışarısı bulunmadığı için kendisini gerçekleştirmesinden söz etmenin mümkün olmadığı bir varlıktır.

O, kendinde-varlığın varoluşsal anlamını açığa vuran deneyimin, onu bütünsel olarak kavranmaya elverişli olmayan bir şey olarak gösterdiğini söyler. Kendinde-varlık olarak dünya, kendisini tam ve eksiksizce kavrama çabalarımızı boşa çıkartan, arızi niteliklerle dolu bir dünyadır. O, bütün ayrıntıları, karmaşıklığı, çıplak fizikselliği ve olgusallığıyla, varlığı bir düşünce sistemi veya bilimsel bir çerçeve içinde kavranması mümkün olmayan bütünüyle olumsal bir varlıktır.

KENDİSİ İÇİN VARLIK

Her ne ise o olan kendinde varlığın karşısında, bilincin varlığını ifade eden kendisi-için-varlık bulunur. Dünyaya “başkalığı” sokan kendisi-için-varlık, olumsuzluğun ve yokluğun merkezi olup, yönelimsel ilişkileriyle kurduğu dünyayı zamansallaştırır. Sartre, söz gelimi nesnelerin kırılganlığından başlayıp, dostların yokluğuna veya insanın adam gibi dostu olamaması olgusuna kadar uzanan neredeyse sınırsız bir alanda hayatlarımıza nüfuz eden olumsuzluğun, standart görüşün aksine büyük ölçüde bilinçten kaynaklandığını, onun en azından yargılama ediminden bağımsız olmadığını söyler.

Sartre, yokluk bağlamında ön yargılı bir kavrayışımız olduğunu, öz konusu yokluk kavrayışının dünyamızın nüfusuna katkıda bulunan olumsuz yargılarla negatif gerçekliklerin ortaya çıkışını temellendiren şey olduğunu söyler. Ona göre, bilincin dünya ile olan bu olumsuzlayıcı, yok sayıp ortadan kaldırıcı ilişkisi, bilincin özü itibariyle hiçbir şey olmasından veya bir şey olmamasından veya hiçlik olmasından kaynaklanır.

HİÇLİK

Sartre hiçliği, oldukça farklı anlamlarda, söz gelimi dışsal ve içsel hiçlik, epistemolojik bakımdan hiçlik ve duygusal bakımdan hiçlik olarak farklı şekillerde tanımlayıp kullanır. Bu farklı hiçliklerden bizi burada ilgilendiren hiçlik, onun insanların bilincine, insanları kendinde-varlıklardan ayıran boşluğa gönderimde bulunması olgusunda ortaya çıkan içsel hiçliktir. Bu anlamda hiçlik, insanın kendisindeki hiçlik, onda varolan ve eylemleri, düşünceleri ve algılarıyla doldurmaya çalıştığı boşluk olarak ortaya çıkar. Eylem tarzını tahayyül edilen bir geleceğe gönderimle belirleyen bir kendisi-için-varlığın dünyayı hem algılamasını ve hem de dünya içinde eylemde bulunmasını mümkün kılan şey, işte bu içsel ve özsel hiçliktir. Nitekim Sartre, insanın doğasındaki içsel boşluğu seçtiği eylem tarzlarıyla doldurmak bakımından bütünüyle özgür olduğunu ifade edecektir.

Hiçliğin insani varoluşun en belirleyici yönü olduğunu, insanın hiçlik sayesinde kendisiyle dünya arasındaki farklılığı gördüğünü söyleyen Sartre’a göre, kişinin kendisine “ben böyle böyle değilim” diyebilme gücü, bilinçteki hiçliğin ürettiği boşluğun bir sonucu olmak durumundadır. İçsel hiçlik, öyleyse bilinci meydana getiren şey olup, o olmadığında, bir insan algıya ya da kendini belirlemeye muktedir olmayan katı ve masif bir şey olup çıkar.

Hiçliğin, söz konusu içsel hiçlikle eş anlamlı olan bir diğer tanımı olumsuzlama anlamında hiçliği ifade eder. Sartre’a göre, bilinçli insan varlıkları aynı zamanda dil kullanan varlıklardır. İşte olumsuzlamayla belirlenen hiçliğin çıktığı yer de onun noktainazarından burasıdır. İnsan, bir şeyi başka şeylerden ayıran kategoriler formüle edebilme melekesiyle seçkinleşir; bu kategori formasyonu da açıktır ki, dil ve dilin kullanımıyla ilişkili bir şey olmak durumundadır. Demek ki bilinç, insani varoluşun kendisi-için-varlık olabilmesinin gerek koşulu olabilmekle birlikte, yeter koşulu değildir, zira asıl olan hiçlik ve hiçlikte sonsuz sayıda imkân bulunması dolayısıyla, olumsuzlamadır.

Bilincin, kendisi-için-varlığın bir şey olmayışı, hiçbir şey oluşu veya söz konusu asli olumsuzluğu olarak özü, Sartre’ın ontolojisinde pek çok paradoksla karşılaşmamıza yol açar. Buna göre, insani gerçeklik, her ne ise o olmayan ve her ne değilse o olan varlıktır. O, kendinde varlığının asli olumsuzlanması olma ve durumunun verilenleri olmama anlamında benliğidir, geçmişi ve olgusallığıdır. O, hiçliği saklayan veya kendisiyle ona izafe etmek isteyebileceğimiz her yüklem arasındaki farklılığı veya başkalığı gizleyen varlıktır.

Öte yandan, Heidegger’i, pek çok konuda olduğu gibi zaman konusunda da önemli ölçüde takip eden Sartre, yaşanan zamanı ölçülen evrensel zamandan ayırt etmeye özen gösterir. Kronometreler veya saatlerle ölçülen zaman, niceliksel ve homojen bir zamandır. Oysa yaşanan, ekstatik zaman niteliksel ve heterojen bir zamandır. İşte bu bağlamda kendisi-için-varlığın bir elin bir eldiven veya eldivenin zaman içinde olmasına benzer şekilde zaman içinde olmadığını, kurduğu veya inşa ettiği dünyayı zamansallaştırdığını söyleyen Sartre, onun üç ayrı zaman kesitinde, yani sırasıyla “olmuş olan” veya “olgusallık” olarak geçmişte, imkân veya “henüz olmamış olan” olarak gelecekte ve nihayet, kendisi-içini varlıkla hem birleştiren hem de ondan ayıran “başkalaştırıcı” ilişkiyi cisimleştiren şimdide varolduğunu söyler. O, bunların orijinal bir sentezin yapı kazanmış üç anı olduğunu öne sürmekle birlikte, bu noktada Heidegger’den farklı olarak, gelecekten ziyade şimdiye vurgu yapmanın çok daha önemli olduğunu belirtir.

Kendinde-varlık ile kendisi-için-varlık soyutlamalarından somut bireysel varlığa geçildiği zaman, kendinde-varlık ve kendisi-için-varlık benzeri işlevsel kavramların sırasıyla “olgusallık” ve “aşkınlık” rollerini üstlendiğini belirten Sartre, bununla bireyin her zaman bir “durum” içinde bulunduğunu ve onun, insanın kültürel çevresi de dâhil olmak üzere, verili olanların bir karışımından meydana geldiğini ama insanın bütün bu verili olanları aşarak, her zaman bir şeyler yaratmaya mecbur olduğunu söyler.

Kaynak: “Felsefe Tarihi: Thales’ten Baudrillard’a”, Ahmet Cevizci

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*